Arama: 
24.02.2003/Sayı:24
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Kitap
Yekta Güngör Özden
Erol Manisalı
Sunay Akın
Bedri Baykam
Arka Sayfa
Karikatür
Şiir

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Kapak  Özgür Billur

I. Dünya Savaşı’na da
böyle girmiştik!

ABD’nin Irak’a yapmayı planladığı saldırı aylardır Türkiye’nin gündeminde. Bu saldırı sonrası çıkacak savaş tartışmaları “ulusal çıkar” kavramı etrafında yapılıyor.

ABD’nin düzenleyeceği operasyona “etik” olarak karşı çıktığını söyleyen pekçok yazar, ulusal çıkarlarımız açısından gelişmelere kayıtsız kalamayacağımızı söylüyor. “Kayıtsız kalamayız, Amerika’nın yanında yer almalıyız” propagandası yapılıyor.

Tartışma önce Saddam’ın devrilmesi üzerinden yapılıyordu. Artık, ABD’nin hedefinin “Saddam’ın diktatörlüğü” değil, Amerikancı yazarların deyimiyle “hipergüç olma”, yani Ortadoğu’yu sömürgeleştirmek olduğunu herkes kabul ediyor.

Bu saldırıdan sonra sıranın bize geleceğini görmeyenler veya göstermeyenler, ABD ile iyi pazarlık yapıp onun yanında yer almanın kaçınılmaz olduğunu, çünkü ABD’nin galip geleceğini iddia ediyorlar. Zaten savaşa girmiyoruz ki, sadece üslerimizi açıyoruz ve Amerikan askerinin topraklarımızdan geçişine izin veriyoruz!

Emperyalist güçler arası çelişkileri ve ezilen ülkelerin direnme dinamiğini göz önüne aldığımızda ABD’nin yenileceği bir savaşa girdiği ortada. Ancak burada onu tartışmayacağız. 90 yıl önce yine bir süper güçle, Almanya’yla nasıl ittifak yaparak dünya savaşına girdiğimizi hatırlayacağız.

Enver PaşaAynı gerekçeler, aynı pazarlıklar

1900’lerin başında dünyayı sömürgeleştirme faaliyeti içindeki Avrupa devletleri arasında çekişmeler sonucu iki kutup belirdi. Birincisi İngiltere, Rusya ve Fransa’nın oluşturduğu İtilaf devletleri, diğeri Almanya’nın başını çektiği, Avusturya ve İtalya’nın da katılacağı İttifak devletleri.

Almanya’nın amacı tüm Avrupa’nın hakimiyetini ele geçirip bir dünya devleti olmaktı. Diğerlerinden daha iddialı olan Almanya, ilk başlarda Türkiye’ye çok sıcak yaklaşmıyordu. Ancak doğu cephesinin güvencesi için ve Almanya’nın yükünün hafiflemesi için Türkiye’nin savaşa sokulması gerekli görüldü.

Bugün ABD nasıl kuzeyden bir cephe açmak için Türkiye’ye baskı yapıyorsa, o günlerde de Almanya benzer baskılar yapıyordu. 2 Ağustos 1914’te gizli bir ittifak antlaşması yapıldı. Çünkü Osmanlı, herhangi bir savaş durumunda tarafsız kalacağını ilan etmişti.

Antlaşma görüşmeleri sırasında bugünküne benzer tartışmalar yaşandı. Herhangi bir savaş durumunda Türk topraklarının savunulmasında Almanya’nın yardımı ve komutanın kimde olacağı konusunda anlaşmazlık çıktı. Sonuçta askeri komuta konusunda Türkiye’nin istediği oldu, Alman Harp heyeti Türkiye’nin emrine bırakılacaktı. Bir tehdit olduğunda ise, Almanya “icap ederse” Osmanlı arazisini silahla savunacaktı. Dört yıllığına yürürlükte olacak antlaşma bir ay bile geçmeden geçersizleşti. Türk donanması Alman amirali Souchan’ın eline bırakıldı. Hatta bir ara 1. Ordu komutanlığına Limon Von Sanders getirildi.

Almanya’ya güvenilmeyeceği Balkan Savaşları’ndan beri belliydi. Ama Osmanlı bu savaşta Almanya’nın yanında yer alarak kaybettiği toprakları ele geçirebileceği hayaline kapıldı. Almanlar başta Enver Paşa olmak üzere yönlendirdikleri devlet adamları ve aydınlarla birlikte bu havayı yarattılar. Jön Türkler içinde Alman etkisi o kadar belirgindi ki, cemiyetin Selanik şubesi Almanların elindeydi.

Elbette, tek başına kaybedilen toprakların geri alınacağı beklentisi yeterli olmuyordu. Ülkenin ekonomisi kötü durumdaydı. Şiddetli para sıkıntısı çekiliyordu. Almanya’ya yapılan başvurudan sonra, 5 milyon Osmanlı parası borç temin edildi. Bunun karşılığında ise, Enver Paşa hükümeti Almanya’nın yanında savaşa girmeye ikna etti.

İşbirlikçi basın sahnede

Bugün de aynı pazarlıklar yapılmıyor mu? “Kaç milyon dolar alalım da Amerika’nın yanında yer alalım?” Türk halkı ve ordusu bu savaşta yer almak istememesine rağmen, medya savaş çığırtkanlığı yapıyor. Madem ABD kazanacak. Bari biz kaybetmeyelim, deniyor.

Bir kısmı ABD’den maaş alan köşe yazarları, “vatan”, “ulusal onur” gibi halkın sahiplendiği ne kladar değer varsa saldırıyor. Bir de bunu ulusal çıkarları savunmak adına yapıyorlar.

Aynı basın dünya savaşına girmeden önce de işbaşındaydı. Kamuoyu ve devlet adamlarını etki altına almak için hergün Almanya’nın yanında yer almamız gerektiğinin propagandasını yapıyorlardı. Almanlar, Türk gazetelerinin önemli bir bölümünü satın almışlardı.

Rus kaynaklarından öğrendiğimize göre, Almanlar Tanin’e 2000, Tasvir-i Efkar’a ve İkdam’a 1500, Sabah’a 1000, Tercüman-ı Hakikat’e 500 Osmanlı lirası vermişlerdi.

Gazeteler, Almanya’nın ekonomik desteğini abartarak verirken, Türkiye’nin savaşa girmesi ihtimalini zayıflatacak Almanların Marn (Paris yakınlarında) yenilgisini gizliyordu. Hatta Alman zaferinin yakın olduğu ve biran önce savaşa girmemiz gerektiğini yazıyorlardı.

Bir oldubitti ile savaşa giriyoruz

Dahiliye Nazırı Talat Paşa, Almanlarla ittifak imzalandıktan sonra “Bizim düşüncemiz umumi bir harbin çıkmayacağı ve bizim de bu ittifaka girmekle devletimizi her türlü tehlikeden korumuş olacağımız idi.” Ne kadar yanıldıklarını tarih gösterdi.

Bugün de benzer şeyler öne sürülmüyor mu? “ABD iki günde işi bitirecek. Biz ona destek verirsek o da bize para verecek. Ve de bir Kürt devleti kurulmasına izin vermeyecek! Ne kadar inandırıcı değil mi?

ABD’nin asıl hedefinin kukla Kürt devletini kurmak olduğunu gören Türk Silahlı Kuvvetleri ve onurlu devlet adamları tedirginliklerini dile getiriyorlar. Hatta AKP içinde bile bu sürece muhalif sesler var. Ancak NATO mollası Tayyip tüm pazarlıkların başında. ABD’de yaptığı gizli görüşmelerde hangi kararların alındığını yavaş yavaş görüyoruz.

İster istemez Enver Paşa’nın 1. Dünya Savaşı’nda oynadığı rol akla geliyor. Savaş başladıktan sonra Osmanlı tarafsızlığını ilan eder. Ancak İngilizlerden kaçan iki Alman gemisi (Göeben ve Breslau) Çanakkale Boğazı’na sığınır. Gemilerin Boğaz’a girmesine Enver Paşa izin verir. Ne sadrazamın ne de hükümetin bu durumundan haberi yoktur. Bu gemiler daha sonra göstermelik bir satın alma ile Osmanlı donanmasına katılırlar. Yavuz ve Midilli ismini alan gemiler Karadeniz’e açılarak bir Rus filosuna ateş açarlar. Göeben ve Breslau’nın yalnız ismi değişmiştir, komutanı ve personeli aynıdır.

Tüm bunlar Enver Paşa’nın inisiyatifi ile olmaktadır. Bugün “Musul, Kerkük” hayalleri görenler gibi o da “Kafkas Fatihi” olmak peşindeydi. Bu saldırıdan sonra Rusya, Osmanlı’ya savaş açar. Sevr ile sonuçlanacak felaket başlamıştır.

Mustafa Kemal’in yaptığı gibi namusumuzu korumak

Türk subayları içinde yalnızca bir kişi Almanya’nın yanında savaşmamıza karşı çıkar: Mustafa Kemal. O ne İngilizci, ne Almancıydı. Yabancı bir devlete dayanmayı onursuzluk olarak görüyordu. Irak cephesinde kendisinden Alman generalin emrinde komuta kademesinde yer alması istendiğinde şunları söylemiştir: “...iki ay sonra ahval taaruza gayrimüsait olup, bütün kuvvetlerle Filistin’in müdaafası mümkün olursa General Falkeyhan cihana ve memleketimize karşı en büyük muvaffakiyet kazanmış şekilde arzı vücut edeceğine şüphe yoktur. Fakat bu halde takviyei hükümet ve memleket şartı şöyle dursun memleket kamilen bizim elimizden çıkarak bir Alman müstemlekesi haline girmiş olacaktır...”

Almanya’nın bir müttefik değil, bizi sömürgeleştirmek isteyen bir düşman olduğunu Mustafa Kemal görüyordu. 9 Eylül 1914’te hükümetin kapitülasyonları kaldırmasından sonra Almanya’nın Osmanlı’yı tehdit etmesi ve gerekirse İtilaf devletleri ile beraber hareket edeceğini söylemesi bile herşeyi gözler önüne seriyordu. Bugün de “stratejik müttefik” ABD PKK’ya destek veriyor!

M.Kemal, bugünkü stratejistler gibi “reelpolitik” diyenlere “milleti yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cevabını vermiştir. 1915’te Çanakkale’de ve daha sonra Milli Mücadele döneminde kazandığı zaferler O’nun bu inancının ve onurlu tavrının sonucudur.

Bugün de onurumuzu ve namusumuzu korumak için uygulanacak olan dış politika, ABD’nin kirli elini vatanımıza uzatmasına izin vermemektir.