11.05.2009/Sayı:235
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Yön

Kaya Ataberk

Şeyh Bedreddin solcu değil miydi?

Şeyh Bedrettin solcu değil mi?PKK’lının propagandası, Şeriatçının çarpıtması ve
Bedreddin gerçeği

Geçenlerde Bostancı’da gerçekleşen olayda PKK’nın yan kuruluşu bir “sol” örgütün üyesi olan terörist ölürken PKK propagandasına Deniz’leri ve Mahir’leri alet etmeye çalışıyordu. Türk devriminin bu şanlı evlatlarının adını ağzına alarak kirletmeye çalışan bu PKK’lı; bir ismi daha kendisine mal etmeye çalışmıştı: Şeyh Bedreddin…

Bu propagandanın hemen ardından Şeriatçılar olayın üzerine atladı. Yeni Şafak gazetesinin yazarlarından Abdullah Muradoğlu üst üste iki Bedreddin yazısı yazdı. Bilindiği gibi Şeriatçılar aslında ilk başından beri Şeyh Bedreddin’e düşmandır. Bir kısmı bu düşmanlığını açık açık yaparak onu dinsizlikle vs. suçlarken bir diğer kısmı da onun aslında anlatıldığı gibi olmadığını, üst düzey bir İslam alimi olduğunu, Nazım Hikmet gibi komünistlerin onu kullandığını iddia ederler. Muradoğlu, bu ikinci ekibin adamı.

Muradoğlu ardı ardına iki gün yazdığı “Şeyh Bedreddin” ve “Komünist Şeyh!” başlıklı yazılarında Şeyh Bedreddin’in aslında Nazım’ın anlattığıyla hiç ilgisi olmayan bir Sünni alimi olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Tabi esas mesele Bedreddin’i solun elinden kurtarmak değil sola saldırmak… Nasıl ki sahte solcu Deniz, Mahir ve Bedreddin’e sığınarak kendisini aklamaya çalışıyorsa; Şeriatçı yazarımız da Bedreddin’in ilerici olmadığını kanıtlayarak sola zarar vermenin peşindeydi.

Muradoğlu yazısına Türk solunun tarihsizliği ve köksüzlüğü iddiasıyla başlamış ve Bedreddin meselesini bu nedenle solun kendisine yonttuğunu iddia etmişti. Ardından da Bedreddin’in Hanefi fıkhı üzerine verdiği dersleri ve yazdığı ilahiyat kitaplarını anlatmıştı. Bir Sünni aliminin haşa solla ne alakası olabilirdi! Bu inancını kanıtlamanın yolunu da Şeyh Bedreddin’in aslında eşitlikçi söylemleri çok açık olan Börklüce ile bir tutulmasının ne kadar yanlış olduğunu söylemekte bulmuştu. Bunlara kanıt olarak da Bedreddin’in torunu Hafız Halil’in Menakıbnamesi’ne gönderme yapmıştı. Bedreddin’in fıkıh kitaplarının dönemin diğer alimleri tarafından ne kadar da övüldüğünü anlatarak tezlerini güçlendirmeye çalışmıştı. Bedreddin’in sosyalist eğilimlerinin kurmacadan ibaret olduğunu söyleyerek okurlarını Bedreddin’i olduğu gibi anlamak için Müfit Yüksel’in kitabını okumaya davet etmişti.

Bedreddin’i olduğu gibi anlamak konusunda biz de hemfikiriz. Fakat bunu yaparken devrimci bir yöntemle o çağın analizini, gerçeklerini ve özellikle de Bedreddin’i, Bedreddin yapan “Varidat”ı incelemeyi önereceğiz.

Bakalım bunları yapan bir Şeriatçı çıkabilecek mi?

Şeyh Bedreddin kimdi?

Bilinenleri tekrar etmek pahasına kısaca Bedreddin’in yaşamına değinelim.

Bedreddin, 3 Ekim 1358 tarihinde Osmanlı devletinin yeni yeni gelişmekte olduğu yıllarda Edirne yakınlarındaki Simavna’da dünyaya gelmişti. Babası Selçuklu Sultanlarından III. Alaeddin Keykubad’ın yeğeninin oğlu olan Simavna Kadısı İsrail’di. Babasının mesleği Bedreddin’in daha sonraları Simavna Kadısıoğlu olarak anılmasına neden olacaktır. Bursa, Konya, Tebriz gibi dönemin önemli merkezlerini gezdi ve oralarda bilim eğitimini aldı. O dönemde kültür hayatının tümü gibi bilimler de dinsel ağırlıklıydı. Bedreddin de bir din alimi olarak yetişti. Özellikle fıkıh adı verilen İslam hukuku üzerine gerçekten de zamanının en önemli eserlerini yazacaktı. Bedreddin, bilim adamlığı aşamasına çok genç yaşta ulaşmıştı ama bu ona yeterli gelmiyordu. İlahiyat ve fıkhın dar kalıpları onun derin zekasının ve düşüncesinin çok gerisinde kalıyordu. Bu dönemde Kahire’de Memluk Sultanı’nın oğlu Ferec’in öğretmenliğini yaptığı sırada Şeyh Hüseyin Ahlati’yle tanışmış ve onun yol göstermesiyle tasavvuf yoluna girmiş, Sufi olmuştu. Ahlati’nin ölümü üzerine onu Şeyh seçtiler fakat dervişlerin kıskançlığı bu genç Şeyh’in dergahını bırakarak Anadolu’ya dönmesine neden oldu. Fakat artık Bedreddin neredeyse tüm İslam dünyasının tanıdığı bir isim, çağın anlayışı dolayısıyla da efsanevi bir karakter olmuştu.

Zamanla Ortodoks papazlarından, Türkmen torlaklara, Yörük göçebelere kadar her türden insan onun müridi olmak için yarışacaktı. Mısır’dayken verdiği bir kararla okuduğu ve yazdığı tüm kitaplarını Nil nehrine atarak geçmişine bir perde çekmişti. Artık o sadece hakikatin peşinde olacaktı. 1407’de yazdığı “Varidat” onun materyalizme yaklaşan fikirsel gelişiminin başyapıtıydı. Fakat başka gelişmeler de onu bekliyordu.

Osmanlı, 1402 Ankara yenilgisinden sonra taht kavgalarıyla dolu Fetret devrini yaşarken Yıldırım Beyazıd’ın oğullarından Musa Çelebi Edirne’de hükümdarlığını ilan etmişti. Kardeşlerinin aksine Musa, iktidarına dayanak olarak Türkmen akıncıları, göçebe Yörükleri ve Eflaklıları almaya çalışıyordu. Beylerin yerel iktidarlarını ve zenginliklerini kendisi için tehdit olarak algılıyordu. Bunların zenginliklerini sınırlamak gibi bir politikası vardı. Tam bu dönemde 1411’de Bedreddin, Musa’nın Kazaskeri olmayı kabul etti.

Musa’nın beylerle mücadelesinden faydalanarak el konulan zenginlikleri ve vakıf mallarını yoksul Türk halkına dağıtarak farklı bir yol çiziyordu. Bu dönemde en büyük yardımcısı da kethüdalığını yapan Börklüce Mustafa’ydı. Bu ilk eşitlikçilik uygulamasının ileriki yıllarda isyan sırasındakilerin bir işareti olduğunu söylemek yerinde olur.

Musa’nın öldürülmesinin ve Mehmed Çelebi’nin tahtın mutlak hakimi olmasından sonra Bedreddin İznik’e sürüldü. Üç torununu Börklüce’ye emanet etmişti. Bunlardan biri de Halil’dir. Kısa zaman sonra Mustafa’nın yönetiminde isyan başladı. İsyan eşitlik öngören, yoksul halka dayanan ve beylerin zulmüne karşı bir ayaklanmaydı. On binlerce kişinin katılımıyla on ay kadar sürdü. Bu dönemde özellikle Börklüce’nin bulunduğu Aydın-Karaburun bölgesinde eşitlikçi bir toplum denemesi yaşandı. Fakat en sonunda Osmanlı ordusu isyanı kanlı bir şekilde bastırmayı başardı.

Bedreddin Serez’de asılırken, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal işkenceyle öldürüldüler. Kurtuluş Savaşımıza kadar geçen zaman içinde Türk tarihinin en önemli olayı diyebileceğimiz Bedreddin isyanı böylece sona ermişti…

Ortaçağ sömürüsüne karşı eşitlikçilik

Bedreddin olayını iyi anlayabilmek için Ortaçağ dünyasını ve o dönemin Osmanlı toplumunun özelliklerini iyi anlamak gerekir. Bazı tezlere göre Osmanlı devletinin Avrupa’nın feodal toplumlarından bir farkı yoktur. Toplumsal ilişkiler değişiklik göstermez. Bu tez, Avrupa’nın dağınık siyasal yapısı karşısında, Osmanlı’nın gelişmiş merkezi devlet yapısını açıklayamaz.

Bir diğer tez ise Osmanlı toplumunun hiçbir sömürü ilişkilerini içermeyen bir “kerim devlet” olduğudur. Bu tezin sahipleri de Türk toplumunun eşitlikçi geleneklerinin etkisiyle Osmanlı’nın Avrupa’ya göre daha toplumsal bir yapısının olmasıyla, sömürüsüzlüğü karıştırmaktadırlar. Osmanlı’yı sosyalist bir devlet gibi görmektedirler. Bunlar da Bedreddin ayaklanması gibi beylere ve Osmanlıya karşı gelişen halk hareketlerini açıklayamazlar. Sonuçta bu ayaklanmalar sadece dinsel inançlar uğruna yapılmamıştır.

Osmanlı toplumu tabi ki Avrupa’dan farklıydı, hatta ondan çok daha ileriydi. Fakat bu toplum da ulema, mülki erkân ve askerlerin iç içe geçtiği bir egemen sınıf bloğuna sahipti. Avrupa’daki anlamda bir feodal piramit yoktu ama başında padişahın olduğu bir ezenler grubu mevcuttu. Halk sınıfları üzerindeki sömürü, haraçsal-vergisel ilişkiler üzerinden sürüyordu. Bu sömürü ilişkileri doğal olarak bir ezen-ezilen ilişkisinin doğmasına neden oluyordu. İşte Bedreddin ayaklanması da birebir bu ezen-ezilen çelişkisinin sonucu olarak doğmuştu.

İsyanı esas olarak Börklüce yönetmişti. Eşitlikçi söylemleri nedeniyle Osmanlı’nın düşmanlığını ölümünden sonra da çekti. Osmanlı tarihçilerinden Uruç bin Adil onu “O vakitler Simavna Kadısının oğlu Şeyh Bedreddin kazasker olduğu sırada yanında Börklüce Mustafa diye anılan bir kethüda vardı. Şeyh olduğu sürece onun en ala müridi ve halifesiydi. Bu Börklüce Mustafa, Karaburun’da Şeyh oldu ve çeşitli fesatlıklara karıştı. Aydıneli’ni kendi yanına çekti. O -Allah saklasın- peygamber olduğu rivayetini yaydı” diye anlatmaktadır. Bedreddin’in bu en yakın adamının davasının peygamberlik değil başka bir şey olduğunu Bizanslı tarihçi Dukas’tan öğreniyoruz: “O günlerde İyon körfezinin girişinde bulunan ve halk ağzında Stylarion denilen dağlarda cahil ve köylü bir Türk ortaya çıktı. Bu dağlar Sakız adasının karşısında bulunurlar. Türklere gönüllü yoksulluğu vaaz ediyor ve kadınlar dışında, yiyecek, giyecek, koşum hayvanları ve tarım aletleri gibi her şeyin ortak olması gerektiğini öğretiyordu. ‘Ben senin evini barkını’ diyordu, ‘benimki gibi kullanmalıyım, sen de benimkini kendi malınmış gibi kullan; kadınlar hariç’ diyordu”. Bedreddin ve Börklüce’ye saldıranlar Dukas kadar dürüst olmayacaktı ve onların kadınlarını ortak kullanan ahlaksızlar olduğunu söyleyeceklerdi. Abdullah Muradoğlu’nun iddiasının aksine İbni Arapşah’tan, İdris-i Bitlisi’ye, Aşıkpaşazade’ye kadar tüm Osmanlı devlet tarihçileri Bedreddin’e hakaretler içeren tarihler yazmışlardı. En nesnel olan İbni Arapşah bile onun için: “Bilgisi çok derindir. Özellikle fıkıh alanında çok güçlüdür. Ancak Şeriat yolundan ayrılarak sapkın olmuştur” demektedir.

Bu ilkel sosyalist söylemler aslında ilk kez gündeme gelmemişti. Bedreddin’in, Azerbaycan’dayken tanıştığı Şeyh Hamid bin Musa’nın da bu tarz ortak üretim ve tüketim toplulukları kurduğu bilinmektedir. Anlaşılan Bedreddin buradan esinlenmiş, Börklüce de ondan öğrendiklerini uygulamıştı. Bu fikirsel bağ Şeriatçı yazarımızın Bedredddin’le Börklüce’yi bağlantısız gösterme çabasına da darbe vurur. Bedreddin’in yıllarca Kethüdalığını yapmış olan Börklüce’nin onun fikirlerinden etkilememesi mümkün olmadığı gibi Bedreddin’in torunlarını ona emanet etmesi ve Karaburun isyanının hemen ardından Rumeli’de Deliorman’da ayaklanması bu bağı daha da netleştirmektedir.

Fakat Şeriatçının çarpıtması burada bitmez.

Dini söylemli ilerici hareketler ve Bedreddin’in felsefesi

Başta da belirttiğimiz gibi Ortaçağ toplumlarının en belirgin özelliği dinin toplumun tüm kesimlerinde hakim olmasıdır. Toplum kültürel, siyasi, iktisadi tüm kurumlarıyla dinseldi, dünya dinler çağını yaşamaktaydı. Bu ortamda her türlü düşünce ve siyasal akım da kendisini ister istemez bu dinsellik çerçevesinde ifade ediyordu. Bu nedenle Ortaçağda Batıda da Doğuda da ortaya çıkan tüm halk hareketleri kendilerini dinsel sloganlarla, söylemlerle ifade etmişlerdi. Bedreddin açısından da bu böyle olmuştur. Hem halk içinde anlaşılabilmenin yolu budur, hem de düşünmenin ve ifade etmenin tek metodu…

Halkçı, eşitlikçi ve özel mülkiyet düşmanı tüm akımlar kendilerini egemenlerinkinden farklı, yeni dinsel akımlar olarak ifade ederken egemenlerin dini otoriteleri de bunları sapkınlıkla suçladı. Bunlara Hıristiyan dünyasında “heretik”, bizde ise “zındık” denildi. Bu akımların doğuşu ve söylemleri birbirine benzediği gibi kaderleri de benzerdi. Ortaçağ egemenleri tümünü ezmek için seferber oldular. Yakalanan liderler asıldı, yakıldı ya da işkenceyle öldürüldü. Taraftarları da dinsizlikle ve ahlaksızlıkla suçlandı. Bu kadınların ortak kullanımı suçlamasına varana kadar neredeyse tüm olaylarda aynıdır.

Şeyh Bedreddin, Osmanlı hanedanını yıkıp tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyecek kadar devrimci bir anlayıştaydı. Börklüce’nin sosyalistçe fikirlerinin ardında da onun yarattığı alt yapı vardı. Bedreddin’in fikirleri de aslında derin bir felsefenin mirasçısı olarak ortaya çıkmıştı. İslam felsefesi denilence aklımıza gelen Şeriatçı sözde fikir adamlarının aksine İslam toplumu farklı renkleri de içinden çıkarmayı başarmıştı. Sünnilik çok koyu bir İslam’ı temsil ederken İbni Rüşd gibi bazı Sünniler materyalist fikirlere yakın bir anlayışı savunmuşlardı.

Bedreddin’in fikirsel soy ağacı; İbni Arabi’nin vahdet-i vücut felsefesine kadar dayanmaktadır. Bu anlayışa göre evren ve Tanrı birdi. Bu anlayış daha sonradan İslam’ın tevhid (birlik) anlayışını Tanrı’nın tekliğinin ötesinde evrenin ve insanın Tanrı’yla bir olması olarak yorumlanacaktı. Bu fikir Mevlana Celaleddin Rumi’yi de Bedreddin’i de etkileyecekti. Bu anlayış doğa-tanrıcılıktan, materyalizme kadar uzanan bir yelpazenin açılım noktasıydı. Bedreddin’den önce yaşayan Ravendi’nin akımı da bu anlamda ilginçtir. Ravendi’ye göre tek gerçek maddedir. Ruh maddeden bağımsız olarak yoktur. Bu anlamda Tanrı ile evren birdir. Cennet, cehennem, kıyamet, kader gibi tüm kavramlar da bu dünyadadır, Şeriatın dayattığı şekliyle anlamı yoktur. Bu akım son derece doğru bir şekilde “Maddiyun” (maddecilik) olarak adlandırılmıştır.

Gelelim Bedreddin’in bu konular üzerinde yazdıklarına… Şeriatçı yazarımızın iddiasının aksine Bedreddin’in “Varidat”ı bu Maddiyun akımının söylemleriyle örtüşür. Varidat’ta Bedreddin evrenle Tanrı’yı özdeşleştirmişti: “Evrende Tanrı’dan başka varlık yoktur”. Bu nedenle evreni de Tanrı gibi öncesiz olarak görür, yoktan yaratma anlayışını yanlış bulur: “Evren soyu, türü, özü bakımından kesin olarak önsüzdür. Önüne, ön yoktur. Onun sonradan ortaya çıkışı özü gereğidir, zaman yönünden değildir” der ve ekler; “Her nesne gerçekten Tanrıdır. Öyleyse onlardan biri ben Tanrı’yım dese doğrudur”.

Dinin birçok soyut kavramını Bedreddin maddi anlamda değerlendirir. Kıyamet gününde ölülerin dirilişini çok farklı yorumlar: “Bu gövde ile ayrıntıları dağılıp yok olduktan sonra, yeniden eski biçime dönemez, yeniden birleşip bütünleşemez, var olamaz. Ölüyü diriltmenin anlamı bu değildir” der ve maddeci açıklamasına devam eder; “Ölü gövdelerin dirilmesi de halkın anladığı gibi değildir. Ancak, bir süre gelir insan soyundan kimse kalmaz, sonra gene topraktan anasız atasız insan doğar, evlenme yoluyla soy türer. Bu olabilir işte”. Onun açısından cennet ve cehennem bu dünyadaki iyi ve kötü olaylar, melekler insanın iyi düşünceleri, şeytanlar ise kötü olanlarıdır.

Bedreddin’in bu maddeci yaklaşımdan yola çıkarak vardığı nokta da şöyledir: “Birtakım insanlar, birtakım insanlara taparlar. Kimi altın ve gümüş paralara, kimi yenilecek içilecek nesnelere, övünç veren varlıklara tapar da Tanrıya taptığını sanır”.

İşte Bedreddin’in maddeciliği de eşitlikçiliği de buradadır. Çağının gereği olan dinsel söylemin ardında yatanlar aslında çok açıktır.

Sünni Bedreddin ilerici olamaz mı?

Tüm bu açık kanıtlara karşın Şeritaçı yazarımız Bedreddin’in Sünni olduğunu bu yüzden de solla ilgisinin olamayacağını iddia eder. Bu da Sünniliği sağcılığa, Aleviliği solculuğa eşitleyen sığlığın Şeriatçının elinde aldığı şekildir. İşin acı tarafı ilericilerimizin çoğu da aynı yanılgıyı taşır.

Oysa ilericilik ve gericilik açısından Sünni ve Şii arasında genel bir ayrım yoktur. Sözgelimi bugünün İran’ı Şii’dir ve koyu Şeriatçıdır. Mevlevilik, Sünni kökenli ilerici öğeleri olan ama daha çok saray çevrelerinin rağbet ettiği bir akımdır.

Bedreddin, Sünnidir ama yorumu eşitlikçi, maddeci ve sosyalist eğilimlidir. Şii Bektaşilik ise farklı bir konumdadır. Bedreddin ve müritleri Osmanlı’ya karşıyken, Osmanlı ordusunu oluşturan Yeniçerileri bir arada tutan ideolojik harç Bektaşiliktir. Bu harç aynı zamanda onları Osmanlı devletine de bağlamaktadır.

Abdullah Muradoğlu, “Bedreddin, Sünni’ydi o yüzden solcular onu sahiplenemez” diyor. Muradoğlu bir anlamda haklıdır, Bedreddin hem köken hem inanış olarak Sünni’dir. Fakat onlar gibi bir Sünni değildir. O bize kendisine yakın yazarların kitaplarını tavsiye ediyor ve Bedreddin’i olduğu gibi görelim diyor.

Kabul olduğu gibi görelim. Biz buna hazırız. Fakat Muradoğlu ve diğer Şeriatçılar; siz Varidat’ı okuyup, tarihi bilimsellikle algılayarak Bedreddin’i gerçekten de olduğu gibi görmeye hazır mısınız? O kadar cesur musunuz?

Hiç sanmıyoruz…

Nazım düşmanlığınızın sebebini de açıklayarak bitirelim. Nazım, Şeyh Bedreddin Destanını yazan tek Türk şairi olduğu gibi Kurtuluş Savaşı Destanını da yazan tek Türk şairidir.

Türk ilericiliğinin, Türk solunun ve Türk halkının bu iki büyük hareketini kendi adında, eserinde birleştiren bu büyük insana da düşmanlığınız Bedreddin’e ve Atatürk’e düşmanlığınızın yansımasından başka bir şey değil.

Sizi birazcık dürüstlüğe davet ediyoruz. Başka bir şeye değil!


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: