| Erkin Yurdakul |
|
NATO'dan kurtulma fırsatı NATO’nun tarihinin en büyük krizini yaşadığı söyleniyor. Çünkü Almanya ve Fransa “ABD’nin artık çok kutuplu bir dünyada yaşamaya alışması gerektiğini” söylediler. Böylece 2. Dünya Savaşı sonrasının Avrupa üzerinde Amerikan hegemonyasına dayanan Batı sistemi tüm kurumlarıyla birlikte sarsıldı. NATO bu sistemin en belirleyici kurumuydu. Şu anda bu kurum ABD’nin Irak’a saldırısının önünde bir engel haline gelmiş durumda. Türkiye’de de herkes bu büyük kamplaşmayı tartışıyor, öyle ki NATO’nun Türkiye’nin 4. maddenin işletilmesi yönündeki taleplerini red etmesi bile bu büyük kamplaşmanın yanında problem olarak görülmüyor. Ne de olsa AB’nin (Fransa-Almanya) tavrı Türkiye’ye değil, ABD’ye karşı. Artık kesin olarak ya ABD’ci olacağız, ya AB’ci ve yediğimiz kazıkları unutacağız! Çünkü artık dünya çok kutuplu. Şimdi bize yine iki emperyalist kutuptan birinin mutlaka kazanacağı öğütleniyor ve şu anda siyaset ve medyadaki tüm parlak zekalar hangi kutbun kazanacağını, kimin kazançlı çıkacağını tartışıyor. Türk siyaseti ise bu krizi de sessizlikle karşılamayı tercih ediyor. Dışişleri Bakanı Yakış “NATO’da bir sorun yok” diyerek geçiştiriyor. Oysa Türkiye’nin ciddi bir güvenlik sorunu oluşmuş durumda. Türkiye kendi çıkarları ile ilgisiz bir savaşa sürükleniyor. Türkiye’yi desteklemesi öngörülen savunma gücü Türkiye’nin yanında değil ve belki gelişmelerle karşısına geçecek. Dünyanın tek hakimi olmakta ısrar eden ABD’nin planlarının ise Türkiye’nin güvenliği ile çeliştiği şimdiden ortaya çıkıyor. Bu güvenlik krizini yaratan durumu NATO’nun 50 yıllık gelişmelerinden ayırmak mümkün değil. Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarının tamamen karşısında yer alan bir kurumun yaşadığı krizi ABD ile Avrupa arasındadır diye geçiştirmek mümkün değil. NATO’ya girmeden önce güvenlik sorunumuz yoktu Ancak Türkiye NATO’da yer aldığı sürece tüm bunları sessizlikle geçiştirmeye mahkum. Türkiye NATO’da gürültü yaratamaz. Çünkü Türkiye’nin NATO’ya bağlılığındaki en ufak bir sarsılma, Türk halkının Türk siyasetine bağlılığındaki ciddi bir sarsılma anlamına gelecektir. Sebebi ise şu: Türkiye’nin NATO sürecinde attığı her adım, Türkiye’nin güvenliği açısından bir skandaldır. Bunun tüm vebali de Türk siyasetine aittir. Bu yüzden de iktidarı-muhalefeti kimse bu sürece ses çıkartmamıştır. Türkiye’nin 1950’ye kadar NATO’ya girmek yönündeki çabaları sonuç vermemişti. 1950’de ABD’nin, BM destekli, Kore çıkarmasına destek verildi. Kore Savaşında ABD komutasına verilen Türk Birliği’nin görevi, “Amerikan askerinin güvenlik içinde geri çekilmesini sağlamak”tır. Kore’deki tüm şehitlerimizi ABD askerinin güvenliği için verdik. Güvenliğini sağlamak için NATO’ya girmek isteyen Türkiye’nin NATO sürecindeki ilk görevi ABD’nin güvenliğini sağlamak olmuştur. Türkiye’nin NATO’ya girişindeki bu skandal tam 50 yıl sonra, Tayyip Erdoğan’ın Bush ile görüşmesinde tescillendi. Tayyip “NATO’nun temsil ettiği değerler sistemi uğruna evlatlarımızı seve seve ölüme gönderdik” diyordu. NATO’nun Türkiye’de ifade ettiği anlam da bu. Türk evlatları Amerikan çıkarları uğruna ölecek, Türk siyaseti de matah bir şeymiş gibi bunu bir fedakârlık örneği olarak ABD makamlarına sunacak ve yardım talep edecek. 50 yıl boyunca Türkiye’nin tek bir güvenlik sorunu NATO tarafından çözülmemiştir. Türkiye NATO’ya girerken arkasında bıraktığı tarihte, çevresindeki tüm uluslar arasında ve dünya çapında itibarı olan bir ülkedir. Komşularıyla sorunlarını büyük ölçüde çözmüştür. Tarafsız ve bağımsız bir politika uygulayabilecek itibar ve gücü vardır. Bu sayede güvenliktedir. NATO sonrası ise her tarafında düşmanlar bulunmaktadır. Türkiye’nin güvenliği yerine Batı çıkarları Türkiye Atatürk’ün ölümüyle savrulmuş, uluslararası ortamda dayanak arar olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki yalpalayan tavrı gerek İngilizler, gerekse Sovyetler’in Boğazlar konusunda taleplerine yol açmış, Sovyetler daha da ileri giderek toprak talebinde bulunmuşlardır. NATO’ya başvururken “güvenlik” gerekçesi budur. Oysa Türkiye Sovyetler karşısında kararlı tavır alarak bu sorunu NATO’dan önce kendisi çözmüştü. İkinci Dünya Savaşı sonrası birçok ülke iki kutuplu dünyadan faydalanarak bağımsız kalma imkanına ulaşmışken, Türkiye varolan bağımsızlığını zedeledi. Dahası itibar yerini düşmanlığa bıraktı. Sorun o zaman olduğu gibi şimdi de tek kutup veya çok kutup olmasında değil, Türkiye’nin bağımsızlık iradesini gösterebilmesindeydi. Oysa Türkiye 50 yıl boyunca ulusal çıkarları terkederek yerine “Batının çıkarları” kavramını ikame etti. Bunun sonucunda da bugün Türkiye dört bir yandan tehlikelere açık, ama hala kendi çıkarından önce ABD’nin çıkarını düşünür durumda. Geliştirilen NATO stratejileriyle yabancı askeri üsler ve füze rampaları da Türkiye’ye sokuldu. Atatürk’ün Lozan’da Türkiye’de tek bir yabancı asker kalmamasına verdiği önem gözönüne alınınca, ihanetin boyutu ve Türkiye’nin güvenliğinin ne derece tehlikeye atıldığı görülebilir. 1962’de Küba Füze Krizi, daha sonra U-2 casus uçakları krizleri patladığında Türk kamuoyu ilk kez NATO felaketinden haberdar olmuştu. Tüm bu NATO sürecinin altında ise ABD ile yapılan gizli ikili anlaşmalar yatıyordu. Kamuoyundan kaçırılan ve meclise getirilmeyen “ortak çıkarlara dayalı” anlaşmaların ne anlama geldiği ise 1964 ve 1974’te Kıbrıs’ta anlaşıldı. 64’te Kıbrıs’ta Türklere yönelik katliamları durdurmak isteyen Türkiye, ABD Başkanı Johnson’ın tehdit dolu mektubuyla karşılaştı. Türkiye’nin 50 yıl boyunca izlediği tek etkili güvenlik politikası ise 1974’de NATO’ya ve ABD’ye, onların ambargolarına rağmen gerçekleşti. İpin koptuğu yer Ortadoğu 50 yıl boyunca Türkiye tamamen kendi güvenlik gerçeklerine karşı olan bu politikalarla, her geçen gün daha ciddi bir tehlikeye sürükleniyor. Ancak 1991’den beri gelişen sürecin önceki 40 yıla nazaran çok daha tehlikeli ve belirleyici yönü Türkiye’nin giderek hedef haline gelmesidir. Bu süreç NATO’nun yeni stratejik konsepti ile gelişti. SSCB’nin 1991’de yıkılmasıyla NATO’nun da misyonunu tamamlamış olması gerekirdi. Oysa 1991 ve 1999’da açıklanan Yeni Stratejik Konseptlerle, NATO yeni bir misyona yöneldi. Artık NATO üye ülkeleri tehdit eden etnik ve dini çatışmalar, insan hakları, terörizm, bölgesel çatışmalar gibi konularda kendine yeni görev alanları yaratıyordu. Bu strateji ile ABD, NATO gibi bir hegemonya aracından vazgeçmeyeceğini göstermiş oldu. ABD Avrupa üzerindeki etkinliğini elden bırakmak istemiyordu. Ancak daha önemlisi yeni strateji ABD’nin geniş bir coğrafyada hakimiyet kurarak tek başına dünya egemenliğini gerçekleştirme niyetini açığa vuruyordu. Yeni konseptte anılan her şey ABD’nin sömürge coğrafyası üzerinde müdahale gerekçeleri olacaktı. Yugoslavya sorunu ile ABD Avrupa’nın askeri yetersizliğini ve halen Avrupa üzerindeki etkisini ortaya koydu. Diğer yandan ABD, NATO’ya ve AB’ye girmelerini sağladığı Doğu Avrupa ülkeleriyle “eski” Avrupa ülkelerini de bir kuşatma altına aldı. Fransa ve Almanya ise buna bir Avrupa ordusu yaratarak ve giderek daha kapsamlı bir birleşmeye yönelerek cevap vermeye çalıştı. Ancak ipin koptuğu yerin ABD’nin Irak saldırısı olması önemli. Emperyalist hakimiyet mücadelesinin gerçekleşme alanı sömürgeleştirilecek coğrafya olacak. Bu ana kadar olanlar Fransa ve Almanya’nın merkezinde yer aldığı kutbun esas mücadeleye hazırlık dönemi olarak değerlendirilebilir. Ancak Irak yeni sömürgecilik açısından belirleyici önemdedir. Ortadoğu haritası yeniden çizilirken, tüm emperyalistler kendi çıkarlarıyla orada olmak istiyorlar. Bu yüzden ayrışmanın bu noktada ortaya çıkması, 3. Dünya Savaşı’na mı gidiliyor sorusunu günlük tartışma konusu haline getirdi. Sıra Türkiye’ye geldiğinde NATO çerçevesindeki gelişmelerin bu boyuta gelmesi ise Türkiye açısından büyük önem taşıyor. Çünkü 1991’e kadar olan NATO stratejilerinde, Sovyetler Birliği esas alındığı için Türkiye en azından NATO ülkelerinden bir tehdit beklemiyordu. Yunanistan sorunu bile belli bir noktada tutuluyordu. Dönemin Türkiye’ye yönelik en büyük zararı, kendi güvenlik inisiyatifini kaybetmesi olmuştur. 1991 sonrası, tehdit algılaması değişti. McCarthy’den beri Batı kamuoyunda yaratılan “kızıl tehlike” fobisinin yerini, sırayla diktatörler, teröristler, Araplar ve hatta müslümanlar korkusu aldı. NATO’nun koyduğu stratejide Türkiye’nin en azından Batı kamuoyunda nasıl algılandığını gösteren en iyi örnek Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nu diğer “diktatörler” arasında göstermesidir. Bu önemsiz bir durum değildir. NATO askeri olduğu kadar ideolojik bir aygıttır ve eylemi düzenleyen örgüt o politikayı kafasından uydurmamıştır. Eylem yalnızca NATO’nun yeni konseptinin Avrupa kamuoyuna yansıtılmasından ibarettir. Savaş karşıtları Avrupası’nın Türkiye’yi bu algılayış biçimi, farklı koşullarda ABD’nin Irak’a yaptığını Avrupa’nın Türkiye’ye yapmasının ihtimal dışı olmadığını gösteriyor. ABD cephesinde ise çok daha tehditkâr gelişmeler vardır. ABD’nin 24 Temmuz 2002’de düzenlediği “Millenium Challenge” tatbikatı Türkiye’nin yerini ortaya koyuyordu. Deprem kuşağında, sınır anlaşmazlıkları olan ve bunları savaş nedeni olarak kabul eden, ordunun idareye el koyduğu ve stratejik deniz yollarını kontrol eden ülkeye yönelik işgal planı, Amerikancı medyada bile şaşkınlıkla karşılanmıştı. Bugün ise Irak konusunda ABD ile temel çatışmamızı oluşturan kukla Kürt devleti konusu bu sınır anlaşmazlıklarının ne olduğunu daha net ortaya koyuyor. Türk medyasının bu tatbikat karşısındaki tek avuntusu Türkiye’nin Amerika’nın “stratejik müttefik”i olduğu propagandasına dayanıyordu. O stratejik müttefiklik de işte 50 yıldır ikili anlaşmalarla geliştiren stratejik müttefikliktir ve yukarıda açıkladığımız gibi ABD açısından hukuksal anlamı Türkiye’nin itaatkarlığının belgeleri olmasıdır. Türkiye kuşatma altında Bu arada “stratejik müttefik” propagandası Türkiye’de bir din haline getiriliyor. Çevik Bir “ABD komşumuz olacak, birlikte güvenlik üreteceğiz” sözleriyle NATO paradigmasının Türkiye’de yarattığı tahribatın en iyi örneğini vermiş oldu. Çevik Bir’in sözlerinin asıl önemli yanı ise, stratejik müttefikçilerin nasıl bir hayal dünyasında yaşadıklarını göstermesidir. 1. Dünya Savaşı’nda Türkiye kuşatma altındayken Hindistan’a sefere çıkan Cemal Paşa’dan farklı bir durumda değiller. Çünkü bizzat Genelkurmay’ın ortaya koyduğu biçimiyle Irak’a yapılacak saldırı, Türkiye’nin bölünmesiyle sonuçlanabilecek gelişmeler yaratacak. Irak’ın toprak bütünlüğünün ve bağımsızlığının ortadan kaldırılması Türkiye’nin de toprak bütünlüğüne yönelik bir saldırı olarak ortaya çıkıyor. Türkiye Kürt devleti ve Kürtlerin slahlandırılması konusunda, Çevik Bir’in şirket ortağı ABD ile şimdiden bir mücadele içinde bulunuyor. ABD’nin Avrupa’yı çevrelediği 8 ABD’ci devlet aynı zamanda Türkiye’nin de kuşatma altına alınması anlamına geliyor. AB’nin ABD kontrolünden çıkması Türkiye’yi ABD için daha önemli yapacak diyenler, ABD’nin Türkiye’yi kuşatmış olduğunu ve çingene pazarlığı ile değil emrivakilerle iş yaptırabilecek stratejik pozisyona ulaştığını göremiyorlar. ABD Türkiye çevresinde bir kuşatma yaratmış durumda. Bulgaristan, Gürcistan ve Ermenistan’la stratejik işbirliği anlaşmaları var. Ayrıca Kürt kartını da elinde tutuyor. Ermeni sorunu giderek daha fazla ısıtılıyor. Türkiye’nin 50 yıllık NATO süreci, ABD çıkarlarına sadakatle bağlılığı sadece kendi çevresinde ABD’nin kullanabileceği daha çok sorunlu bir ortam yaratmasına yaradı. ABD, PKK dahil, Türkiye’nin sorunlu olduğu bütün güçlerle ilişki içinde. Ve yeni ABD talepleri ise Türkiye’nin şu an bir sorunu bulunmayan Ortadoğu devletleriyle kendi çıkarlarına rağmen çatışma içine girmesi yönünde. Tek kutuplu dünyanın sona ermesi ile AB ekseninde farklı stratejik alternatiflere sahip olduklarını sananlar da en az stratejik müttefikçi ABD’ciler kadar yanılıyorlar. Fransa ve Almanya’nın ABD karşısında aldığı tavırda dikkati çeken iki unsurdan birincisi bu kampın yeni NATO konseptini olduğu gibi benimsemesi fakat “kartların ABD elinde olması”na karşı çıkması. AB’cilerden samimi olanların da kabul ettiği gibi bu kampın sömürge coğrafyasına olan emperyalist ilgisi devam ediyor. Burada eskisinden daha aktif politika yapacaklarını ortaya koyuyorlar. BM’de ABD karşısında “yaşlı Avrupa”yı temsil ediyoruz vurgusunun anlamı da bu. ABD’ye verilen mesaj, artık Avrupa’nın dünya hegemonyasında eski güçlü günlerine döndüğü mesajı. Bunun Türkiye açısından ise tek anlamı olabilir: AB Türkiye üzerindeki emperyalist ilgisini eskisinden çok daha şiddetli bir şekilde sürdürecek. Türkiye NATO’dan çıkmalı NATO’nun ABD’nin açacağı bir savaş öncesinde Türkiye’nin taleplerine cevap vermemesi bu sömürgeci çatışma açısından anlam taşıyor. AB’nin, ABD’ye tavır almak için Türkiye üzerinde politika yapması bile NATO içinde bulunmanın tamamen saçmalık olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye bir oyun alanı değil. Türkiye ise bu durumda tarihsel bir fırsat yakaladı. NATO’dan kopması için tarihsel fırsat, NATO’nun Türkiye’yi korumayı reddetmesi ile yaratılmış oldu. ABD’nin ise tek kutuplu gücünü yitirmesi, NATO’dan kopmanın maliyetini ortadan kaldırıyor. Türkiye’nin NATO ve ABD tarafından, gireceği bir savaşta savunma araçlarından yoksun bırakılması, NATO’dan kopmak için önemli bir fırsat. NATO’dan kopma Türkiye’ye bölge ülkeleri üzerinde farklı bir misyon yüklenmesine sebep olacak, Türkiye’nin çevresinde yaratılan tehlikeyi ise büyük ölçüde hafifletecektir. En önemlisi Türkiye her türlü kuşatmadan çıkarılmış olacaktır. Kuşatmadan çıkmadan güvenlik olmaz Türkiye’nin özellikle ABD’nin yarattığı kuşatmadan çıkması zorunluluktur. Bu durumda kalındığı her an, bağlandığımız “müttefikler” tarafından karşımıza yeni tehditler çıkarılacaktır. Türkiye’nin müttefik diye kabul ettiği her gücün elinde Türkiye düşmanı güçler durmaktadır. Reel-politik diye, karşılıklı bağlılık diye kabul edilebilecek bir durum yoktur ortada. Türkiye böyle bir kuşatma içinde güvenlik ihtiyaçlarını karşılayamaz. Emperyalist kutupların bölgede attıkları her adımda bu kuşatma daha da sıkılaşacak ve Türkiye’nin çıkarları tehlikeye girecektir. ABD ile birlikte hareket etmenin sonucu, sonu gelmez bir savaş ortamına çekilerek Türkiye’nin parçalanması anlamına gelecektir. ABD yanında yer alınırsa, ABD’nin Bulgaristan, Gürcistan ve Ermenistan üzerinden başlattığı kuşatma giderek bize düşman haline gelecek Arap dünyası ile tamamlanmış olacaktır. Bu koşullarda Türkiye’ye dayatılacak tavizler konusunda Türkiye’nin direnme olanağı kısıtlanacaktır. Güney’de böyle bir düşmanlık yaratmanın önünde ise şimdilik Irak başta olmak üzere bölge ülkeleriyle ilişkiyi koparmama çabası etkili olmaktadır. Irak hükümeti, basının pervasız Amerikancılığının aksine hala Türk devletinin muhatabıdır. Ancak ABD ile hareket etmek bu dostluğun korunma olanaklarını zedeliyor. Türkiye’nin bu kuşatmadan çıkmasının tek yolu, güneyde güvenliğini kendi olanaklarıyla sağlamasıdır. Türkiye ABD’nin yanında yer almazsa, bölge ülkeleriyle ortak çıkarlara sahiptir. Türkiye’nin başlıca güvenlik sorunu olan kukla Kürt devleti bölge ülkelerinin hepsini tehdit etmektedir. ABD müdahalesi engellenerek sorun kolaylıkla çözülebilir. ABD müdahalesini engelleyen tutum dünya çapında itibar sağlayabilir. Türkiye’nin burada sorunu çözmesi diğer cephelerde güçlü olmasını sağlayacak, en azından bugünkü statükodan daha ileride taleplerin önünü kesecektir. |