İnan Kahramanoğlu |
Atatürkçü aydının dramı
12 Eylül sonrası dönemde Türk aydını açısından ciddi bir çöküş sürecinin yaşandığını herkes kabul ediyor. Bu çöküş, bugün en çok Atatürkçü cenahta hissediliyor. 70’lerden başlayarak ve 80 sonrasında daha da baskın bir biçimde Atatürkçü aydın geleneğinin tümüyle ortadan kalktığı bir dönemi yaşıyoruz bugün. Atatürkçü aydın olma iddiasını taşıyanlar da var şüphesiz, ama onların hali de ne yazık ki içler acısı. 80 sonrasında kendisinden söz ettiren tek bir Atatürkçü, romancı, gazeteci, şair ve düşünürün yetişmemiş olması da bunun en somut göstergesi. Ortaya koydukları üretimle etkileri bugün bile devam eden ve hâlâ tartışılan pek çok Atatürkçü aydın var şüphesiz, ama bunların hiçbiri bugün hayatta değil ve zaten hepsi de istisnasız 12 Eylül öncesi dönemde ortaya çıkmış ve en önemli eserlerini bu süreçte ortaya koymuş isimler. 12 Eylül sonrasında maalesef böyle tek bir aydın bile yetişmiş değil. 12 Eylül’ün Amerikancı-faşist rejimi doğrultusunda Atatürkçülüğün yok edilmeye çalışıldığı bir dönemin en somut etkileri, öyle görünüyor ki, en çok Atatürkçü aydınlar üzerinde ortaya çıkmış durumda. Niçin böyle olduya gelince; Atatürkçü aydın 12 Eylül’e söylemde karşı çıkar gibi yapsa da direnmeyi değil uzlaşmayı seçti, hatta 12 Eylül’ü içselleştirdi. Böylelikle intiharı seçmiş oldu farkında olmadan. Ve bugünlere biraz da böyle geldik. Ancak meselenin direniş boyutu ideolojik bir savrulmayla da birlikte yürüdü. Atatürkçü aydın her ikisinde de ciddi ölçüde savruldu. Bu dönemde Uğur Mumcu, Attilâ İlhan ve Aziz Nesin, Atatürkçü ve sosyalist kimlikleri ile direnişi temsil eden isimlerdi. Uğur Mumcu tavizsiz bir Atatürkçü, gerçek bir milliyetçi ve inanmış bir sosyalist olarak 1993’te katledilene kadar onurlu duruşunu bozmadan yürüdü. Kurtuluş yolu olarak da hep Altı Ok’u gösterdi Türk solcularına. Aziz Nesin, 12 Eylül faşizminin en muhalif geçinenlerce bile kabul edildiği ve herkesin sustuğu bir dönemde Aydınlar Dilekçesi’ni Kenan Evren’in suratına çarparak dimdik durmayı bildi. 90’larda Şeriatçılar iktidara yürürken de karşılarına çıkan ilk isim yine o oldu. Sivas’ta yakılmaktan zor kurtuldu, ama ölümüne kadar gericilik ve arkasındaki emperyalist güçlerle mücadelesini sürdürdü. Attilâ İlhan bu geleneğin son temsilcisiydi. Atatürkçülüğü ve sosyalizmi birleştiren çizgisi ile, Türkiye’nin AB-ABD kıskacına alındığı dönemde milli bir direniş ihtiyacına vurgu yaparken, Batılılaşma mitine ve Batıcı Atatürkçülüğe en ağır darbeleri vuran isim oldu. İnönü Atatürkçülüğüne karşı devrimci Atatürkçülük ve Batı karşıtlığını, 80 sonrası kuşak Attilâ İlhan’dan öğrendi. Bunlar onurlarıyla direnen ve ideolojik üretimleriyle Atatürkçülüğü ayakta tutan simge isimlerdi. Onların ölümüyle birlikte Atatürkçü aydın kuşağı yok olduğu gibi Atatürkçülüğün siyasal ve toplumsal alandaki çöküşü hızlandı. Ve çöküş bugün devam ediyor. Devrimcilikle mandacılık arasında Bir ideolojinin üretici ve taşıyıcı gücü olan aydının tükenişi o ideolojinin de tükenişi demekti. Atatürkçü aydın, Atatürkçülüğü özünden kopararak aslında kendisini de tüketmekteydi. Atatürkçülüğün tükenişi de yeni Atatürkçü aydını yaratacak ortamı yok etmişti. 80 sonrası dönem ne yazık ki Atatürkçülük açısından böylesi bir duruma işaret etmektedir. Teorisiz ve aydınsız kalan, teori ve aydın yaratamayan bir siyasal mevta; Atatürkçülüğün bugün getirildiği nokta bu, başka bir şey değil. O halde buradan başlamak gerek. Atatürkçü aydın geleneği niçin ölmüştür ve elbette yeni bir diriliş hangi zeminde ve nasıl başarılabilir? Bunu aramak ve bulmak zorundayız. Çöküşün başlangıcında Batı emperyalizmi ile elde silah savaşarak kurulan Atatürkçü ideolojinin, Atatürk’ün ölümünden itibaren yeniden Batı yolu ile eşdeğer kılınması yatıyor. Türkiye’nin talihsizliği aslında Kurtuluş Savaşında başlıyor; lider kadrodan bir tek Atatürk’ün Batı karşıtı olması ve diğer kurucu kadronun tümüyle Batıcı olması gerçekten de bir talihsizlik oluyor. Yalnızca Atatürk Batıyı karşısına almaya cesaret ediyor ve diğerleri fiili bir işgal yüzünden savaşmak zorunda kalsalar da Batıdan fikri bir kopuşu gerçekleştiremiyorlar. Tanzimatçı ve Meşrutiyetçi çizgi ile İttihatçılık arasında savrulup duruyorlar. Atatürk’ün yanı başındakilerin neredeyse tamamının, İnönü ve Halide Edip örneklerinde olduğu gibi, mandacı bir çizginin savunucusu olmaları da bunun bir yansıması oluyor. Ya Amerikan, ya İngiliz mandası; o zaman tartışma konusu bu. Bir tek Mustafa Kemal “bağımsızlık” diyor ve zaten bu nedenle hep “hayalperest” ve “maceracı” olarak suçlanıyor. En yakınındakiler dahil Mustafa Kemal’i “makul çözüm”den sapmak ve milleti felakete sürüklemekle suçluyorlar. Mandacılar, kurtuluşun Batıyı reddetmekten geçtiğini göremiyorlar. Bugün AB’ye onurlu giriş ya da ABD ile müttefiklik aldatmacasında ısrar eden Atatürkçü aydın işte bu mandacı geleneğin bir varyantı oluyor. Kökü ya da köksüzlüğü buralara kadar dayanıyor. Atatürk’ün ölümünden itibaren de iktidardaki güç dengesi çarçabuk bozuluyor. Bağımsızlıkçı çizginin yerine mandacı çizgi kolaylıkla ikame ediliyor. Bir tek Kadro ve Şevket Süreyya, Atatürk’ün çizgisini savunuyor ve derinleştirmeye çalışıyorlar ancak buna güçleri yetmiyor. Kadro’nun tasfiyesi bir başlangıç oluyor, devamı geliyor ve Atatürk, ölümüne kadar tek başına kalıyor. İnönü, Atatürkçülüğü Batıcılığa çeviren ilk isim oluyor. İnönü’nün açtığı yol küçümsenmemelidir; devrim yapan ve devrimci bir ideoloji olan Atatürkçülüğün yerine reformcu, düzen savunucusu, kapitalist yolcu ve Batıcı bir ihanet sürecinin konmasıdır. Karşı devrim çoğunlukla Menderes’le başlatılıyor ve laikliğe ihanet şeklinde tanımlanıyor. Oysa karşı devrimin başlangıcı Atatürk’ün ölene kadar karşı çıktığı Batı ittifakının ölümünün hemen ertesinde İnönü eliyle kurulmasıdır. İnönü, Batı karşıtı Atatürkçülük yerine Batıcı bir Atatürkçülük inşa ediyor. Menderes’in DP’sinin Türkiye’yi ABD/NATO kıskacına sokacak politik çizgisi ancak bu “açılım” sayesinde mümkün oluyor. Bugün bu tarihsel analizi yapamayan aydınımız hâlâ AKP’ye karşı AKP’nin önünü açan CHP’yi kurtuluş reçetesi olarak gösterebiliyor ve biz şaşırmıyoruz. Güncel açıdan tümüyle yanlış olsa da bu yanlış tavrın tarihsel bir tutarlılığı var ne yazık ki! Cumhuriyet: Aydınbozan Attilâ İlhan, İnönücülüğün Atatürkçülük olarak yutturulmasını ilk gören ve gösterenlerdendi. Bunları Cumhuriyet gazetesinde yazıyordu ama en çok tepkiyi de buradan alıyordu. İnönücülüğün Batıcılık olduğunu söylüyordu ve Atatürkçülük olmadığını da açıkça yazıyordu. O nedenle Cumhuriyet gazetesinde istenmeyen adam konumundaydı. Ölümünden birkaç hafta önce Cumhuriyet ile ilişkisi bu nedenle kesilmişti. Cumhuriyet’in Atatürkçü olmadığını ve de İnönücü olduğunu ifşa ediyordu. Bu itham kendisine tepki veren Cumhuriyet okuru için de geçerliydi. Gazetenin şekillendirdiği okur da zamanla Atatürkçülüğü bırakıp İnönücü olmuş, Batıcılaşmış, sağcılaşmıştı. Tepkinin kaynağı da buydu. Cumhuriyet okuru eleştirinin kendisine yapıldığını görüyordu, üzerine alınıyordu ve bunun için tepki veriyordu. Uğur Mumcu olayı da bir diğer önemli örnektir. O da Attilâ İlhan gibi ölümünden önce, hem de uzun bir süre, Cumhuriyet yönetimiyle, en başta da İlhan Selçuk’la ihtilaf halindeydi. Uğur Mumcu Amerikan emperyalizmine karşı çıkıyor, milliyetçilikten ve sosyalizmden bahsediyordu. Cumhuriyet ise en başından itibaren Amerikancıydı ve ideolojik planda da solu sağcılaştırmak gibi bir misyonla hareket ediyordu. Cumhuriyet’in sol düşmanlığı da oldukça eskiydi. İkinci Dünya savaşı öncesinde Nazi hayranı olan ve savaş sürecinde Alman destekçiliği yapan Cumhuriyet doğal olarak sola karşı bir çizgideydi. Nâzım’ın fotoğrafını basıp altına da “suratına tükürmeniz için” ibaresini koyan Cumhuriyet’in sol düşmanlığı bu dönemlere kadar götürülebilir. Cumhuriyet’in en çok sattığı ve sola en yakın durduğu dönemlerse sosyalist solun en çok güçlendiği dönemlerdi. Ecevit ve İnönü’nün TİP’in yükselişi karşısında çark edip sağcılıktan “ortanın solu”na geçmesi örneğinde olduğu gibi Cumhuriyet de solun yükseldiği dönemlerde birazcık solculuk yapmakta beis görmedi, ancak burada bile tıpkı “ortanın solu” çizgisinin yaptığı gibi solu pasifize etmek ve düzen içine çekmek için çalıştı. 12 Eylül’den sonra Atatürkçü aydının yok edilmesinde ve Atatürkçü kitlenin beyinlerinin adeta iğdiş edilmesinde başrolü oynadı Cumhuriyet. Düzen içi bir Atatürkçülük bizzat bu kanaldan pompalandı ve devrimci bir Atatürkçü çizgide birleşebilecek kitleler Cumhuriyet aracılığıyla sağcılaştırılarak sağcı düzenin bir unsuru haline getirildi. Atatürkçü aydın geleneği ve Atatürkçü kitleler bugünkü pasif ve izleyici konumuna biraz da bu yoldan ilerleyerek ulaştılar. İlhan Selçuk bu sürecin en önemli mimarı oldu. Her zaman Türk solunun en düzen içi unsularından birisiydi ve 80 sonrasında gazetesini önce Sabancı ve Koç’un, ardından da Aydın Doğan’ın kanatları altında yaşatmaktan çekinmedi. Bugün Cumhuriyet’in finansmanını dinci Ülker grubuna ve AKP destekçiliğinde sınır tanımayan Turgay Ciner’e devreden de İlhan Selçuk’tan başkası değildir. Cumhuriyet, bugün, kirası ve yazarlarının maaşı da dahil olmak üzere bu AKP’li gruplar tarafından finanse edilmektedir ve okur, Cumhuriyet’ten suya sabuna dokunan cinsten AKP karşıtı bir yayın çizgisi beklemektedir hala. Atatürkçülük ve sosyalizmi ayrıştırma operasyonu İlhan Selçuk aynı zamanda Yön’de Doğan Avcıoğlu’nun yanında “Gardrdop Atatürkçülüğü”nü ilk ortaya atan isimdi, o gardroba giren ilk isim de kendisi oldu. Cumhuriyet başyazarı Selçuk, Yön çizgisini devam ettirmeyi değil, Yön’ün yarattığı değerleri yok etmeyi seçmişti. Hâlâ aynı değirmene su taşıyor ve buna rağmen birileri ondan hâlâa “Atatürkçülüğün duayeni” olarak bahsedebiliyor. Yön, Atatürkçülük ve sosyalizmin birlikteliğini Türk Solu içindeki en sistematik ve radikal savunusunu yapan yayın organıydı. O nedenle Attilâ İlhan’dan Niyazi Berkes’e, Şevket Süreyya’dan Uğur Mumcu’ya kadar Türkiye’nin en önemli aydın birikimini buluşturan ve bugün bile aşılamayan bir ideolojik üretim yapan bir yayın organı olmuştu. Bu birikimin bir ayağında ise TİP lideri Mehmet Ali Aybar vardı. O da Kuvayı Milliyeci bir sosyalist olarak öne çıkan isimlerdendi. TİP, Aybar liderliğinde kitleleri ayaklandırıyor, Meclis’i de alt üst ediyordu. Bu dönemsel patlama Atatürkçülük ve sosyalizmin ideolojik birlikteliğinin düzgün bir biçimde kurulması ile ortaya çıkarılmıştı ve İnönü ile gelişen reformculuğa karşı Atatürkçülük artık açıkça sosyalist bir çizgi içinde yeniden devrimci köklerine geri döndürülüyordu. Öyle ki, İnönü bile çark edip “ortanın solu”nda olduğunu söylemek zorunda kalmıştı. Dev-Genç ve Deniz Gezmiş’ler işte bu ortamda ortaya çıktılar ve Ordu başta olmak üzere yüksek yargı organlarının bile sosyalizme yöneldiği bir sosyalist eylemlilik süreci bu dönemde ortaya çıktı. Atatürkçülüğün gerçek anlamda kavrandığı, siyasal olarak güçlendiği ve ciddi bir aydın birikimini kucakladığı bu dönem 1960-1970 dönemidir ve bu dönemin başarı formülü Atatürkçülüğün ve sosyalizmin bir arada savunulabilmesidir. Bağımsızlıkçı ve sosyalist bir çizgide ilerleyen Türk Solu’nun ve aydınının kendisini “İkinci Kurtuluş Savaşçısı” ve “Kuvayı Milliyeci” olarak tarif ettiği bir dönemdi bu ve bu dönemde Atatürkçülük hem toplumsal bir hareket olarak güçlenmekte ve hem de ciddi aydın birikimi ortaya çıkartmaktaydı. Bu çizginin terk edilmeye başlandığı 1971 sonrası ise Türk aydını açısından bir yok oluş sürecidir. 12 Eylül’ün Atatürkçü prensleri Atatürkçülük ve sosyalizmi ayrıştırma hatası ise ikili bir savrulmayla sonuçlandı. Bir kısım aydın Atatürk’ü ve bağımsızlığı reddeden ve milliyetçilikten kaçıp Kürt ırkçılığına yelken açan bir Batı tipi solculuğun etkisi altına girerek halktan koptu. Bu kuşağın temsilcilerinin bir kolu şimdi tarikat ve sermaye basınında sola ve Atatürkçülüğe küfrederek para kazanmaktadır. Diğer kolu ise sosyalist ve komünist etiketi altında Kürtçülük, Amerikancılık ve AKP faşizminin aklayıcılığını yapmaktadırlar. Bunlar da geçimlerini aynı kaynaktan sağlamaktadırlar. Atatürkçü aydın geleneği ise tümüyle ortadan kaybolmuştur. Ulusalcı geçinen ama AB ve ABD ekseninden çıkamayan, devrimcilikten ve soldan korkan bir garip aydın tipi ortaya çıkmıştır. Atatürkçü, sosyalist ve milliyetçi aydınlar Uğur Mumcu ve Attilâ İlhan örneğinde olduğu gibi sistematik bir biçimde Cumhuriyet sayfalarından bile sürgün edilirken, düzenin “Atatürkçü prensler”i her yerde baş tacı edilmeye başlanmıştır. Bu dönemde öne çıkan iki isim vardır; Toktamış Ateş ve Oral Çalışlar. Toktamış, Atatürkçü olduğunu iddia ediyordu, Oral ise açıkça Atatürkçü olmadığını söylüyordu. TÜRKSOLU’nda Toktamış için “12 Eylül’ün koca göbekli Atatürk tüccarı” diye yazmıştık ve bu Toktamış uzun yıllar hem Cumhuriyet gazetesi ve hem de tekelci basın tarafından Atatürkçülüğün fetva mercii olarak öne çıkarılan tek isim oldu. Toktamış Atatürkçülük dışında her şeyle tanımlanabilirdi ve Fethullahçılarla Adnan Hocacılara övgü dizmeyi Atatürkçülük olarak yutturuyordu. Bunu gören insan sayısı o dönemde ne yazık ki çok azdı. Toktamış şu an Fethullahçı Bugün gazetesinde yazıyor ve eskiden ne yazıyorsa onu yazmaya devam ediyor. Ama bunları uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde de yazabilmiş olmasını bugün bile kimse sorgulamıyor. Bu çok daha acı değil mi? Toktamış’ın dışında, Cumhuriyet’in bir diğer mümtaz şahsiyeti Oral Çalışlar ise Doğu Perinçek’in Aydınlıkçılar tekkesinden ayrılarak medyaya dahil olmuş, Cumhuriyet’te köşe yazmaya başlamıştı. Yaptığı işle ismi bu denli örtüşen ender şahsiyetlerden birisi olan Oral, yıllarca Cumhuriyet sayfalarından Atatürkçülere seslendi; Atatürk’e, Türk Ordusu’na ve milliyetçiliğe küfretti. Radikal gazetesinden transfer teklifi alıncaya değin de Cumhuriyet’te hep el üstünde tutulan bir isim oldu. Cumhuriyet okuru bile Oral’ın yazı yazmasına isyan ediyordu ama okura rağmen bu kadar uzun bir süre yazı yazmak gibi bir başarıya imza atabildi Oral. Atatürkçü kitleyi gerçek Atatürkçülükten ve milliyetçilikten uzaklaştıracak, Ordu düşmanlığına çekecek, azınlıkçılığa ve Kürtçülüğe karşı pasif konuma sürükleyecek bir ismin Cumhuriyet’te olması ve hezeyanlarını buradan yayması gerekiyordu. Oral, bunun için kendi isteğiyle ayrılana kadar tam 17 yıl Cumhuriyet’te yazı yazabildi. Örgüt, direniş ve aydın Sağda dinci gericiliğin, solda ise etnikçi-Kürtçü fikirlerin artık baskın konuma geldiği 1990’lardan itibarense Atatürkçü aydın kuşağının tümüyle tükenişi yaşandı. 1968’in birikimini bir kenara bırakan, milliyetçi ve sosyalist olamayan aydınımız Aydınlanmacı ve Batıcı olmayı tercih etti. Atatürk’ün, Tanzimat ve Meşrutiyetlerle ilerleyen 300 yıllık Batıcı akıl tutulmasına karşı Türk kültürünü ve uygarlığını öne çıkarma ve yeni bir ulusal inşa arayışının yerine, Atatürkçü aydınımız, Aydınlanmacı bir çizgi ve Fransız Devrimine öykünmeci bir Batıcılığa saplanıp kaldı. İlhan Selçuk’un başını çektiği ve kırk yıldır Türkiye’de Batı tipi bir Rönesans ve Reform arayışı içinde olan bir aydın kuşağı, bugün bile bu noktadan ileri gidemiyor. Bugün Atatürkçü aydının en büyük dramı budur. Kendisi olamamakta; Batılı gibi düşünmeye, Batılı gibi olmaya çalışmakta, ama ikisini de yapamadığı için ancak bir garip ucube olmaktadır. Ölmeye yatmaktadır. Bu anlayışın bir uzantısı olarak ABD Başkanı Obama’nın ziyaretinde sevinç çığlıkları atan, ABD’den Türkiye’yi laikleştirmesini, demokratikleştirmesini bekleyen, AB’ye üye olursak Şeriat tehlikesinden paçayı sıyıracağımızı zanneden bir kısım zevat bugün “Atatürkçü aydın” sıfatıyla ortalıkta gezinebiliyor. Bu Atatürkçü aydının ölümü değil de nedir? Ölüm, doğumdur. Türk aydınının ölümünü göstermek doğumunu da işaret etmektir. Ölümü görenler ve gösterenler yeni bir doğumun da müjdecileridirler. Şu an bu noktadayız. Yeni bir Atatürkçü aydın kuşağı yaratmak zorundayız. Bu yeni Atatürkçü aydın kuşağı ise kesinlikle yeni bir Atatürkçü toplumsal hareketin ürünü olarak ortaya çıkacaktır. O halde çıkış bellidir; Atatürkçü bir siyasal hareket, Atatürkçü bir halk hareketi yaratmak. Bugün Cumhuriyetin Kürt-İslamcı bir faşizm tarafından yıkılmanın eşiğine getirildiği bir dönemde yeniden bir var olma-yok olma noktasındayız. Aydın tartışması da bu tartışmanın bir parçası aslında. Türk aydını, tarihimizde, yıkım ve yeniden kuruluş dönemlerinin sancılı günlerinde tartışılmıştır en çok. Bu da yine, sadece bir yıkımın değil, yeni bir doğumun da eşiğinde olduğumuzun belirtisidir. Yeni doğum; Atatürkçü bir örgüt, Atatürkçü bir partidir. İdeolojiden ve örgütten ayrı kalan, devrimcilikten kopan ve pusulasını şaşırarak yok olan aydın, milli bir direniş cephesi içinde yeniden yaratılacaktır. Yeni aydın kuşağı kesinlikle devrimcilerden oluşacak, devrim içinde oluşacaktır. Direnişin romanını, direnişin şiirini ve direnişin ideolojisini yapacak ve yazacak bir kuşak, artık kendi küllerinden doğmaktadır. Türkiye’nin Atatürkçü bir milli direnişe doğru gidişi bunu da müjdelemektedir.
|