Özgür Erdem |
Atatürkçüler ne yapmalı?
“Ne Yapmalı?” kitabı neyi anlatıyor Chavez’in Obama’ya hediye ettiği kitaplar büyük olay yaratıyor. Amerika Zirvesi’nde Eduardo Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” isimli kitabını hediye etmişti. Önemli bir başka kitabı daha Obama’ya hediye edeceğini geçen hafta öğrendik: Lenin’in “Ne Yapmalı?” isimli eseri. Lenin’in bu kitabı şüphesiz Galeano’nun kitabından çok daha fazla tanınmış bir eserdir. “Ne Yapmalı?”, bütün dünyada, yalnızca sosyalistler arasında değil, bütün siyasal görüşler arasında, örgütlenmenin nasıl yapılması ve hangi kriterlere dayanması gerektiği konusunda temel kitaplardan biri olarak görülür. O kadar ki Türkiye’de pek çok Şeriatçı örgütlenme de Lenin’in kitabındaki ilkeleri bilir, onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışır. Fethullahçılar dahi klasik bir tarikat örgütlenmesinin dışına çıkmış bir yapılanma olarak aslında Lenin’in ilkeleri çerçevesinde örgütlenen bir cemaattir. Öyleyse, yalnızca dünya sosyalist hareketinin değil, dünya siyasetinin ve hatta siyaset biliminin önemli bir eseri haline gelmiş “Ne Yapmalı”da Lenin ne anlatıyor bir inceleyelim. “Ne Yapmalı” 1902 yılında yazılmış. Yazıldığı dönemde Rusya’daki sosyalist hareketin hangi koşullarda olduğunu bilmekte fayda var. 1800’lerin sonları, Rusya’da halkın Çarlığa karşı mücadelesinin yükseldiği bir dönemdi. İşçi grevleri artmış, köylüler arasında da sosyalist örgütlenme güçlenmişti. Üniversitelerde de devrimci gençlik hareketi yaygınlaşmıştı. Lenin de o gençlik hareketi içinde yer alanlardandır. Tataristan’ın bugünkü başkenti Kazan’da Hukuk Fakültesi’nde okurken, öğrenci hareketlerine katıldığı için okuldan atılmıştır. Pek çok sosyalist örgütlenmenin kurulduğu ve halk hareketinin yükseldiği o dönemlerde, nasıl bir örgütlenme yapılması gerektiği, yükselen halk hareketinin sosyalist esaslara nasıl yönlendirilebileceği ve nasıl bir mücadele yöntemi uygulanacağı o yılların en önemli tartışma konularıydı. 1898’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) kuruldu. O yıllarda sürgünde bulunan Lenin ve arkadaşları da bu parti çalışmasında yer aldı. Yine bu yıllarda Iskra (Kıvılcım) isimli bir dergi yayınlamaya başladılar. RSDİP daha sonra Bolşevik Devrim’i gerçekleştirecek parti olacaktır. Lenin’in reformcu anlayışla mücadelesi Lenin’in “Ne Yapmalı” isimli eseri işte tam o tartışmaların ortasında, 1902’de çıktı ve büyük tartışma yarattı. Kitabın önemini yıllar sonra Lenin şöyle anlatacaktır: “ Iskra bir profesyonel devrimciler örgütü için kavga verdi. 901 ve 1902’de büyük bir azimle döğüştü ve o zaman egemen akım olan ekonomizmi mahvederek sonundan 1903’te bu örgütü yarattı. ‘Ne Yapmalı?’ tekrar ve tekrar savunduğu örgütün mücadele için kendiliğinden ayağa kalkan gerçek devrimci sınıftan kopuk olarak hiçbir anlamı olamayacağının altını çizdi. Proletaryanın bir sınıf halinde birleşmesinin azami nesnel imkanı ancak yaşayan insanlar aracılığıyla ve ancak belirli örgüt biçimleriyle gerçek haline gelebilir.” Lenin’in burada ekonomistler derken kastetiği anlayış, halkın herhangi bir devrimci örgütlenminin önderliğinde gerçekleşmeyen, kendiliğinden oluşan eylemlerinin peşinde sürüklenen ve halkın ekonomik sorunlarını ön plana çıkarıp siyasal mücadeleyi ikinci plana atan anlayıştır. Bir tür reformculuktur yani. Zaten ayağa kalkmış halk yığınlarını, devrimci taleplerle siyasi iktidar için yönlendirmek yerine, kendiliğinden gelişmesini izlemek, o eylemlerin adeta kuyruğuna takılmak, halk hareketi içerisinde sosyalist görüşlerin propagandasını yapmaktan çekinmektir. Lenin “Ne Yapmalı?”da da, daha sonraki siyasi hayatında da bu anlayışla mücadele etmiştir. Kitaptan birkaç alıntı yapmadan ve Lenin’in devrimci örgütlenme anlayışını ortaya koymadan önce, Türkiye’yle karşılaştırma yapalım. 1800’lerin sonlarında ve 1900’lerin başlarında Rusya’da sosyalist hareket içindeki tartışmanın bir benzeri aslında 2000’lerin başında Türkiye’de de yaşandı. AKP’nin iktidara gelmesinin ardından, nasıl mücadele edilmesi gerektiği Atatürkçü çevreler içinde uzun uzun tartışıldı. Önemli gelişmeler de oldu: 22 Temmuz seçimleri öncesinde büyüyen halk hareketi, Cumhuriyet mitingleri, şehit cenazelerindeki hükümet protestoları ve bu eylemlere önderlik edenlerin, ısrarla kitleleri korkutmamak adı altında siyasal söylemlerden kaçınması... Bu açıdan Lenin’in “Ne Yapmalı?”sını incelemek aslında günümüz Türkiyesi’nin sorunlarına da ışık tutmak demek. Devrimci teoriye sahip devrimci örgütlenme Lenin, kitapta tartışmayı şöyle başlatır: “Devrimci teori olmadan devrimci örgütlenme olmaz.” Örgütlenme her şeyden önce devrimci bir siyasi temele sahip olmalıdır. Bu yüzden gerekirse devrimci bir siyaset anlayışına sahip olmayan çevrelerden kopulmalı ve gerçek devrimci örgütlenme için bir ayrışma yaşanmalıdır: “Rus sosyal-demokrasisinin yazgısı gelecek birkaç yıl boyunca şu ya da bu ‘ayrılığın’ güçlenmesine bağlıdır.” Devrimci olmayan görüşlere sahip örgütlenmelerden kendisini bu şekilde “ayıran” Lenin, “ekonomistler” dediği o reformcu anlayışla da hesaplaşmaya başlar. Öncelikle halk kitlelerinin yoksullaştıkça “kendiliğinden” ve “kaçınılmaz olarak” sosyalist düşünceye ulaşacağını öne süren tezleri eleştirir: “Program taslaklarında şöyle diyorlar: ‘Kapitalist gelişme arttıkça, proletaryanın sayısı da artar, proletarya arttıkça kapitalizme karşı savaşa zorlanır ve bu savaşa uygun duruma gelir.’ Proletarya sosyalizmin olabilirliği ve zorunluluğu ‘bilincine ulaşır.’” Ekonomik krizin Türk milletini AKP’den koparacağını savunan görüşlere ne kadar çok benziyor değil mi? Lenin bu görüşlerin kesinlikle yanlış olduğunu savunur: “İşçi sınıfının kendiliğinden sosyalizme çekildiği sık sık söylenir. Ne var ki, en yaygın (ve sürekli olarak ve çeşitli biçimler altında canlandırılan) burjuva ideolojisi kendisini, işçi sınıfı üzerinde kendiliğinden daha da büyük ölçüde kabul ettirir.” Anlayacağınız, Lenin halk düşmanlarının halk üzerindeki propagandasının etkili olduğunu, bu propaganda alt edilmeden halkın sosyalist düşünceye falan ulaşamayacağını söylüyor. İşte Lenin’in en başlarda söylediği “devrimci teori gerekliliği” burada devreye giriyor. Lenin halk hareketinin yükseldiği o dönemde devrimci örgütlenmenin aynı güce ulaşamamasını devrimci önderliğin zaafına bağlıyor: “Gerçekten de bugünkü hareketin gücünün, halk yığınlarının uyanmasında olduğundan ve zayıflığının da devrimci liderler arasında bilinç ve inisiyatif yokluğundan ileri geldiğinden kuşku duyulmamalıdır.” Halka nasıl ulaşılacak? Lenin şu sonuca varır: Halk yığınlarının kendiliğinden oluşturduğu eylemlerde sosyalist bilinci götürecek olan devrimci aydınlardır. Peki bu devrimci aydınlar halk yığınlarına bilinci nasıl ulaştıracaktır? İşte “Ne Yapmalı?”yı önemli kılan da bu soruya verdiği yanıttır. Lenin, mitingler düzenlenmesini, grev gibi eylemlerin tümünde yer alınmasını ister: “Biz teorisyenler olarak, propagandacılar olarak, ajitatörler olarak ve örgütçüler olarak ‘nüfusun bütün sınıfları arasına gitmeliyiz.’” Evet, Lenin’in çağrısı bu: Halka gitmek... Yani halkın kendiliğinden ayaklanmasını beklemek değil. Ya da halk ayaklanmasının kendiliğinden bilinç kazanmasını beklemek değil. Halkın arasına karışıp, halkı örgütlemek. Bir çeşit “sine-i millete dönmek.” Lenin’den Atatürk’e devrimci önderlerin benzer çağrılar yapması bir tesadüf değil. Devrimcilik her çağda ve her coğrafyada aslında aynı yöntemleri izliyor. Mustafa Kemal de, işgal sonrası İstanbul’da kalmak yerine Samsun’a çıkmış, yani halka gitmişti. Ve Samsun’a gider gitmez ilk çağrısı da farklı değildi: “Protesto mitingleri düzenleyin.” Lenin’in “sine-i millet” çağrısı: Profesyonel Devrimciler Örgütü Mustafa Kemal’in verdiği çok önemli başka bir karar daha vardır. İstanbul Hükümeti Milli Mücadeleyi örgütlemeye başladığını görünce Mustafa Kemal’i geri çağırmıştır. Mustafa Kemal geri gitmez. 8 Temmuz 1919’da bütün askerlik görevlerinden ve rütbelerinden istifa eder. Bunu da “sinei millete dönmek” olarak tanımlar. Artık bütün hayatını Ulusal Kurtuluş mücadelesine adamıştır. Lenin “Ne Yapmalı?”da da aslında benzer bir çağrı yapar. Halka bilinç götürecek devrimci örgütlenmenin nasıl olması gerektiğini şöyle tanımlar: “Devrimci örgüt devrimcilerden kurulu örgüttür.” İlk bakışta basit bir açıklama gibi geliyor. Tabii ki devrimcilerden kurulu olmayan örgüte devrimci örgüt denemez. Ancak o dönemde Rus devrimcileri arasında yürüyen bir tartışma vardır. Lenin’in kitabında eleştirdiği bir grup, daha kalabalık bir örgüt için, daha gevşek ve daha az disiplinli bir örgütlenme anlayışını savunmaktadır. Lenin işte bu anlayışı eleştirmektedir: “Dağınık, birbirine bağlı olamayan ayrı ayrı inceleme çevreleri, ayrı ayrı devrimciler, organları orantılı biçimde gelişmiş tek bir güç ve disiplinli örgütü temsil edememektedirler.” Ve Lenin ilk görevlerini ortaya koyar: “Örgütleri etkin bir biçimde birleştirmek ve örgüt üyeleri arasında sıkı bir ayıklama yapmaktır.” Ve bütün hareketi etkileyen “büyüme hastalığı”nın aslında bir ilkellikle sonuçlandığını tespit eder. Kısacası Lenin için “büyümek” değil, devrimci örgütün siyasal niteliğinin büyümesi esastır. Devrimci örgütün siyasal etkisinin artması ise tamamen kadrolarının düzeyiyle ilgilidir. Lenin kadro düzeyini siyasal bilinç olarak koyar. Siyasal bilincin göstergesi ise çok okuyup ağzı iyi laf yapmak değil, örgütlenmeye balı olmaktır. Lenin örgütün çekirdek kadrosunun “profesyonel devrimcilerden” oluşması gerektiğini savunur. Ve devrimci örgütün şu şekilde olası gerektiğini savunur: “1. Sürekliliği sağlayan istikrarlı bir önderler örgütü olmadan devrimci hareket varlığını sürdüremez. 2. Hareketin temelini oluşturan ve ona katılan halk yığınları mücadeleye kendiliklerinden ne kadar büyük sayıda sürüklenirse, böyle bir örgüte gereksinim o ölçüde ivedileşir ve bu örgüt de o ölçüde sağlam olmalıdır. 3. Böyle bir örgüt esas olarak devrimci eylemi meslek edinmiş kimselerden oluşmalıdır.” Peki bu devrimci örgüt hangi esaslarda örgütlenecektir? Öncelikle yerel örgütlere dayanacaktır. Lenin bunu “gerekirse her mahallede bulanacağız” diye formüle eder. Ve bir piramit şeklinde, merkeze bağlı devrimcilerden oluşan hücreler şeklinde olacaktır. “En güvenilir, en deneyimli ve çelikleşmiş işçilerden oluşan küçük kaynaşmış bir çekirdek, belli başlı semtlerde sorumlu temsilcileri olan ve devrimciler örgütüne bağlı bulunan bir çekirdek (...)” Örgütler yerel, siyasetler ulusal olacaktır. Örgütün temel siyasi yönelimi merkezi gazete tarafından belirlenecektir. Gazetenin önemini şöyle ifade eder: “Bir gazete, yalnızca bir kolektif propagandacı ve ajitatör değil, aynı zamanda kolektif bir örgütleyicidir de. Bu bakımdan yapım halindeki bir binanın çevresinde kurulan iskeleye benzetilebilir. Yapının dış kenarlarını belirtir ve yapıcıların birbirleriyle temasını, işbölümünü ve örgütlü çalışmalarının meydana getirdiği ortak sonuçları görmesini sağlar.” Kısacası örgütlenme, aslında örgütün temel siyasi organı olan gazetenin devrimci kadrolar tarafından kitlelere ulaştırılmasıdır. Ancak kadrolar, kitleleri bilinçlendirecek, sürükleyecek düzeyde olmalıdır. Yani, devrimci örgüt propagandasını genel eylemler veya genel yayınla değil, yerel örgütleri sayesinde yapmalıdır. Yani “birebir örgütlenme” tarzı izlenmektedir. Lenin’den günümüze dersler Lenin’in 100 önce yazdığı bir kitaptan günümüze dersler çıkarmamız gerekiyor. Türkiye’de Atatürkçülerin örgütlenmesi maalesef devrimci kıstaslara oturmadığı için, Atatürkçüler siyasi mücadelenin hep kıyısında köşesinde kaldı. Bir görüş olarak Atatürkçülük aslında Türk milletinin büyük çoğunlğu tarafından benimseniyor. Cumhuriyet mitinglerinde de gördük, kitleler o görüş doğrultusunda ayağa da kalkabiliyor. Ama o görüşü devrimci bir tarzda örgütlemek, siyasal mücadelenin bir öznesi haline getirmek konusunda büyük eksikler var. Her şeyden önce Atatürkçü bir devrimci örgüt yok Türkiye’de. Ama Atatürkçülüğün Türkiye’nin sorunlarını çözebilecek tek devrimci düşünce olduğunu düşünen çok sayıda insan var. Atatürkçülüğü devrimci bir ideoloji olarak görüyorsak, o fikirleri halk arasında örgütleyecek Atatürkçülere de ihtiyaç olduğu ortaya çıkar. Lenin’in 1902’de formüle ettiği, Rusya’da uygulayıp başarılı olduğu, ondan sonra yüz yıldır devrimcilerin örgütlenme tarzı olarak devam ettirdiği düşünce budur: Devrimci bir hareket için devrimci siyaset ve devrimci örgütlenme tarzı. Bunu Türkiye’de maalesef ne solcular ne de Atatürkçüler yapabildi. “Profesyonel devrimcilerden” oluşan bir çekirdeğin, ulusal çapta örgütlenmiş örgütünün merkezi yayınları aracılığıyla insanlara “birebir” ulaşması... Bu tarzı Şeriatçılar, özellikle Fethullahçılar yıllardar uygulamıyor mu? 22 Temmuz’den önce en kalabalık mitingleri biz Atatürkçüler yaptık. Ama bizim devrimci örgütlenmemiz yoktu. Şeriatçılar ise belli bir disiplin içerisinde, hiyerarşik bir sistemde, ısrarla halka gittiler. Ve bizim kadar kalabalık miting yapamasalar bile halkı ikna ettiler. Lenin’den ders alamayanlar en azından Şeriatçılardan ders alsın. Şeriatçıların bu örgütlenme anlayışının aslında Lenin tarafından formüle edildiğini de görelim. Öyleyse Lenin’den de ders alalım. Bugün Atatürkçülerin en çok okuması gereken kitaplardan biri bu yüzden “Ne Yapmalı?” O devrimci örgütü kurmak ve devrimci kadroyu yaratmak için. Halka gidip, halkı yeniden Atatürkçü yapmak için...
|