| Gökçe Fırat |
|
Tek bir mecburiyet vardır: Damat Ferit ve Enver Paşa kıskacı Evet, artık Türkiye’nin ulusal güvenlik anlayışını ve stratejisini yeniden ele almanın ve yeni baştan tanımlamanın tam zamanıdır. Tam savaşa sürüklenirken ulusal güvenlik stratejisi yeniden ele alınır mı diye soracak olursanız eğer; zaten bu nedenle bu değişikliğe ihtiyaç var. Türkiye’nin 50 yıldan fazla süredir takip ettiği NATO şemsiyesi altında ve Batı sığınmasında bir ulusal güvenlik stratejisi bugün tam anlamıyla çökmüştür. Bu öyle bir güvenlik anlayışıdır ki, bugün tüm Türk milletinin karşı çıktığı bir savaşa, sırf bu strateji uğruna girmek üzereyiz. Savaş, bir ulusun güvenliğini en fazla tehlikeye düşüren gelişmedir. Şimdi bir savaş ihtimali ile karşı karşıya iken, Türkiye’nin Amerikancı kesimi, bu tehlikeyi gözlerden uzak tutup sanki büyük bir fırsat elimize geçmiş gibi davranıyor. Kendi isteği dışında savaşa sürüklenen bir ülkenin, bu savaş sonucunda nasıl güçlü çıkacağını ise anlamak zor. Ancak tarihimizden biliyoruz, Türkiye’de bu tip hayalperestler de bu tip hainler de çıkmıştır. Enver Paşaların olduğu yerde mutlaka Damat Feritler de olur. Çünkü sistem, halkı, Damat Ferit ve Enver Paşa kıskacına alarak uyutur. Tam teslimiyet istemeyenlere, buyrun fethe çıkın, masaya oturun, ganimete ortak olun derler. Yok, bu sizin için riskliyse, o zaman tam teslim olun, biz sizin güvenliğinizi temin edelim! Bu emperyalizmin bizim ülkemize soktuğu iki anlayıştır, iki anlayış da Batı emperyalizmi karşısında acizliğin ifadesinden başka bir şey değildir. Ama yılllardır emperyalistler hep aynı tür insanları karşımıza çıkarıverir. Mustafa Kemal olmak! Ama bu millet buna mecbur mu derseniz. Hayır! Milyon kere hayır! Enverlerin ve Damat Feritlerin salına salına gezindiği ülkede tek bir mecburiyet vardır, Mustafa Kemal olmak! Mustafa Kemal, sadece bir kahramanın tarihsel adı değildir, aynı zamanda Batıya kapaklanan aciz ve korkak işbirlikçi tipe karşı mağrur ve cesur bir insan tipinin ve O’nun anlayışının adıdır. Bu ise yeni bir anlayıştır, ama herşeyden önce ulusal güvenlik anlayışında bir yeniliktir. Türkiye, tıpkı bugünkü gibi bir oldubitti ile Birinci Dünya Savaşı’na sürüklendikten sonra o şu değerlendirmeyi yapıyordu: “... Birinci derecede Kafkas planını ve ikinci derecede içerdeki çöküntüyü sağlamaya gerekli zamanı İtilaf Devletleri ancak zayıf, kararsız hükümetler sayesinde elde edeceklerdir. Çünkü bu gibi hükümetler İtilaf’ın baskılarına baş eğerek iç kuvvetlerin gelişmesini kısıtladıkları gibi, kamuoyunu da devamlı surette korku ve endişe içinde tutarak, resmi veya resmi olmayan kararların alınmasına kesin şekilde engel olurlar. Bundan başka İtilaf Devletleri İstanbul’un önemli şahsiyetleriyle içte ve dışta doğrudan doğruya ilişki kurarak, millete devamlı açık olmayan doğru bulunmayan ümitler telkin etmektedirler. Bu telkinler zayıf hükümetin sağladığı zamanı artırmakta ve faaliyetleri kolaylaştırmaktadır. Bu şekilde kazanılan zamandan istifade ederek İtilaf Devletleri sonuçta Türkiye’nin kuşatılmasını ve içeriden çökertilmesini tamamlayacaklar, sonra maskelerini birden bire atarak İstanbul’da geniş çaplı tutuklamalara Türkiye’nin çeşitli cephelerinde yığınaklara ve kuşatma tedbirlerine başlayacaklar ve aynı zamanda idam hükmü özelliği taşıyan barış şartlarını tebliğ edeceklerdir” Mustafa Kemal emperyalizmin ruhunu biliyordu Şimdi isterseniz İtilaf devletleri’ni kaldırıp yerine ABD’yi koyun ve günümüzle karşılaştırın. ABD ne yapmaktaymış? Kafkas planını uygulamak ve içerde çöküntüyü sağlamak. Bunu yaparken en önemli yardımcımları kimmiş? Kararsız ve zayıf hükümet. Peki bu kararsız ve zayıf hükümet idaresinde kamuoyunu nasıl yönlendiriyorlarmış? Korku ve endişe içinde tutmaya çalışarak. Peki İstanbul’un önemli şahsiyetleriyle ne yapıyorlarmış? Doğrudan ilişki kurup millete yanlış ümitler veriyorlarmış. Peki bu ümitler ne içinmiş? Zaman kazanmak. Zaman kazanınca ne olacakmış? Türkiye’nin dışardan kuşatılması ve içerden çökertilmesi için son hamle yapılabilecekmiş! Bakın bu değerlendirmeyi Mustafa Kemal yaptığında henüz İstanbul’da tutuklamalar başlamamış, düşman son hamleyi yapmamıştı. Ama sonucun bu olacağından emindi O. Çünkü Türkiye’yi dışardan kuşatıp içerden çökertme planı olan emperyalizmin ruhunu biliyordu. Türkiye’yi işgal planı Bir de şimdi ortalıkta dolaşan kimi general artığı, kimi diplomat eskisi, kimi gazeteci zavallıların ulusal güvenlik diye bize yutturduklarına bakın! Halkı boş ümitlerle kandırıp bir savaşa razı edecekler, güneyimizde bir kukla Kürt devleti kurulacak. Böylece dışardan kuşatma tamamlanacak. Batı’da Yunanistan ve Bulgaristan’ın, Kuzey’de Gürcistan ve Ermenistan’ın, Güney’de kukla Kürt devletinin kuşatmasında bir Türkiye. İçerde de kararsız ve zayıf AKP hükümeti! Sonra, sonrası işgal! Bu kadar açık; işgal! Bu, Türkiye’yi işgal hareketinin hazırlığıdır o kadar. Oysa Mustafa Kemal sanki bugünleri öngörerek ne demişti: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ordusu, istilalar yapmak, saltanatlar yıkmak, saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir. Bağımsız yaşamaktan başka gayesi olmayan ulusun, aynı ülküye bağlı ve yalnız onun emrinde başeğen ve sadık öz evlatlarından oluşmuş saygıdeğer ve değerli bir topluluktur.” O halde Türk ordusunun da, Türk devletinin de, ABD’nin elinde Saddam’ı devirmek gibi bir görevi olabilir mi? Olamaz elbet. Ama bugün Türkiye’yi böyle bir misyona sürüklemek isteyenler bunu, Ortadoğu’ya Atatürk modelinin taşınması olarak göstermeye çalışıyorlar. Atatürk modeli, işte kendi sözleriyle ortadadır. Atatürk’ün ordusu da böyle bir göreve Atatürkçülük adına koşulamaz. Atatürkçülerin cevabı Şimdi ne yapalım mecburuz diyenlere yine tarihten ve Atatürk’ten iki güzel cevap verelim: “Ulusun birliğini yaratan ve İstanbul’un içinde bulunduğu koşullara rağmen bu birliği dahilde ve hariçte göstermeye yönelik bir amaçla yapılan örgütlenme ise yalnız Kuvayı Milliye eratından ibaret değildir. Tam tersine, bütün memlekette, memleketin en uzak köşelerinde bile meydana gelmiş doğrudan doğruya yasal ve uygar bir örgüttür ki ona Müdafai Hukuk örgütü diyoruz” “Ben ordumuzun varlığını ve gücünü, paramızla orantılı bulundurmak görüşünü kabul edenlerden değilim: ‘Paramız vardır ordu yaparız, paramız bitti ordu dağılsın’ Benim için böyle bir mesele yoktur. Efendiler para vardır ya da yoktur, ister olsun ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır!” Sizin mecburiyetiniz oysa, bizim mecburiyetimiz bu. |