04.05.2009/Sayı:234
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyTürkiye halkı, Türk milleti

Türkiye halkı kavramının ortaya çıkışı

Türkiye halkı ve Türkiye halkları kavramı, 69 ve 70 yıllarda devrimciliğin ana tartışma konularından birini oluşturuyordu. Özellikle Dev-Genç, “Türkiye halkı hep kurtulacak” diyerekten devrimci bir marşı seslendirirken, o dönemde Kürtçülüğün devrimcilik içine giren bir kolu başlık olarak “Türkiye halkları hep kurtulacak” olarak bu marşı vurgulamakta ve bu iki grup birbirine göre ses volümleri üstünlüğüne göre Türkiye halkları ve Türkiye halkı kavramları sürekli tartışılmıştı.

Bu dönemde esas olarak Türkiye’de Milli Demokratik Devrim tezinin savunulduğu bir dönemin politikasıydı ve o dönemde esas olarak “Türkiye halkları” kavramının Türkiye’deki Misak-ı Millî sınırlarının bölünmesini getireceği ve bu anlamda bu bölücülüğe devrimciler olarak izin verilemeyeceği vurgulanmaktaydı. Özel olarak da Amerikan silahları ile silahlanmış, Irak’ta Baas rejimiyle mücadele eden Molla Barzani’nin Amerikan hastenelerinde tedavi görmesi örnek verilerek “Biz Türkiye’de Misak-ı Millî’den bir karış toprak veremeyiz.

Bu anlamda da devrimci hareket, Türkiye’nin bölünmesini değil bütün olarak kurtuluşunu savunmaktadır” tezi ileri sürülmekteydi. Bu boyut o dönem devrimciliğin temel öğesini ve milliyetçiliğin de birlikte olduğunu vurgulamaktadır. Yani Milli Demokratik Devrim tezi, esas olarak sosyalizm ile milliyetçiliğin iç içe geçmiş bir versiyonu olarak oluşmaktadır. O dönemde Türkiye halkları kavramını kabul eden gruplar ise, ki bu gruplar mücadelede birlikteliği ve Türkiye halklarının tek bir parti tek bir mücadele içinde yer alması gerektiğini ve bu anlamda örgütsel bir bölünmenin hatta coğrafi bir bölünmenin sözkonusu olamayacağı tezini de kabul etmekteydi. Yani Türkiye halkları kavramını Türkiye’deki devrimci mücadelenin bütünselliği içinde ele almaktaydı.

Daha sonra geçen süre içinde Türkiye halkları kavramı da, giderek Türkiye’de milletler oluşturma noktasına giden bir çizgiye gelmiştir. Bugün bu çizgiye karşı sol, ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramını doğru bir biçimde değerlendiren anlayış ile bu kavramı emperyalizmin güdümündeki bir anlayış ile değerlendiren bir kavrayış tartışma içinde kalmıştır. Devrimci bir anlayış içinde Lenin, “Emperyalizme karşı mücadele eden halklarının mücadelesi antiemperyalist mücadeledir ve ulusal mücadele de emperyalizme karşı mücadeleyi içermektedir. Bu anlamda emperyalizmle işbirliği halindeki hareketler devrimci ve ulusal hareketler olamazlar bunlar işbirlikçi hareketlerdir” teziyle emperyalizmle işbirliği halindeki “ulusalcı” hareketleri reddetmiştir. Solda da genel anlayış bu olmuştur ve solun tüm fraksiyonları ve grupları bu temel yaklaşımdan ayrılmamıştır.

“Bağımsız Türkiye”den Kürtlerin ayrılma hakkını savunmaya

Hatta “Yol Anıları”nda Hikmet Kıvılcımlı, “Türkiye halkları kavramını kullanmadığım için ve bu anlamda Türkiye’de emperyalistlerin istediği, CIA’in istediği bölücülüğü kabul etmediğim için, beni bırakınız Türkiye’den, sosyalizmin ana vatanı sayılan Rusya’dan bile sürgün ettiler” diye yazmıştır. Ve burada vurguladığı, özellikle Kürt kimliği üzerine yapılan süpekülasyonlar da Türkiye’deki solu yozlaştırmak için CIA’in uyguladığı en temel yöntemdir.

Bugün Türkiye’de “devrimci” olan Kürtçü gruplar Irak’ta Kürt milliyetçisi, Amerika’da ise Amerikayla işbirliği içinde olan gruplar söylemini alıntı yaparak vurgulamaktadır. Bu alıntıyı Amerikalı bir profesörün Amerika’daki bir Türk profesörün gazetede yaptığı alıntıdan referans vermekte ve bu referanstan giderek “Demek Türkiye’yi biz bölmüyormuşuz, CIA bölüyormuş. 12 Mart’ın generallerinin bu 3-5 çocuğun Türkiye’yi böleceğine inanmasını bekleyemeyiz ama gerçek bölücülüğün de nerede olduğunu görmek durumundadırlar” diyerekten orduyu vurmaktadır.

Ve o dönemden sonraki dönemde, “emperyalizme karşı birlikte ve bağımsız bir mücadele” ve “Bağımsız Türkiye” tezinin yerine giderek 80’li yıllar sürecinde ayrı örgütlenme ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı olarak Kürtlerin ayrılma hakkı ve Kürtlerin bağımsız devlet kurma hakkı kavramı getirilmiştir. Ve bu süreçte de bu kavramın getirilmesinde temel olan silahlı mücadeleyi esas alan gruplar kırlarda kalabilme anlamında Kürt halkıyla birlikte mücadele etme tezinde ikili bir yaklaşım sürdürmüştür. Ama burada bile esas olarak birlikte mücadeleyi savunan gruplar 80’lerden sonra, Kürt ayrılıkçılığı hareketler sol görüşlülüğüne rağmen, Kürt kimliğini esas alan ve Kürtçülüğü öne çıkaran bir tavıra girmiştir. Yani sosyalizm örtüsü altından Kürt milliyetçiliğin çıkması sorunu artık eleştirilen bir sorun değildir. Oysa ki Mahirler döneminde devrimci sol içinde hem Türkiye’nin tüm illerinden gelen devrimcilerin tek bir parti cephe içinde mücadele ettiği ve kesinlikle bir ayrımcılık tezine izin verilmediği ve her iki tarafın milliyetçiliğinin de Mahir’in vurgulamasıyla reddedildiği bir dönemdir.

Daha sonraki dönemde ise giderek Kürt ayrılıkçılığı sol yerine geçmiş ve giderek bu günümüzde de emperyalizme işbirliği ile Kürtçülüğün iç içe geçtiği bir döneme gelinmişti. Burada Kürt Teali Cemiyeti’nin İngilizlerle işbirliğinin belgeleri bizzat Kürtçü gruplarca ortaya çıkarılarak geçmişte sol içinde bulunan Kürt devrimcilerinin bu dönemde emperyalizme işbirliğini kesinlikle reddeden tavırlarının yerine “biz emperyalizmle de işbirliği yaparız burada utanılacak sıkılacak bir yan görmüyoruz” diyerek İngiliz belgeleriyle “Kürdistan” isimli kitaplar çıkmaya başlamıştır. Bu belgeleri dikkatli okuduğumuzda, İngilizler’in Kürtler’i Kurtuluş Savaşı’na karşı nasıl kışkırttığını ama Kürt halkının bu dönemde İngilizlerle birlikte mücadenin başarılı olamayacağını ortaya koyarak İngilizlerin bir-iki kışkırtması dışında oyuna gelmediklerini görürüz.

“Türkiye halkı” söylemi, Türk milletini sınırlayan bir söylemdir

Günümüzde ortaya çıkan tablo ise bambaşkadır. Burada bugünkü yazımızda ele alacağımız Türkiye halkı ve Türk milleti kavramının son olarak resmin bir söylem içinde Genelkurmay’ın Atatürk’ü referans göskererek kullandığı bir kavramı ele alarak bunu derinleştirmemiz gerekir. Bu söylem içinde, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” vurgulaması yapılmaktadır. Oysa burada Türk milletini bir etnik grup değil bir kurucu topluluk, halk olarak vurgulamaktadır. Oysa Atatürk’ün bu söyleminin devamını getirdiğimizde burada görülecektir ki, Türk milletini Türkiye’yi kuran halkla sınırlayan bir kavram olarak ortaya atılmamıştır. Bu noktada ulusal devletlerin en zayıf tanımı ve ulusal devletlerin bugün için zayıf karnını oluşturan olgu milletin bu tanım içinde sınırlandırılmasıdır. Yani “Türkiye sınırları içinde Türkiye’yi kuran halka Türk milleti denir” diyerekten hem içte hem dışta sınırlayıcı ve ayrımcılığı getiren bir kavram ortaya atılmıştır. Şöyleki, Türk milletinin Türkiye sınırları ile sınırlı olmadığı ve tüm klasik Avrasya coğrafyasını yöneten ve bu coğrafyaya yayılmış bir ulus olduğunu “Türk dünya sistemi” isimli yazılarımızda açıkça ortaya koymuştuk. Bu boyutuyla Türk milletini Türkiye sınırları içine tutmak Türk milletini bütünden ayırmak anlamına gelmektedir. Oysa Mustafa Kemal Türk milletini bu tarihsel perspektifi ile ve günümüzdeki coğrafi yayılımıyla ele almakta ve Türkiye halkına Türk milleti vurgulaması yanında Türk milletinin geniş tarihsel ve mekansal yayılımını vurgulayan bir tanımını yapmaktadır. Oysa bu son konuşmada bu tanım yapılmayarak Atatürk’ün asıl vurgulaması ana ekseninden saptırılmıştır.

Farsların tarihsel kimlik yaratma çabaları ve Türkler

Ve burada benzer ulusal devletlerin iki yanlı çelişkilerinden birini görmekteyiz. Biri bu egemenlik kurulan coğrafyadaki tüm etnilerin kurulan devletin vatandaşı olmasının ötesinde giderek kurulan devletin ulusal kimliğini temsil eden bir devlete dönüşmesidir. Yani şu sözlerle açıklarsak, İran’da Şah Rıza Pehlevi, Kaçar hanedanlığını, yani Türk hanedanlığını, devirdikten sonra “İran ulusu, Fars ulusudur ve Fars ulusu tarihin 2500 yıllık bir sürecini kapsayan bir ulustur ve bu ulus, İran devletini kuran ulustur. İran devletinin halkı Fars halkıdır” diyerekten Fars şovenizmini getirmiştir ama tarihi gerçeklerle bütünüyle çelişmektedir.

Yani İran’ı kuran halk Fars halkıdır, İran halkıdır gibi bir söylem aslında tarihsel bir gerçekliği bütünüyle reddetmektedir. Fars ulusunu yaratmak için tarihin 2500 yıl gerisine giderek M.Ö. 500 ile 700’lü yıllar arasındaki Pers İmparatorluğu dönemine giderek Akemeniş İmparatorluğu dönemini etnik başlangıç noktası olarak almıştır. Oysa etnojenes ve etnik kimlik bir askeri, sosyal ve biyolojik bir olgu olarak bu denli binler yılı aşan uluslar oluşmamaktadır.

Persler ve İskender’in Makedon orduları fethettikten sonra burada Pers etnik kimliği bütünüyle değişmiş ve hanedanın tüketilmesiyle beraber Perslik kimliği ortadan kalkmıştır. Yerine Helenizm denilen Helen ve Perslerin karıştığı ileri sürülen, batılılarca böyle yorumlanan bir dönem gelmiştir. Oysa ki bu dönem, esas olarak Makedonların Persler üzerinde egemenliğiyle yeni bir etnojenes gelişimi vardır.

Bu etnojenesin M.Ö. 250 ile M.S. 225 arasında Turan yaylasına gelen Partların egemenliğiyle heleistik dönem diye tanımlanan Makedon egemenliği sona erdiği gibi bu dönemdeki etnojenes de kırılmıştır. Yani bu Makedonlaşmaya başlayan etnojenes bütünüyle kırılarak yerine Partlaşmış, bugünkü Pehlevileşmiş, hanedan ortaya çıkmaktadır. Bu Part hanedanının kökeni de İskitler (Sakalar) gibi Turani bir halktır ve büyük olasılıkla Türk kökenli bir halktır.

Partların 225’te yıkılmasıyla yerine Sasanilerin geçtiği görülür. Sasaniler, eski Fars devletinin devamı olduklarını ileri sürerek, Farslardan bin yıllık süre geçmesine karşılık tarihsel bir kimlik yaratma çabası içine girmiştir.

Daha sonra burayı Müslüman Arapların fethetmesiyle yeni bir İran doğmuştur ve İran’da artık Orta Asyalıların Tacik dediği bir dönem ortaya çıkmıştır. 9. yüzyılda Gazneli Mahmut’un Sasaniler üzerinde egemen olmasıyla beraber Türk egemenliği başlamış, 9. yüzyıldaki Gaznelilerin egemenliğinden sonra 11. yüzyılda Selçuklular, 13. yüzyılda Harzemşahlar, 14. yüzyılda İlhanlılar, giderek İlhanlılardan sonra gelen Celayirliler ve bunların devamı olarak Akkoyunlu Türkmenleri, Karakoyunlu Türkmenleri, Timurlular ve Timurlulardan sonra Safeviler, Safevilerden sonra Avşarlar, Avşarlardan sonra Kaçarlar gibi 12-13 yüzyıl süren Türk egemenliği dönemi geçirmiştir. Bu haliyle bakıldığı zaman, 1925 yılında İngilizlerin İran’da egemen olmasıyla beraber Şah Rıza Pehlevi’yi ortaya çıkarmalarıyla birlikte karşımıza ilginç bir tarihi yanılgı da çıkmıştır.

O dönemde bilinmeyen 2500 yıl önceki Akemeniş hanedanına ait büyük yapılarla zahiri bir ulus oluşturmaya çalışılmıştır. Oysa ki İran’daki etnik yapı biyolojik, askeri ve sosyal düzen olarak tümüyle Türk hanedanıdır. Ama buradaki Şiilik ve Fars dilinin egemenliği nedeniyle Osmanlı Türk olarak alındığında (Sünnilik Türk olarak alındığında) Doğu Anadolu’daki Akkoyunlulardan beri bir kopuşma başlamış ve bu kopuşma giderek Türk etnosunu Anadolu’da Rum Selçukluları ve Osmanlılar diye ayırırken Doğu Anadolu ve İran’da ise Şii İranlılar tarzında bir ayrıma gitmiştir ama bu aslında aynı etnostur. Bu durumda Şah Rıza Pehlevi’nin “İran halkını oluşturan Farstır” demesinin içinde büyük bir çelişki vardır. Bunu ileride ayrı bir yazıda ele alacağız.

Azerilik, Türklüğü bölmek için ortaya atılmış bir kimliktir

Demek ki, Türk milleti kavramını yalnız Türkiye ile sınırladığımız zaman İran Türklüğünü dışlamış ve İran Türklüğünü bir başka kimlik içinde kabul etmiş noktasında ayrımcılığa düşeriz. Keza aynı şekilde bugün ortaya çıkan Azerbaycan, Rusların Kafkasya’dan inerek İran’ın kuzey bölgelerini fethetmesiyle, yani İran Türklüğünün ana merkezi olan Şah İsmail’in, Akkoyunluların, Karakoyunluların, Timur’un, İlhanlıların egemenlik alanı olan bugünkü Azerbaycan ve Kuzey İran’daki alanın belli bir bölümünü fethederek o bölgeyi Azeri olarak ayırmış tır. Burada Azeri diyerekten bir etnik yapı oluşturma, Ruslar tarafından yönetilmiştir. Oysa ki Mehmet Emin Resulzade de ilk Azerbaycandaki türk milliyetçileri de kendilerinin Türk olduğunu, Azeri diye bir ulus olmadığını, Azeriliğin daha sonradan Türklük bütününü bölmek için ortaya çıkarılmış yeni bir kavram olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca Azerbaycan ulus devletini yaratma döneminde Sovyetler Birliği, “Azerbaycan sınırları içinde Azerbaycan devletini kuran halk Azeridir ve dili Azerbaycancadır” gibi gerçekten kopan bir anayasa ile bir ulus devlet yaratma çabasına girmiştir ve hem Türk bütününden hem de tarihsel gerçeklerden de kopmuştu. Oysa ki burada vurgulanan olgu, bir Türk yapısıdır, etnostur ve Türkiye’nin devamını oluşturan bir yapıdır. Ve bu yapı İran’a doğru da devam ederek oradan Türkistan’a uzanan bir bütünselliktir. Fakat bu söylem içinde Azerbaycan ulusunu da modernizm içine koyduğumuzda bu bölünme çıkmaktadır.

Aynı şekilde Türkiye’yi Misak-ı Millî sınırlarını baz alarak burada yaşayan halk Türk halkı ve Türk milletidir kavramı kendi içinde de bir çelişki taşımaktadır. Ve bu çelişki Türk halkının Türk milleti tanımı içinde o zaman ırak Türkmenlerinin, Suriye Türkmenlerinin dışlanmasını getirmektedir ve onların da Irak milleti ve Suriye milleti içinde kalmasını getirmektedir. Oysa ki Türk ulusal bütünlüğünün ayrılmaz parçalarıdır Irak, İran ve Suriye Türkmenleri.

Kürt kimliğinin ortaya çıkışı

Olaya bu boyutu ile baktığımız zaman, sorun giderek pragmatik bir şekilde Kürt kimliği meselesini ele almayı gerektirmektedir. Gerçekten Kürt kimliği sorununu ele aldığımızda, bunun üzerine uzun uzun tarafsız bir inceleme yaptığımızda karşımıza farklı bir resim çıkmaktadır.

Selçukluların Afganistan’a inerek Oğuzların Afganistan’daki etnileri kendi yapılarına, ordalarına alarak batıya ilerlemelerinin sonucu, bir Anadolunun ilk fethinde bir etnik yeni kimlik çıkmıştır. Yani Oğuzlar, Araplar ve İranlılar tarafından Türkmen olarak belirtilirken, Oğuzların ordalarında bulunan ve Akhunların devamını oluşturan Gurular yani Oğurlar ise Gurman olarak isimlendirilmiştir. Yani Gurmandan Gurmanç’a geçilmiştir. Keza bunu çok açıkça Şeref Han’da da görmekteyiz. Bugünkü Kürt aşiretlerinin büyük bir bölümünü oluşturduğunu ileri sürdüğü Cizre bölgesinde Artukoğlu beyi ve Aksungur’dan başlayan bir hanedan ve beylik sürecini tanımlamaktadır. Ve bundan evvelki dönemde ise Kürt kimliğini ama aşiret yapısını devam ettirmeksizin Müslüman bir kimlikli Abbasi orduları komutanı veya Emevilere bağlamaktadır. Halit Bin Velit’ten geldiği ileri sürülmesine karşılık Şeref Han’ın dönemine gelen 16. Yüzyıla değin süren ilişkide Artukoğulları beyliğinin Aksungurdan gelen bir yapı olduğu görülmektedir. Örneğin Malabadi köprüsünü yapan Timurtaş, Artukbeyin torunudur. Keza bu boyutu ile baktığımız zaman Doğu Anadolu’daki, Kuzey İran’daki Şeddadilerin de Ermeni kaynakları iyi incelendiğinde karşımıza çok tipik bir olay çıkmaktadır.

Örneğin Hunların bu bölgeye yerleşerek, kafkaslara gelerek, Kutigur, Sarıgur, Utigur gibi isimlerle Uti nehri Gurları, Sarı Gurlar gibi isimlerle bu bölgeye yerleştiği ve bu bölgede, 6. yüzyılda Arapların gelmesine kadar devam eden bir Gur, yani Hunlu kimliğinin yer aldığı görülmektedir. İşte bu gurupların isimleri ise Guran yani Goranlara dönüşmüştür ve bunlar Selçuklularla birlikte bu bölgeye gelmişler veyahut da İran bölgelerinde varlığını sürdürerek Yezidi veya sonradan Şii hanedanlığını oluşturmuşlardır. İran’daki Erdelan Beyliği de bu Goranlardan meydana gelen yapılardır. Bu haliyle bakıldığı zaman, Anadolu’ya gelindiğinde Selçuklularla birlikte gelen Guran ve Gurmanç kabileleri, Oğuzlarla birlikte bu bölgeye gelmiş ve sosyal yapı olarak egemen askeri beylikleri oluşturan Selçuklu kabilelerine tabi kabileler olarak yer almıştır. Antropolojik olarak Güneydoğu’da ve İran’daki Kürt kabilelerini incelediğimiz zaman, başlarında Türkmen aşairlerin bulunduğu, yani egemen aşiretlerin bulunduğu, onlara tabi nökerlerinin yer aldığı, bu nökerlere bağlı olarak gulam askerlerin bulunduğu ve halk olarak da Goran, Gulman gibi kimlikleri yer aldığı görülmektedir. Ve bu ayrım Şeref Han’da da vurgulanmaktadır. Goran ve Gurmanç kimliklerinin yöneticileri olarak egemen Türkmenleri Selçuklular döneminde görmekteyiz. Ama daha sonraki dönemde İlhanlıların gelmesiyle bu bölgede egemenlik tümüyle değişmiş, yerine İlhanlılara ait kabileler egemen olmuş ve İlhanlıların dağılmasından sonra Akkoyunlular ve Karakoyunlular burada egemen olmuştur ve bu Akkoyunluların devamı olarak örnek verirsek Uzun Hasan Diyarbakır ve Tebrizde egemen iken daha sonra Safeviler egemen olmuştur ve Safevilerde hanedan üç kuşak Akkoyunlu hanedanından gelmektedir. Bu anlamda da Safevilerin bu bölgedeki egemenliğiyle Osmanlıların Batı Anadolu’daki egemenliği arasındaki mücadele 16. yüzyıldaki Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran’da savaşarak bu bölgeyi elde etmesi sonucu Diyarbakır’ın Van’ın ve daha sonra Sultan Süleyman’ın Bağdat’a doğru ilerlemesiyle Musul’un alınması sonucu bu bölgede Türkmen kabileleri buradan kovularak ya da Türkmen “kızılbaş” kabileler Şafileştirilerek zaman içinde Kürt etnosunun temelini atmaya doğru gitmiştir.

Bu boyutu ile bakıldığı zaman Türkiye’deki etnik kimliği, özellikle Kürtleri analiz ettiğimizde, Osmanlı kaynaklarının da Ekrad, Türkmen ve Yörük kabilelerini esas alan incelemelerine baktığımız zaman, gerçekten burada dinsel bir ayrılmayla başlayan bir farklılaşma gelişmiştir. Ama esas olarak Selçuklularla başlamış olan bir Türk egemenleşmesi ile Anadolu, Osmanlı döneminde de buna sahne olmuştur.

Şimdi bu gerçekler ortadayken “Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerekten Türkiye dışındaki Türk unsurunu dışlamanın yanında Türkiye’deki unsurunun da bütünüyle Türkten oluşmadığı anlamında bir imaj yaratılarak farklı bir noktaya gelinmektedir. Eğer 15. ve 16. yüzyıldan sonra farklılaşmaya başlayan kimliği analiz edersek, tarihsel köklerinin 500 yıl olduğunu ileri süren ve bugün Kürt politikası yapan birçok kişilerin tarihsel analizlerinde, kabilelerinin Türkmen oldukları ortaya çıkmaktadır.

Ama bugün bu politikayı Kürt kimliği ile yapmaları farklı bir dönemin konjonktürel bir olgusudur.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: