06.04.2009/Sayı:231
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

İnan Kahramanoğlu

Ekonomik kriz bitmiyor derinleşiyor

Ekonomik Kriz

TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu), tam da bu makyajlama çalışmaları doğrultusunda 2008’in ilk üç çeyreğinde açıkladığı rakamları aradan aylar geçtikten sora “düzeltme” yoluna gitti. Bu öyle bir düzeltmeydi ki örneğin %23,7’lik bir küçülme yaşayan tekstil sektöründe %40’lık bir büyüme uydurabildi TÜİK! Ancak rakamsal oynamalarla bile krizin yarattığı çöküşü gölgelemek mümkün olmadı. TÜİK, bütün katakullilerine rağmen 2009’un Mart ayında %6.2’lik bir küçülme oranı açıklamak zorunda kaldı.

Kriz bitmiyor; derinleşiyor

Seçimlerdeki kayıkçı kavgası nihayet bitti ve Türkiye şimdi ekonomik krizin yaratığı yıkım tablosu ile yüzleşiyor.

Ekonomik kriz, ABD başta olmak üzere dünya kapitalizminin merkez ülkelerinde bile tarihin en büyük yıkımlarından birisi olarak gösterilirken ve bütün dünya krizden çıkmanın yollarını ararken Türk halkı Tayyip’in “kriz bizi teğet geçti” masallarını dinlemişti.

Ancak seçimlerden çıkan sonuç krizin sadece halkı vurmadığını, AKP’nin altını da ciddi biçimde oyduğunu gösteriyor.

İşin “Tayyip’ten masallar” kısmı bir yana 2008’in ikinci yarısından itibaren baş aşağı giden ekonomik göstergeler 2009’un ilk çeyreğinde de aynı ivmeyle düşmeye devam ediyor. Türk ekonomisi hızla dip noktasına doğru ilerliyor.

Bu dip noktası bulunduktan sonra ise bir yükseliş mümkün görünmüyor. Tersine, bu noktada uzun sürecek bir ekonomik durgunluk, kriz üzerine söz söyleyen neredeyse tüm uzmanların ortak görüşü.

Oysa krizin etkilerinin ilk ortaya çıktığı dönemde bunu basit bir resesyon(durgunluk) olarak gösterme eğilimi hakimdi. En çok da AKP ve yandaş liberaller tarafından kullanılıyordu bu kavram. Zira çok değil, daha bir yıl öncesine kadar bu yandaş liberaller AKP’nin yarattığı “ekonomik mucize”den bahsediyorlardı gazete ve televizyonlarda. Dolayısıyla birden bire ortaya çıkan kriz manzarasını bu şekilde yumuşatmaya çalışmalarını sadece AKP’yi değil, en başta kendilerini aklama çabası olarak da değerlendirebiliriz. Ancak aradan geçen zaman içinde ekonomik bir “durgunluk” değil, ekonomik bir “yıkım”la karşı karşıya kaldığımız ortaya çıktı. Tabii gözlerimiz ister istemez “AKP ekonomiyi uçurdu” propagandası yapan bu “uzman”ları arıyor şimdilerde ama, nafile.

Ekonomik kriz ve küçülme

Krizin yarattığı yıkım dolayısıyla ortaya çıkan halk tepkisi daha da büyür ve yakın dönemde gerçek anlamda eşitlikçi ve adaletli bir sosyalist iktidar arayışının önünü açar mı, göreceğiz. Ama, Türkiye Atatürk’ün halkçı-devletçi ekonomi modelini temel alan tam bağımsızlık anlayışına dönmedikçe bu tür krizlerle daha çok karşılaşacak, burası kesin. Bugün iktidarı ve muhalefetiyle, böyle bir siyasal yapı olmadığına göre, halkçı-devletçi ve sosyalist bir alternatif yaratana kadar krizlerle, işsizlik ve yoksullukla yaşamaya devam edeceğiz demektir. AKP’siz ve IMF’siz bir Türkiye içinse reformcululuğun değil, devrimciliğin güçlenmesi gerekiyor. Türkiye’yi reformculuk batırdı, devrimcilik kurtarır!

Üstelik aynı “uzman”larımız şimdilerde bütün pişkinlikleriyle “krizden nasıl çıkılır”ı anlatma çabası içindeler. Ama tahmin edeceğiniz üzere “hele IMF ile bir anlaşalım, bakın nasıl çıkacağız krizden” şeklindeki kabak tadı veren tekerleme dışında orijinal bir şey de söyleyemiyorlar.

Elbette diğer yalanları gibi bu yalanları da inandırıcılıktan uzak. Zira krizden öyle kolay kolay kurtulacak gibi değil Türkiye.

Kriz, çok kısa sürede atlatılacak gibi görünmemesi bir yana uzun süreli ve daha da yıkıcı olacak gibi görünüyor.

Kriz derinleşerek devam edeceğine göre, ekonomik krizin toplumsal alandaki yıkıcı etkilerinin esas önümüzdeki dönem görüleceğini ve topluma kesilen faturanın çok daha ağır olacağını da beklemek gerekiyor.

Özellikle seçimler öncesinde baskılanan enflasyon başta olmak üzere pek çok alanda dizginlerin boşalmasıyla birlikte, krizin etkilerinin toplumsal alana olan etkisi daha da hissedilir hale gelecek. Bu ise en başta emekçi sınıfların yıkımı anlamına geliyor. Sosyal devlet alanının daha da daraltılması ve özelleştirme politikalarının aynı şekilde devam ettirilerek kamusal alanın tümden tasfiye edilmesi de “çözüm” adına ilk akla gelenler olacak.

AKP krizi gizlemeye çalışıyor

Krizin toplumsal alanda görünen en büyük etkisi işsizlik oranlarında yaşanan olağanüstü artış. 2008’in son çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre işsiz sayısında 645 bin’lik bir artış söz konusu. İşsiz sayısı da bu artışla birlikte 3 milyona ulaşmış durumda. 2009’un ilk çeyreğindeki rakamları da eklediğimizde sayı bunun çok üzerine çıkıyor.

Elbette bu rakamlar devletin verdiği resmi rakamlar, ama gerçek işsizlik rakamının bunun çok üzerinde olduğu ve 5 milyonu aştığı da söyleniyor. Dolayısıyla gerçek işsizlik oranları ile baktığımızda Türkiye nüfusunun %20-25’i şu anda işsiz. AKP’li yetkililerin işsiz sayısındaki artışı kadınların da dikkate alınmasına bağlaması ise işin tirajikomik boyutu olarak hatırlanacak herhalde..

Bu, bir açıdan da AKP’nin krizin gerçek boyutlarını gizleme arayışının göstergesi. AKP’liler kriz ilk ortaya çıktığında deve kuşu politikası izlemeyi tercih etmiş ve krizden bahseden herkesi bir tek “vatan haini” ilan etmedikleri kalmıştı.

Krizin rakamsal boyutlarının açıklanması ve işsizlik gibi toplumsal etkilerinin de ortaya çıkmasıyla birlikte bu kez kriz gerçeği mecburen kabul edildi ama bu noktada da krizi makyajlama girişimleri başladı. AKP iktidarına bağlı, devletin resmi istatistik kurumu TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu), tam da bu makyajlama çalışmaları doğrultusunda 2008’in ilk üç çeyreğinde açıkladığı rakamları aradan aylar geçtikten sora “düzeltme” yoluna gitti. Bu öyle bir düzeltmeydi ki örneğin %23,7’lik bir küçülme yaşayan tekstil sektöründe %40’lık bir büyüme uydurabildi TÜİK!

Ancak rakamsal oynamalarla bile krizin yarattığı çöküşü gölgelemek mümkün olmadı. TÜİK, bütün katakullilerine rağmen 2009’un Mart ayında %6.2’lik bir küçülme oranı açıklamak zorunda kaldı.

AKP’nin dayatmasıyla açıklanan bu şişirme rakamlar bile ciddi bir gerilemeye işaret ediyor ki, gerçek rakamları siz tahmin edin artık.

Ayrıca, IMF ile imzalanacak antlaşma taslağında da Türk ekonomisi için 2009 yılında önerilen büyüme oranının % 0 olduğu açıklandı ki bu, IMF’nin de Türk ekonomisi için küçülme tahmini yaptığı anlamına geliyor. Demek ki durum bu kadar umutsuz.

2001 krizinden sonra gelen bu ikinci kriz önemli ve tehlikeli bir dönüşüme de işaret ediyor. 2001 krizi daha çok bir finansal kriz şeklinde ortaya çıkmış ve sonuçta Türk bankacılık sektörü başta olmak üzere finans kesiminin büyük ölçüde yabancı sermayenin eline geçmesiyle sonuçlanmıştı.

Bugünkü kriz ise çok daha derinlerden, üretim alanından geliyor ve bu açıdan da Türk ekonomisinde “Milli ekonomi” adına geriye kalan -ne kaldıysa artık- her şeyi de bitirecek bir sürecin önünü açıyor.

Sanayi alanında daralma olarak başlayan ve giderek ciddi bir çöküşe dönüşen kriz, pek çok fabrika ve imalathanenin kapanmasına yol açtı ve üretim alanındaki iflaslar halihazırda hız kesmeden devam ediyor.

Sanayi alanındaki bu daralmanın hızla hizmet ve finans alanına doğru genişlediği de düşünülürse bu kez toptan bir çöküşe doğu gittiğimiz söylenebilir.

Ekonomi neden krize girdi?

Ekonominin tüm alanlarında görülen bu gerileme pek öyle duracak gibi de değil.

ABD ve AB ekonomilerinde yaşanan çöküşün de aynı şekilde devam ettiği ve kurtarma paketleri dahil, alınan önlemlerin krizin önünü kesmeye yetmediği de düşünülürse Türk ekonomisinin bu süreci kolay atmasını beklemek de safiyane bir iyimserlik olabilir sadece.

Bunun başlıca sebebi Türk ekonomisinin özellikle 24 Ocak’tan sonra sokulduğu dışa bağımlılıktır. Dünya kapitalizmine basit bir uydu ülke olarak eklemlenen Türkiye aradan geçen neredeyse otuz yıllık dönemde bu bağımlılık ilişkilerinin yıkım dışında bir şey getirmediği ortaya çıkmış olmasına rağmen ısrarla aynı yolda devam etti. Bizzat IMF ve Dünya Bankası programlarının sonucu olarak ortaya çıkan krizler bile yine bu kuruluşların reçeteler ile aşılmaya çalışıldı.

Bugün gelinen nokta ise bu bağımlılığın artık en üst seviyeye geldiğini gösteriyor.

Hal böyle olunca bütün dünyada hissedilen bir kriz, bir anda Türk ekonomisinin dengelerini de alt üst edebiliyor.

En tehlikeli olansa bu tür kriz dönemlerinde merkez-çevre ülkeler hiyerarşisinde krizin faturasının çevre ülkelere kesilmesi.

AB ve ABD’de ortaya çıkan kriz etkisi yüzünden uzun bir süredir Türkiye başta olmak üzere “faiz cenneti” olarak görülen çevre ülkelerde gezinen yabancı sermaye hızla geri akmaya başladı.

AKP ekonomisinin tümüyle yabancı sermaye girişine odaklı bir sıcak para akışına bağlı olduğu düşünülürse bu tür bir yabancı sermaye dönüşünün ekonominin can damarlarını kesmek olacağı da ortada.

AKP ekonomisinin en büyük zaafı da zaten dış borçlanmaya dayalı bir hormonlu “büyüme” olmasıydı. Şimdi bu hormonlu “büyüme”nin faturasını ödüyoruz. Yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi amacıyla uygulanan “düşük kur-yüksek faiz” politikası ve “enflasyonu düşürmek” dışında hiçbir hedefi olmayan bir ekonomi anlayışının bir noktadan sonra tökezlememesi zaten şaşırtıcı olurdu. Nitekim şimdi bu noktadayız.

AKP, 24 Ocak’la başlayan ekonominin liberalizasyonu programının en iyi uygulayıcılarından birisi oldu ve Türkiye bu dönemde dünya kapitalizminin “yükselen piyasalar”ı arasına bile girdi. AKP açısından bu Türkiye’nin dünya ile entegrasyonu idi ama gerçekte bu durum tipik bir sömürge olmaktan başka bir anlama gelmiyor. Tarım ve hayvancılık gibi pek çok konuda bir zamanlar lider ülke konumunda bulunan Türkiye, IMF programları yüzünden bugün bu alanların hepsinde, bırakın kendi kendine yetmeyi, dışarıdan mal ithal eden bir ülke konumunda. Tarım, hayvancılık ve yerli sanayi tasfiye edilirken bunların yerine spekülatif bir finansal kumarhane inşa edilmiş ve ekonomi bir avuç spekülatörün-çoğu da yabancı-cirit attığı bir karanlık alan haline getirilmiştir.

Ekonominin AKP’nin yedi yıllık iktidarı döneminde sahte bir istikrar görüntüsü çizmesinin tek sebebi ise bu sözünü ettiğimiz sermaye hareketliliğinin ve dış borç girişinin bu süreç içinde aksamadan devam etmesidir. Özellikle son bir kaç yılda dünya piyasalarında yaşanan likidite bolluğu bir de yabancı sermayeye yönelik teşviklerin cazibesiyle birleşince Türkiye’ye ciddi boyutlarda bir sermaye akışı sağlanmıştır. AKP de bu şansı iyi kullanmış ve bunu “ekonomi iyiye gidiyor” şeklinde ciddi bir propaganda malzemesine dönüştürmüştür. Ancak son bir yılda işler tersine dönmüş ve dünya piyasalarında yaşanan sıcak para sıkıntısı ile bu süreç tersine dönmüştür.

Yabancı sermaye, yüksek faiz alabileceği, kamu kuruluşlarını özelleştirme adı altında yok pahasına ele geçirebileceği ve her türlü teşvik ve vergi indiriminin sağlandığı bir ülkede seve seve at oynatmıştır ama küresel bir kriz çıktığı anda yüksek riskli gördüğü ülkelerden çıkıp anavatanına dönmeyi tercih etmiştir. Türkiye’nin şu an karşı karşıya bulunduğu durum tam da budur.

Ülkeden hızla kaçan yabancı sermayeden geriye ise yabancılara peşkeş çekilen stratejik kuruluşlar, yıkılmış ve yok edilmiş tarım, hayvancılık, sanayi ve yüksek faiz ödemeleriyle tam takır hale gelmiş bir bütçe kalmıştır sadece. Kısacası ülkenin bütün kaynakları, birikimi ve potansiyeli “dünya ekonomisi ile entegrasyon” adına, “yabancı sermaye gelsin de, ne olursa olsun” diyerek yok edilmiştir.

Krizden nasıl çıkılır?

Krizden nasıl çıkılacağının cevabı ise “kriz neyin krizi” sorunun cevabında gizli. Birincisi, kriz kapitalizmin krizidir.

Türkiye kapitalist işbölümü içinde kendisine biçilen çevre ülke rolünü kabul ettiği sürece bu tür krizlerle boğuşmaya mahkumdur.

İkincisi, AKP Türkiye’yi yabancı sermayeye muhtaç ve dış borç sarmalına dayalı bir ekonomi modeli içinde dış piyasalara bağımlı bir hale getirmiştir. Dolayısıyla kriz aynı zamanda AKP ekonomisinin krizidir.

AKP ekonomisini krize sokan başlıca etken ise IMF programlarıdır. Türkiye son yaşanılan kriz de dahil olmak üzere bizzat bu IMF programları yüzünden krize girmektedir. Dolayısıyla krizin sebepleri bellidir ve gelinen noktada Türk ekonomisinin uydulaştırılması sürecine müdahale etmeksizin, yalnızca IMF’den gelecek 20-25 milyar dolarlık bir yardımla krizden çıkmayı beklemek sadece hayalciliktir.

Kaldı ki, IMF’den gelecek bu yardımın nerelere aktarılacağı da şimdiden bellidir. IMF yardımı büyük ölçüde sermaye kesiminin yaralarını sarmak için kullanılacaktır. Son günlerde bir nevi kurtarma paketi olarak gösterilen vergi indirimleri ve işsizlik fonundan sermayeye kaynak aktarımı da dahil olmak üzere önlem olarak uygulanan tüm politikalar da yine bu amaç gözetilerek yürütülmektedir. Ancak yoksulluk ve işsizliği önlemeye değil de sermayeyi kurtarmaya dayalı bu anlayış zaten şu anda krizde olan anlayıştır.

O halde her şeyden önce bu IMF’ci-piyasacı zihniyeti değiştirmek gerekmektedir.

Ama, Tayyip’in, “krize çözüm önerin, biz de gereğini yapalım” diyerek rest çektiği muhalefet de dahil bugün kimse sonuç alıcı ve gerçekçi bir çözüm üretememektedir. Zira; siyaset kurumunun piyasacılık ve IMF’cilik konusunda birbirinden farkı yoktur. Oysa bu krizden çıkış ilk etapta “IMF’ye hayır” diyebilmekten geçmektedir.

Türkiye, Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” doğrultusunda IMF programlarının esiri olduğu son on yılda iki büyük kriz yaşamıştır ve Türk ekonomisi bu süreçte geri dönülemez bir kıskacın içine sokulmuştur.

Buna rağmen çözüm diye önümüze yine IMF programının konması sadece ekonominin değil, sağından soluna siyasal yapının da bir kriz içinde olduğunun göstermektedir.

Krizin yarattığı yıkım dolayısıyla ortaya çıkan halk tepkisi daha da büyür ve yakın dönemde gerçek anlamda eşitlikçi ve adaletli bir sosyalist iktidar arayışının önünü açar mı, göreceğiz. Ama, Türkiye Atatürk’ün halkçı-devletçi ekonomi modelini temel alan tam bağımsızlık anlayışına dönmedikçe bu tür krizlerle daha çok karşılaşacak, burası kesin.

Bugün iktidarı ve muhalefetiyle, böyle bir siyasal yapı olmadığına göre, halkçı-devletçi ve sosyalist bir alternatif yaratana kadar krizlerle, işsizlik ve yoksullukla yaşamaya devam edeceğiz demektir.

AKP’siz ve IMF’siz bir Türkiye içinse reformcululuğun değil, devrimciliğin güçlenmesi gerekiyor.

Türkiye’yi reformculuk batırdı, devrimcilik kurtarır!

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: