15.06.2009/Sayı:240
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Dünya

Yavuz Selim

Peru’da yerli katliamı

Peru’da yerli katliamıPeru Devlet Başkanı Alan Garcia’nın, yerlilerin yaşam alanı olan yağmur ormanlarını yabancı enerji ve petrol şirketlerine cazip hale getiren yasa tasarısından vazgeçmemesi üzerine geçen hafta yerlilerle polis güçleri arasında iki gün süren son 10 yılın en kanlı çatışmalarında 63 kişi öldü, 150’den fazla kişi ise yaralandı. Olayları engellemeyi başaramayan hükümet önlem olarak bölgede gece sokağa çıkma yasağı ilan etti.

Görgü tanıkları polislerin helikopterden halka ateş açtığını ve daha sonra ölü sayısını az gösterebilmek için yerlilerin cesetlerini helikopterlerle nehre attığını söylüyor. Ayrıca ölenlerin birçoğunun saldırıya uykularında yakalandığı ve neredeyse hepsinin mızraklarından başka silahları da olmadığı gelen bilgiler arasında. Katliamı araştıran insan hakları gözlemcileri gerçek ölü sayısının çok daha fazla olabileceğini, polislerin cesetleri gizlemiş olabileceğini söylüyor ama bunun ortaya çıkarılmasının çok zor olduğunu belirtiyor.

5 Haziran tarihinde yaklaşık 2.500 yerlinin ellerindeki mızraklarla Bagua Grande kenti yakınında yağmur ormanlarına giden yolu kesmesi ile başlayan çatışmaların arkasındaki neden ise yağmur ormanlarındaki zengin petrol ve maden yatakları. Peru hükümetinin ABD ile yaptığı serbest ticaret anlaşmasını yürürlüğe koymasıyla bölge petrol çıkarma, kerestecilik ve madencilik açısından yabancı firmalar için son derece kârlı bir yatırım alanı olarak görülüyor. Başta İngiliz-Fransız ortak petrol şirketi Perenco olmak üzere birçok yabancı şirket bölgenin yağmalanmasından en büyük payı almaya çalışıyor. Yerlileri çatışmaya iten neden ise Brezilya, Şili ve Ekvador gibi Latin Amerika ülkelerine petrol ve maden arama adı altında giren dev uluslararası şirketlerin bütün hukuk kurallarını hiçe sayarak yerlilerin yaşam alanlarını yok etmesi ve arkalarında bir enkaz bırakması.

Bölgede petrol bulunmasını mucize olarak niteleyen ve her ne olursa olsun bölgeyi yabancı şirketlere açacağını söyleyen Peru Devlet Başkanı Alan Garcia’ya bakılacak olursa olayların arkasında yabancı güçler var ve bu güçler Peru’nun doğal kaynaklarını kullanmasına engel olmak için böyle bir komplo düzenlemişler. Yerliler ise bu oyunda rol alan figüranlar. Garcia’nın “yabancı güçler” diyerek açıkça isim zikretmese bile kimi kastettiğini anlamak zor değil: Latin Amerika’da ABD çıkarları için en büyük engel olan Venezüella ve Bolivya.

Çatışmaları kışkırttığı iddiasıyla hükümet tarafından hakkında tutuklama kararı çıkartılan ve Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega’nın sığınma hakkı tanıdığı Amazon yerlilerinin lideri Alberto Pizango ise doğrudan Alan Garcia’yı suçluyor. 600 bin kişiyi temsil eden başlıca yerli hakları grubu AIDESEP’in başkanlığını yapan Pizango, Garcia’nın yerlilere karşı “soykırım emri” verdiğini ama yasa geri çekilene kadar mücadelelerini sürdüreceklerini söylüyor.

Alan Garcia yaşananlardan komşu ülkeleri sorumlu tutuyor, yerlileri piyon olmakla suçluyor ama bu oyundaki gerçek piyonun kendisi olduğunu görmek istemiyor. Oysaki tüm bu yaşananların arkasındaki gerçek sorumlu, serbest ticaret anlaşması imzaladığı ABD ve onun dev şirketleri. Garcia ise ABD emperyalizminin piyonlarından yalnızca birisi. ABD çıkarlarını korumak için yapılan bu anlaşma şimdi Peru’yu bölmüş durumda. Yoksulluk oranını düşürmeyi bir türlü başaramayan hükümet, attığı bu son adımla yalnızca yoksul yerliler ile ülkenin zenginleri arasındaki uçurumu derinleştirmiş oldu.

“Bu insanların taçları yok, bu insanlar birinci sınıf vatandaş değil. Kim diyebilir ki zaten? 28 milyon Perulu içinde 400 bin yerli. Burada olmaya hakkınız yok, bu büyük bir hata!” diyen Garcia günün birinde tıpkı Bolivya’daki gibi koltuğu o aşağıladığı yerli halktan birine kaptırırsa hiç şaşırmamak lazım.


Shell parayla kendini akladı!

Ken Saro Wiva
Ken Saro Wiva

Dünyanın en büyük çokuluslu petrol şirketlerinden Shell’in, Nijerya’daki insan hakları ihlallerine katılmak ve 9 kişinin öldürülmesinde askeri hükümetle işbirliği yapmakla suçlandığı dava geçtiğimiz hafta New York’ta mahkeme dışı bir anlaşmayla sonuçlandı. İngiliz-Hollanda kökenli Shell kendisine yöneltilen suçlamaları reddetse de, 15.5 milyon dolar tazminat ödeyerek davayı sonlandırmayı tercih etti.

Nijer Deltası’nda 1990’lı yıllarda Ogoni etnik grubu üyesi yaklaşık 500 bin kişi Shell’in Ogoni bölgesinde petrol boru hattı inşa etmesine çevreye zarar verdiği gerekçesiyle karşı çıkarak şiddet içermeyen gösteriler düzenlemeye başladı. Başını Ogoni Halkının Yaşamını Sürdürmesi Hareketi’nin (MOSOP) kurucusu ünlü çevreci yazar Ken Saro Wiva’nın çektiği göstericiler, Shell’e karşı direnişlerinde başarılı oldular ve şirket ülkeden çekilmek zorunda kaldı. 10 Kasım 1995 tarihinde ise ayaklanmaları bastırmak isteyen Devlet Başkanı Sani Abacha’nın askeri yönetimi düzmece bir mahkeme ile Wiva ve 8 arkadaşını yargılayıp idam etti. Çünkü Wiva’nın Shell’in petrol gelirlerini halkla paylaşmak yerine askeri rejimin varlığını güçlendirmeye harcadığını söylemesi Abacha yönetimi için büyük tehlikeydi.

1996 yılında ölenlerin yakınları tarafından açılan davada Shell, cinayet, işkence ve kendisine karşı eylem düzenleyenlerin cezalandırılması için askeri hükümete yardımcı olmakla suçlanıyordu. Shell’e yöneltilen suçlamamalar arasında, direnenlere ateş açılması için hükümetten paralı asker kiraladığı iddiaları da bulunuyordu.

Yaklaşık 13 yıllık davanın sonuçlanmasının ardından Shell adına açıklama yapan şirket yetkilisi Malcolm Brinded, yaşanan olaylarla şirketinin hiçbir bağı bulunmadığını, ödedikleri bu tazminatla yalnızca davacı ve yakınlarının acılarını paylaştıklarını göstermek istediklerini söyledi.

Ken Saro Wiva ve arkadaşları yaşamları pahasına bile olsa peşinden gelen insanlara çok önemli bir gerçeği bir kez daha kanıtlamış oldu: Örgütlü bir gücün karşısında ne dünyanın en büyük şirketleri ne de ordular dayanabilir. Ogoni Halkının Yaşamını Sürdürmesi Hareketi’nin eski genel sekreteri Ben Naanen’in de dediği gibi “Nijerya hükümeti ve Shell artık her zamanki gibi iş yapamayacak. Değişimin temelleri atıldı, hükümet artık çevre ve insan haklarına daha fazla dikkat etmek zorunda. Shell gibi şirketler de toplumla ilişkilerinde daha dikkatli olmak zorunda.” Nijerya halkı belki hâlâ yoksul ama hiç değilse artık direnmenin değerini ve kazandırdıklarını biliyor.


Kaddafi ilk kez İtalya’da

Libya liderinin yakasında, Libyalıların İtalyan sömürgecilerine karşı verdikleri bağımsızlık savaşının lideri, Çöl Aslanı lakaplı Ömer Muhtar’ın İtalyanlar tarafından idama götürülürken zincirlenmiş haldeki fotoğrafı vardıLibya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi geçtiğimiz hafta üç günlük resmi bir ziyaret için 40 yıllık iktidarı dönemindeki ilk İtalya ziyaretini gerçekleştirdi. Fakat Kaddafi bu ziyarette de yine hepimizin bildiği şovlarını sergilemekten geri kalmadı.

Ciampino Askeri Havaalanı’nda Kaddafi’yi karşılayan Silvio Berlusconi ve İtalyan yetkililer, Kaddafi uçaktan indiğinde yakasındaki fotoğrafı gördüklerinde büyük bir şok yaşadılar. Çünkü Libya liderinin yakasında, Libyalıların İtalyan sömürgecilerine karşı verdikleri bağımsızlık savaşının lideri, Çöl Aslanı lakaplı Ömer Muhtar’ın İtalyanlar tarafından idama götürülürken zincirlenmiş haldeki fotoğrafı vardı. Daha sonra ise İtalyanlar ikinci kez şok yaşadı. Çünkü uçaktan bu kez, 1931 yılında İtalyanlar tarafından idam edilen Ömer Muhtar’ın oğlu Muhammed Ömer Muhtar iniyordu. İtalyanlar Ömer Muhtar’ı idam etmişlerdi ama şimdi oğlunun altına kırmızı halı sererek karşılamak zorunda kalıyorlardı. Kaddafi belki de böylece İtalyanlardan intikam aldığını düşünüyordu.

Fotoğraflara yansıyan zoraki tebessümlerden ve sonrasında muhalefetten gelen tepkiden İtalyanların bu durumdan rahatsız oldukları gözden kaçmıyordu. Ama ne yazık ki Kaddafi’nin sonraki konuşmaları yaptıklarının yalnızca kişisel bir şovdan ibaret olduğunu, Kaddafi’nin dünya gerçeklerinden ne kadar kopuk olduğunu ortaya koyuyordu. Çünkü Kaddafi’ye bakılırsa vakti zamanında kendilerini sömüren, insanlarını katleden İtalya, bugünkü İtalya değildi:

“İtalya, sömürgecilik ve faşizm döneminden dolayı özür dilemiş olduğu için buradayım. İlişkilerimizdeki düşmanlığın yerini dostluk aldı. İtalya, kendisiyle barış, işbirliği ve dostluk içinde olduğumuz bir ülkedir. Günümüzdeki İtalya, faşizm ve sömürgecilik ile ilişkisini koparmış bir ülkedir. İtalya ve Libya aynı vizyona sahipler. Artık müstakil devletlere yer yok. Ulus devletleri halen ayakta tutmaya çalışanlar aslında akıntıya karşı kürek çekiyorlar. Birleşme yanlısı olanlar kazanacak.”

Hani duy da inanma derler ya, Kaddafi’nin söyledikleri de tam olarak öyle. İtalyan faşistler 1911-1947 yılları arasında Libya nüfusunun neredeyse yarısını katledecekler, sen de bir kuru özür diledikleri için geçmişi bir çırpıda sileceksin. İtalya mı artık faşizmden ve sömürgecilikten vazgeçmiş? İlkokul eğitimini tamamlamış bir çocuk bile biliyor ki, günümüzde emperyalizm yalnızca askeri işgallerle yapılmıyor. Ulus devletleri parçalamak isteyenler faşist olmuyor da, ulus devlet için mücadele veren Ömer Muhtar mı akıntıya kürek çekiyor? Kaddafi, Ömer Muhtar’ın fotoğrafını yakasına iliştirmiş ama onun neden savaştığını, neden canını verdiğini Kaddafi’nin geriye kalan son beyin hücreleri bir türlü anlamayı başaramamış.

Berlusconi açısından bakıldığında ise ortada sorun falan yok. Kaddafi’nin deli saçmalıklarını ve egosunu bilen Berlusconi yalnızca “he” deyip geçeyor ve asıl istediklerini birer birer alıyor. İki lider arasında imzalanan anlaşma uyarınca İtalya sömürgecilik döneminde Libya’da yaptığı zararları tazmin etmek için 200 ev yapacak, 100 öğrenciye yüksek lisans bursu verecek ve mayınlardan zarar gören Libyalıların tedavisinde yardımcı olacak. Karşılığında ise İtalyan petrol şirketi ENI, Afrika kıtasındaki en büyük üç petrol rezervinden birine sahip olan Libya’da çok büyük ayrıcalıklar elde edecek, İtalyan şirketleri Libya’ya silah satacak... Berlusconi akıllı tabii, kaz gelecek yerden tavuk esirgemiyor, gerektiğinde nabza göre şerbet veriyor. Kaddafi’nin söylediklerini duymazdan geldiği gibi onu pohpohlayıp kabinesinin en seksi bakanlarından Mara Carfagna ile bir toplantı bile ayarlıyor. Kaddafi kendi egosunu böyle tatmin ediyor olabilir ama karşılığında kazananlar nedense hep başkaları oluyor.


Suudiler 30 yıl aradan sonra sinemaya kavuştu

Menahi

Suudi Arabistan’da köktendinciler, filimin gösterildiği sinemada film izlemenin günah olduğunun propagandasını yapmaktan geri durmadılar.

1970’li yıllarda patlak veren petrol krizi, ekonomisinin neredeyse tamamı petrole bağımlı olan Suudi Arabistan’da görülmemiş bir refaha yol açarken, sosyal yaşamda bazı değişiklikleri de beraberinde getiriyordu. Artan refahla birlikte insanların sosyal etkinliklerle değerlendirebilecekleri zaman da artıyordu.

Sonunda Suudi hükümeti köktendinci grupların da etkisiyle sinema ve konser gibi kültürel etkinlikleri İslami değerlere zarar verdiği gerekçesiyle 30 yıl önce yasakladı. Köktendincilere göre sinema ve konser gibi kültürel etkinlikler iki karşı cinsi bir araya getiriyordu ve bu durum din açısından son derece sakıncalıydı. İnsanlar sinemaya gitmek yerine İslam dininin inceliklerini daha iyi öğrenmeye vakit harcamalıydı.

Aradan geçen 30 yıl boyunca Suudilerin toplu halde eğlenebildikleri tek eğlence, Suudi kültürünün anlatıldığı festivallerle sınırlı kaldı. Kral Abdullah 2005 yılında başa geçtiğinde insanların artık daha fazla özgürlük istediğini ve halka yapılan dayatmaların ters tepki vermeye başladığını fark etti ve yeni açılımlar yapmanın zorunlu olduğunu kavradı. İşte bu yeni açılımlar çerçevesinde 30 yıl aradan sonra Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad yeniden sinemaya kavuştu.

Gösterime giren ilk film, Suudi Prensi el Velid el Tallal’a ait Rotana şirketi tarafından çevrilen ve saf bir Bedevinin kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışırken başına gelenleri anlatan Menahi adlı bir komedi filmi. Riyadlılar 30 yıl aradan sonra tekrar sinemada buluşmuştu ama yine Şeriat kuralları gereğe kadınların filmi izlemesine izin verilmedi. Filmi yalnızca erkekler ve 10 yaşın altındaki kız çocukları izleyebildi.

Filmin gösterimi ise oldukça olaylı geçti. Köktendinciler kadınların filme gelmesini engellemek için sinemaya giden bütün yollarda denetim noktaları oluşturdu. Sanırsınız kadınlar film izlemek için değil de intihar bombacısı olmak için sinemaya gidiyorlar. Sinemanın önünde toplanan bir grup köktendinci ise sinemanın önünde kuyrukta bekleyenlere sinemanın haram olduğu ve sinemeda film izleyenlerin günahkar olduğu propagandasını yaptı ama ellerinde patlamış mısırlarla sinemaya giren insanlar onlara fazla ciddiye almamış gibi görünüyordu. Tıpkı bizde Marmara depreminin ardından “7.4 yetmedi mi?” yazılı pankart açan yobazlar gibi, oradaki yobazlar da ülkenin güneyinde bir dizi deprem olduğunu ve bunun nedeninin sinemaya gidenler olduğunu söyleyerek halkı korkutmaya çalıştı. Yani yobaz için anlayacağınız zaman ve mekan hiç fark etmiyor.

Bizler için sinema, sosyal yaşamın sıradan ögelerinden birisi sayılsa da Suudiler için gerçekten de büyük ve cesur bir adım. Filmi izlemeye gelen bir gencin, “İşte bu değişimin başlangıcı” sözleriyle kendini açığa vuran değişim isteği ülkede köktendincilerin baskılarına karşın bazı şeylerin değiştirilmek zorunda olduğunu gösteriyor. Birileri Suudi softalara, “Efendiler kendinize mi güvenmiyorsunuz yoksa Suudi kadınının faziletinden mi kuşkunuz var?” diye sormadıkça da kadınlar için bu değişimin çok uzun yıllar alacağına kuşku yok.



Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: