İnan Kahramanoğlu |
Şeriatçılar
Nâzım’dan
ne ister?
Fethullahçıların bitmeyen Fethullahçı Aksiyon dergisi son sayısında Nâzım Hikmet’le ilgili bir dosya hazırlamış ve Nâzım Hikmet’in yurtdışına çıkış öyküsünü incelemiş. Hani Nâzım’ın ölüm yıldönümü desek değil, o geçti. Ama buna rağmen sürmanşetten bir Nâzım fotoğrafı ve ne için gündeme getirildiği anlaşılamayan bir dosya ile karşımıza çıkıyor Aksiyon. Tabii “bayram değil seyran değil, nereden çıktı şimdi Nâzım” diyoruz, ister istemez. Aslına bakarsanız bu Aksiyon’un Nâzım’la ilgili olarak yaptığı ilk haber değil. Yalnız Nâzım da değil, Deniz Gezmiş’ten Mahir Çayan’a Türk solunun önemli pek çok değeri ve Türk solu tarihinin pek çok önemli olayı hemen her fırsatta Aksiyon gibi Şeriatçı dergilerde, çoğu zaman da kapaktan işlenir. Tesadüfe bakın ki, bu tür dergilerin en çok tiraj yaptığı sayılar da hep bu “özel” sayılardır. Ama tabii Fethullahçı bunu yapmak zorundadır; çünkü çok iyi bilmektedir ki, örneğin kendi ağababaları Said-i Kürdi’yi kapağa taşısalar hiçbir zaman bir Deniz Gezmiş ya da Nâzım kapağı kadar tiraj alamayacaklardır. Aslında yalnızca bu bile tek başına Şeriatçıların itibarsızlığını ve acizliklerini gösteren bir kanıttır. Fethullahçı okur bile Said-i Kürdi’yi değil, Deniz’i ya da Nâzım’ı merak etmektedir. Ama elbette işin ticari boyutunun dışında çok daha önemli bir boyutu da vardır ve bu Şeriatçının kendi karanlık tarihini ve kendi sahte kahramanlarını aklama çabasıdır. Nâzım’ın itibarı, Nâzım düşmanlarının itibarsızlığı Şeriatçılar, kendi tarihleri işbirlikçiliğin ve kullanılmanın tarihi olduğundan olsa gerek, genellikle sola ve solun önder isimlerine saldırmayı gelenek haline getirmişlerdir. Kendi tarihleri ve sözde kahramanları söz konusu olduğunda övünülecek hemen hiçbir şey olmadığından sola ve solun devrimci önderlerine saldırarak kendi itibarlarını arttırma dışında bir seçenekleri de yoktur aslına bakarsanız. Kendi tarihlerinde vatanseverlik adına gösterebilecekleri hiçbir şey yoktur. O nedenle kendilerini vatansever göstermenin yolu solun ve solcuların vatan haini olduklarını kanıtlamaya çalışmaktan geçer. Şeriatçıların elle tutulur ve herkesçe kabul gören kahramanları da yoktur ve kahraman diye ortaya sürdükleri isimlerin çoğunun ne olduğu da herkesçe bilinmektedir. Bu sözde kahramanların itibarını yükseltmenin yolu da bu nedenle çoğu zaman onları solun kahramanları ile benzeştirmek ve böylelikle itibar sahibi yapmak olur. Bu başlıbaşına tezat bir durumdur ama söz konusu Şeriatçılarsa gerisi teferruattır! Nâzım’ın son dönemde hem de iyiden iyiye gündeme getirilmesinin nedeni de budur. Yalnızca Fethullahçılar da değil tabii, biliyorsunuz Nâzım son birkaç yıldır AKP’nin de gündeminde. AKP iktidarı, en faşist uygulamalara imza attığı, muhalefeti susturduğu ve Tayyip’in sokaktaki vatandaşla bile ağız dalaşına girecek kadar saldırganlaştığı bir dönemde Nâzım’ın vatandaşlık hakkını geri verdi. Nâzım’ın mezarının Türkiye’ye getirilmesi projesinin mimarlığını da yine AKP’li Şeriatçılar üstlenmiş durumda. Tabii Nâzım’a olan ilginin birden fazla sebebi var. Faşist AKP’nin imajını düzeltmek ve Şeriatçıların aslında ne kadar özgürlükçü olduklarını kanıtlamak için yapılabilecek en akıllıca işlerden biri Nâzım’ın vatandaşlık hakkını geri vermek. Böylelikle “bakın biz ne kadar özgürlükçüyüz” diyebilecekler. Nâzım artık yaşamadığına göre bunlara vereceği zarar da getireceği kârdan çok daha fazladır ve o nedenle uzun yıllar “vatan haini” dedikleri Nâzım’ı şimdi vatandaşlığa almak tam da Şeriatçılara has bir uyanıklık örneğidir. Ama Şeriatçının Nâzım’ın ölüsünden bile korktuğunu da bilmeliyiz. Bunun güzel bir örneğini Bülent Arınç vermişti. Rusya’da Lenin’in mozolesini ziyareti esnasında gazetecilere poz verirken “Lenin Allahtan ölü” demişti. Emin olun Nâzım için de aynı şeyi düşünüyorlardır. Nâzım’dan nemalanma arayışındaki Şeriatçı elbette bununla da yetinmiyor. Nâzım’ın mezarının Türkiye’ye getirilmesi tartışması ustalıkla Vahdettin’in mezarının da Türkiye’ye getirilmesi kampanyasına dönüştürülüyor. Egemen Bağış, geçtiğimiz hafta, bir toplantı esnasında Nâzım’ın mezarının Türkiye’ye getirilmesi gerektiğini söylemiş ama bununla yetinmeyip Vahdettin’in mezarının da getirilmesi gerektiğini eklemişti. Elbette Vahdettin gibi bir vatan haininin mezarının Türkiye’ye getirilmesini istemek tek başına iktidarda bulunan bir Şeriatçı parti için bile oldukça cesaret gerektiren bir iştir ve o nedenle Vahdettin, Nâzım’ın o tertemiz anısı öne sürülerek aklanmak istenmektedir. Ama bunun da pek kolay olmadığını söylemeliyiz, zira herkes unutsa da tarih unutmuyor ve tarih kitapları Nâzım’ın 1920’lerde Kuvayı Milliye’ye nefer olarak katılmak için İstanbul’dan gizlice Anadolu’ya geçtiğini Vahdettin’in ise yanına hazinesini de alarak çoktan bir İngiliz zırhlısına binip ülkeyi terk ettiğini yazıyor ne yazık ki. Eh, böylesi bir vatan haini de galiba ancak Nâzım gibi bir vatanseverle aklanabilir! İşte Şeriatçılar bu kadar aciz, bu kadar çaresizdirler. Kendi tarihlerinden ne kadar utansalar azdır! DP’den AKP’ye sağın faşist karakteri Sağcı hareket ve özel olarak da Şeriatçı hareket Türkiye tarihinde faşizm olarak adlandırılabilecek tüm olaylarının baş aktörüdür. Tam da bu nedenle Tayyip, azınlıklarla ilgili olarak “faşizan uygulamalar yaptık” diyerek Türkiye Cumhuriyeti’ni suçladığında TÜRKSOLU sayfalarından “Faşizm bizim değil, sizin geleneğinizde var” demiştik. Buna rağmen sağın tipik numarasıdır; her türden faşistliği yapar ama sonunda kendisini demokrat ve özgürlükçü, solu ve Atatürkçülüğü ise statükoculukla suçlar. Örneğin 6-7 Eylül olayları Menderes’in DP’si iktidardayken olmuştur ama bunun suçlusu tek parti zihniyetidir, Atatürkçülüktür! Nâzım’ın sürgüne zorlanması da DP iktidarı dönemindedir ama bunun sorumlusu tek parti zihniyetidir, Atatürkçülüktür. Bu örnekler elbette saymakla bitmez ama birileri çıkıp da “iyi de bu ülkede Atatürkçülük ya da tek parti zihniyeti değil, neredeyse altmış yıldır sağcılar ve Şeriatçılar iktidarda” demeyi akıl etmez. Böyle olunca da altmış yıllık sağcı dikta kendisini demokrat ve özgürlükçü olarak pazarlamaya devam eder. Aksiyon’un Nâzım dosyasında da benzer bir biçimde sağın faşist karakterini gizleme çabası açıkça kendini gösteriyor. Aksiyonculara göre “Hayatına bir bütün olarak baktığımızda Nâzım Hikmet Ran’la uğraşan aslında Demokrat Parti (DP) değildi; tek parti dönemi siyaseti ve bürokrasisi onu 17 Haziran 1951’de Türkiye’den kaçmaya sürüklemişti.” Böylelikle aslında Aksiyoncuların amacının her zamanki gibi üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğunu anlıyoruz. Yazının devamında da açıkça görülüyor ki, bir taraftan Nâzım savunulur gibi yapılmakta ama hem Nâzım karalanmakta hem de Nâzım’ın yurtdışına çıkışına kadar yaşadığı tüm baskının sorumlusu olarak Atatürk ve Atatürkçülük gösterilmekte. Bu tespitlerden sonra dün Nâzım’ı baskı altına alan “tek parti zihniyetinin” bugün de Şeriatçılarımıza aynı baskıyı yaptığını da artık aklı başında her okur anlar herhalde! Ancak Şeriatçının o küçük kafası bu türden ipe sapa gelmez tarih çarpıtmalarını bile kurgulamaktan acizdir. Zaten yazının hemen girişinde tek parti dönemi suçlandıktan sonra “DP döneminin, Nâzım hususunda şöyle bir etkisi vardı; 25 Temmuz 1951’de bakanlar kurulu kararı ile Türk vatandaşlığından çıkarılmıştı. Yetmez mi denilebilir? Fakat bu noktada da hükümet haklı mı haksız mı tartışmaları beraberinde gelmişti zaten.” diyerek Nâzım’ın Menderes’in DP’sinin iktidarda olduğu dönemde vatandaşlıktan çıkarıldığını kendileri itiraf ediyorlar. Yani tek parti döneminde baskı altına alınan ama ne hikmetse vatandaşlıktan çıkarılmayan Nâzım, DP’nin özgürlük sloganlarıyla iktidara gelmesinin hemen ertesinde önce ülkeden çıkmak zorunda kalıyor ardından da jet hızıyla vatandaşlıktan çıkarılıyor. Sağcının akıl yürütmesi de, özgürlükçülüğü de ancak bu kadar oluyor! Nâzım niçin yurtdışına çıkmak zorunda kaldı? Nâzım’ın vatanseverliği bugün artık Şeriatçılar tarafından bile kabullenilmektedir ama Nâzım bütün bir hayatı boyunca hep vatan hainliği ile suçlandı. Hiçbir suçu yokken ve tek bir kanıt da bulunmamasına rağmen sosyalist ve devrimci kişiliği nedeniyle 28 yıl 4 aylık bir cezaya çarptırıldı ve İstanbul, Çankırı ve Bursa, hapishanelerinde 12 yıl 7 ay hapis yattı Nâzım. Ama Nâzım her şeye rağmen vatanından kopmayı yine de düşünmedi. Ta ki DP iktidarı ele geçirinceye kadar. DP iktidarının hemen öncesinde başlayan af tartışmaları bizzat DP’li milletvekilleri tarafından Nâzım’ı kapsam dışı bırakacak şekilde değiştirilmek istendi. Nâzım, hapiste yattığı uzun süre ve gerek iç gerek dış kamuoyunun desteği nedeniyle mecburen hapisten çıkarıldığında ise bu kez askerliği bahane edilerek tekrar özgürlüğü engellenmek istendi. Nâzım, askerliğe herhangi bir borcu da olmamasına rağmen ve üstelik 50 yaşını aşmışken askere alınmak istenmişti. Bu askerlik uydurmacasının aslında onu ortadan kaldırmaya yönelik bir tuzak olduğuna ve tıpkı Sabahattin Ali gibi öldürülmek istendiğine kendisi bile uzun süre inanmak istememiş ama Mehmet Ali Aybar ve Sertel’ler gibi dostlarının da ısrarları neticesinde yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştı. O dönemden bugüne Nâzım’ın “vatan hainliği”ne dair gösterilen tek kanıt da onun yurtdışına çıkmış olmasıdır. Ama o günün koşullarında ortada gerçekten de Nâzım’ın hayatına yönelik ciddi bir tehdit söz konusuydu. Buna rağmen o dönemde de tıpkı bugün olduğu gibi “sonunda ölüm bile olsa yurtdışına çıkmamalıydı” türünden eleştiriler geliyordu ve Nâzım böylesi bir eleştiri ile karşı karşıya kaldığında bunu söyleyene dönüp “Dostum, sen hiç öldün mü?” diyerek unutulmaz bir yanıt vermişti. Nazım vatansever olduğu için cezalandırıldı? Aksiyonculara göre Nâzım değil, imajı cezalandırılmış! Herhalde 12 yıl da içerde Nâzım değil, imajı yatmıştır! Nâzım’ı imajı ve kendisi olarak ayırmak gibi bir komikliği ancak Fethullahçı kafa yapabilir ama bu kafayı daha detaylı incelemek de bu yazının değil ancak psikiyatri biliminin konusu olabilir. Nâzım’a gelince, vatansever ve sosyalist olduğu için, devrimci olduğu için cezalandırıldı Nâzım, başka bir şey için değil. Menderes’in DP’si Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin kapıkulu yapmaya çalıştığında “milletimin en talihsiz günü sizin ana rahmine düştüğünüz gündür” diyen Nâzım’dı. (Bugün olsa aynı şeyi Tayyip ve Abdullah için de söylerdi.) Türk askeri NATO için Kore’ye sürülüp orada şehit edildiğinde buna karşı çıkan en etkili isimlerin başında Nâzım vardı. Kısacası Nâzım Hikmet her fırsatta “vatan hainliğine devam ediyor”du ve bunun için hep istenmeyen adam oldu. Bunun için baskı, hapis, ölüm tehdidi ve sürgün kıskacında geçti yaşamı Nâzım’ın. Şimdi bütün bu gerçekler ortadayken bizim Fethullahçı kafanın çıkıp sanki Nâzım hayatı boyunca sağcılarla mücadele etmemiş, Peyami Safa gibi gericilerle, Büyük Doğu gibi Şeriatçı dergilerle, Menderes gibi sağcı politikacılarla uğraşmamış ve bu sağcı güçler de hep Nâzım’a karşı olmamışlar da Nâzım’ın karşısında hep Atatürk’ün tek partisi varmış gibi bir propaganda yapmak, onların terminolojisini kullanalım, edipsizliktir! Fethullahçının derdi: Atatürkçülük ve sosyalizm düşmanlığı Aksiyoncuların dillerinin altındaki bakla da aslında burada ortaya çıkmaktadır. Atatürkçülük ve sosyalizmin yeniden birleştirilmesi ve Nâzım gibi devrimci değerlerin ortaya koyduğu gerçek solun yeniden dirilişi, Şeriatçıların en büyük korkusudur ve tam da bu nedenle böylesi bir tehlikenin ortaya çıktığı bir dönemde bu tehlike mutlaka bertaraf edilmelidir. Nâzım tartışması da esasen bu amaçla yapılmaktadır. Aksiyon’un Nâzım dosyasında da açıkça zikredilmese de yapılmak istenen budur. Aksiyon ayrıca “Nâzım Stalinistti” demeye getirerek onun Atatürk’e düşman Stalin’e dost olduğunu kanıtlamak istemektedir. Atatürk’ten kaçan Nâzım sözde Stalin’e sığınmıştır! Oysa Nâzım, Stalin’i eleştirdiği için “Troçkist” olarak suçlanmış, buna rağmen “İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu” piyesinde olduğu gibi bu eleştirilerini açıkça yazmıştır da. Ama dedik ya Fethullahçıların niyeti başka; Nâzım’la Atatürk arasına ve doğal olarak da Atatürkçülük ve sosyalizm arasına kama sokmak. Ama tarih, başta da söyledik, Şeriatçının çarpıtmalarından ibaret değildir. Nâzım’ın kimliğini belirleyen en önemli şey onun sosyalistliği ise, sosyalistliğinin belirleyen yegane şey de onun Kuvayı Milliyeciliğidir. Nâzım yalnızca Kuvayı Milliye Destanı’nın şairi değil, Kuvayı Milliye’ye katılmış ve görev almış bir vatanseverdir. Nâzım’ın hapishane süreci başladığında ise yıl 1938’dir ve Atatürk artık son günlerini yaşamaktadır. Buna rağmen Atatürk’ün Nâzım’a, Nâzım’ın da Atatürk’e herhangi bir düşmanlığı söz konusu değildir. Atatürk, Nâzım’ın hapisliğini duyduğunda “Şükrü Kaya, Nâzım’ı takmış parmağına onunla uğraşıyor. Ben tanırımı mert oğlandır o... Şükrü Kaya, Müşiri de (Fevzi Çakmak) kandırmış askerlerin arasında onun yazılarına benzer yazılar uydurup dağıtmışlar. Başını yakmaya çalışıyorlar oğlanın.” demiştir. Nâzım ise haksız yere içeri alındığında ilk olarak Atatürk’e bir mektup yazmış ve “başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin” diyerek Atatürk’e ve Türk Devrimine olan bağlılığını anlatmıştır. Ve bunlar tarihi belgelerle sabittir. Bugüne kadar bu gerçekleri tarihin tozlu raflarına gizlemek isteyenlerin oyunu ise artık bozulmaktadır. Şeriatçıların bu kadar telaşlanmalarının, bu denli saldırmalarının nedeni de budur. Ama hiç heveslenmesinler, bu ülkede Atatürk’ün de Nâzım’ın da mirasçıları vardır ve onlar Türk solcularıdır. O nedenle iyisi mi o pis ellerini Atatürk’ten ve Nâzım’dan çeksinler. Gidip kendi karanlık tarihleriyle yüzleşsinler!
|