Kaya Ataberk |
Seçimler ve Türkiye'nin sol ihtiyacı Türkiye Mart’taki yerel seçimlerinin tartışmasını yapmaya devam ediyor. Belki de Türkiye tarihinde üzerinde en çok tartışılan ve önem verilen yerel seçimi yaşadık. Aslına bakılırsa bunun temel nedeninin 22 Temmuz genel seçimlerinin ardından AKP’nin aldığı yüksek oy oranına dayanarak girdiği faşist yönelim olduğu açıktır. AKP’nin en baştan beri ideolojik duruşu Kürt-İslam faşizmiydi. Bunu hayata geçirebileceği ortamsa 22 Temmuz’da ortaya çıkan yüzde 47 tablosuyla oluşmuştu. Bu nedenle yaşanan 29 Mart seçimi bir anlamda AKP’nin faşizmi ne kadar devam ettirebileceğinin, hangi boyutlarda uygulayabileceğinin ya da ona karşı başka bir siyasal gücün ortaya çıkıp, çıkamayacağının da sorgulaması oldu. Fakat seçimlere gidilirken CHP de dahil olmak üzere tüm siyasal partilerin AKP’nin ve Kürt-İslam faşizminin çizdiği muhalefet çerçevesi içinde konumlanışı Türkiye’nin bir başka gerçeği olarak karşımıza çıktı. Kökeninde Atatürk’ün ve solun olduğunu söyleyen CHP’nin art arda yaptığı etnik kimlik ve çarşaf açılımları bu durumun en önemli göstergesi oldu. Zaten on yıllardır solla çok da ilişkisi olmayan CHP’nin, milliyetçiliği de uzun zaman önce terk ettiği açıktı. Ancak, yanlış bir tarzda olsa bile hala savunulan lâikliğin de es geçilmesi, bir kenara atılması aslında AKP’nin seçime alternatifsiz gitmesine neden oldu. Şurası açıktır ki, Şeriatçı ve Kürtçü özellikleri ağır basan, kapitalist bir sağcı partinin, hatta faşist bir partinin karşısında ona alternatif olarak çıkabilecek tek duruş vardı. Bu ancak AKP’nin savunduklarına zıt değerleri yani devrimci, ilerici politikaları savunacak bir duruş olabilirdi. Fakat AKP’nin karşısında bu anlamda bir hareketin, partinin olmaması halkı solsuz ve doğal olarak da alternatifsiz bıraktı. Seçim sonuçlarının açıkça gösterdiği şey şudur ki, halk, AKP’den Tayyip ve çevresinin sandığı kadar da memnun değil. Bunu ortaya çıkaran, AKP’nin tüm çabalarına karşı kaybettiği 1 milyon civarında oy oldu. Bu AKP’nin ilk oy kaybı olması açısından da ayrıca önemli. Ancak AKP’nin karşısında muhalefet partilerinin de çok kazançlı olmadıkları açıktır. Özellikle CHP’nin durumu daha yakından bakıldığında aslında vahim olarak tanımlanabilir. CHP ve sol krizde CHP’nin krizi sadece aldığı oy oranıyla ilgili değil. Bunun ötesinde CHP’nin aldığı oyun dağılımı önemli bir kriter oldu. Aslında asla bir sol partinin oy dağılımıyla ilgisi olmayan bu gösterge, durumu daha da ağırlaştırıyor. Karşımızda Anadolu’yu, Türkiye’nin geniş bölgelerini tamamen terk etmiş ve metropollerle kıyı kesimlerine sıkışmış bir CHP olduğunu gördük. Ancak bu durum da şehirlerdeki sanayi emekçilerinin içinde örgütlenmiş ve onlardan oy alan bir partinin durumu sanılmamalı. Böyle olmadığı da CHP’nin büyük şehirlerin varoşlarını tamamen Şeriatçı AKP’ye terk etmesiyle açığa çıkıyor. CHP, Anadolu’da nasıl yoksa kent emekçilerinin, yoksullarının arasında da yok. Bu anlamıyla CHP, bir elitin rahat yaşamını savunan konumdan ileriye gitmediğini de iyice ortaya sermektedir. CHP’den başka “sol” partilerin de ne kadar içler acısı durumda oldukları su götürmez bir gerçektir. Normalde merkez solun güç kaybettiği, kitleleri kucaklayamadığı bir ortamda daha sosyalist yaklaşımlı grupların ortaya çıkıp, bu kitleler içinde etkin olması beklenebilir. Ancak Türkiye’de bu tip “sol” partilerin ne bir gücü var ne de gerçek anlamda bir sol duruşu. Bunlar kendilerini Kürtçülüğün girdabına kaptırmış ve zaman zaman AKP’nin, çoğunlukla da PKK’nın kuyruğunda bir ömür geçiriyorlar. Tüm bunlardan sonra ise ortaya solun, hatta merkez sağın silindiği, Saadet Partisi ve MHP gibi Şeriatçı, faşist eğilimli partilerin AKP ile beraber toplam güçlerini artırdıkları bir tablo ortaya çıkıyor. Ancak daha da önemli olan şey sola olan ihtiyacın kendisini ciddi şekilde hissettirmesi. Gerçek sola olan ihtiyacın… Sola ihtiyaç var ama nasıl bir sola? Bugün Türkiye’de tüm sol kesimlerin, hatta sağcıların üzerinde anlaştıkları bir nokta varsa o da artık solun CHP ile devam etmesinin mümkün olmadığı. Bu o kadar açıktır ki, Tayyip bile seçim propagandası sırasında muhalefette CHP oldukça, AKP’nin kaybetmeyeceğini söylüyordu. Sol içinde yıllardır CHP nasıl kurtulacak tartışması yapılır. Samimi Atatürkçü ve sol çevreler, CHP’nin içinde bulunduğu atıl durum daha çok Baykal’a bağlamak eğilimindedir. Bu eğilimde CHP’nin tarihsel geçmişine duyulan saygının da önemli bir payı vardır. CHP ne de olsa Atatürk’ün partisidir… Peki, hakikaten CHP’nin Atatürk’le ya da solla bir ilişkisi kalmış mıdır? Genelde bu soruya cevap verilmez. Diğer taraftansa CHP’yi eleştiren bir başka kesim yarı Marksist, yarı liberal olduklarını iddia eden ancak bugün AKP faşizminin “sol” kanadı dışında bir şey olmadıkları iyice açığa çıkan kesimdir. Bunların CHP’ye eleştirileri ise aslında CHP’nin yıllardır ısrarla uzaklaştığı Atatürkçülükten ve soldan daha da uzaklaşmasını tavsiye eder niteliktedir. Bunların temel eleştirisi CHP’nin Kemalist ve milliyetçi bir parti olduğudur. CHP, klasik Cumhuriyet, laiklik söylemlerinin de ötesine geçememektedir bunlara göre… İşin özüne bakıldığı zaman aslında CHP’nin tavrının, bu kesimin çizdiği tabloya çok da uymadığı açığa çıkar. Çizilen tablonun aksine CHP yıllardır Kürt etnikçiliğini savunur, AB’ye girişi destekler, IMF programlarını kendisinin daha iyi uygulayacağını iddia eder, askerin her ilerici çıkışına demokrasi elden gidiyor diyerek itiraz eder. Yani aslında CHP, sol, Atatürkçü ve milliyetçi özellikler göstermez; aksine sağcı, liberal, Batıcı özellikler gösterir. Peki, o zaman bu komprador “sol” CHP’yi neden olmadığı bir şeyle suçlar? Bunun temelinde ise CHP’nin böyle bir partiye dönüşme ihtimalini engelleme isteğinin ötesinde gerçekten milliyetçi, Atatürkçü, antiemperyalist bir solun CHP’nin yapmadıklarını yapacak bir şekilde ortaya çıkmasını önleme çabası yatmaktadır. Siyasette her şey karşıtlarıyla yer aldığı için tabi bu amaçlarında başarılı olamadılar. Bugün böyle bir Ulusal Sol hareket örgütleniyor, gelişiyor. Fakat işin CHP cephesinde, tam da sistemin istediği gibi bir anlayışın şekillendiği görülüyor. Artık sola olan ihtiyacın açıklığı kadar bu solun hangi karakterde bir sol olacağı da ortaya çıkmış durumdadır. Türkiye’nin gerçekten Atatürkçü, Ulusal bir sola ihtiyacı var. Bunun temel referansını da Atatürk’ten alması kadar doğal bir şey de zaten olamaz. Atatürkçü solu yeniden kurmak Aslında Türkiye şartlarında Atatürkçü olmayan bir soldan bahsetmenin bile abesle iştigal olduğu açık. Türkiye’de devrim yapmış, Ortaçağ düzeninin emperyalizm elinde daha da yozlaşmış halini yıkmış, tüm sömürgeci işgal ordularını silahla, savaşla ülkeden kovmuş bir lider ve hareket dünyanın neresine giderseniz gidin soldur. Bugün Latin Amerika için Bolivar ve Marti ne ise Türkiye için de Atatürk odur. Fakat Türkiye’deki ideolojik çarpıtmanın boyutları o kadar geniş ki, solun Atatürk’e dönmesi için ayrı bir mücadele verilmesi gerekiyor. Karşımızdaki anlayış Atatürk’ü faşist ilan edebilecek kadar uç noktalara varabilmiştir. Bunlar Atatürk’ün tüm devrimci politikalarını antidemokratik, kendisini de diktatör ilan ederler. Sola önerdikleri şey de bu gelenekten kopmadır. Sonuçta gerçekleri onlar da çok iyi bilirler. Türkiye’de solun kökeninde Atatürk vardır. 68 kuşağı da, Yön de, Uğur Mumcu da sosyalizmi Atatürkçülükle birlikte savunmuşlardı. Bunu yaparken Atatürkçü ve sosyalist bir sentez oluşturalım kaygısında da değillerdi. Çünkü onlar açısından böyle bir ayrım yoktu. Atatürkçü oldukları için solcu, solcu oldukları için de Atatürkçüydüler. Ancak aradan geçen yılların yarattığı ideolojik tahribat bugün bizi; “nasıl bir sol?” sorusuna cevap ararken “Atatürkçü bir sol” diye cevap vermek durumunda bırakıyor. Kısacası, zorla birbirinden kopartılmış iki kavramı bugün yeniden birleştirmeliyiz. Atatürk’ün en önemli mirası ise solu halkla birleştirmiş, halkı bu davanın içine çekmiş olmasından geçer. Atatürk’ün ardından onu takip edenler de halk kesimlerinin geniş desteğini ve sempatisini böyle kazanmışlardı. Bugün hala insanların Deniz Gezmiş ve Uğur Mumcu’ya duydukları saygı nasıl açıklanabilir? En sağcı düşmanlarının bile saygı duyduğu bu isimler bizim sorumuza yanıt oluşturur. Atatürkçü bir sol anlayış yeniden hakim kılındığı andan itibaren halka ulaşamamak, varoşlara girememek gibi sorunlar da zaten ortadan kalkacaktır. Solu Atatürk’ten kopartanlar, halkı da soldan kopartmışlardı. Bunun tam tersini sağlamanın formülü de açıktır. Solda milliyetçi dönüşüm şartı Halkın içinde yer almasını gerekli ve doğal bulduğumuz solun milletin kalbinde yer alması ve milliyetçilik yapması aynı kesimler tarafından bir suçlama nedeni olarak ortaya atılır. Bunlar özellikle halk ve milletin temelde özdeş kavramlar olduğunu gözlerden uzak tutmaya çalışırlar. Oysa halk toplumun emekçi kesimlerini, geniş yığınları ifade ederken millet kavramı da bunun tarihsel varlığını ve birliğini tanımlar. Batıya bağımlı komprador kesimler ise milletin de halkın da dışında konumlanır. Atatürk’ün ortaya koyduğu sol anlayış açısından da halkçılığın ve milliyetçiliğin birlikteliği böyle algılanmalıdır. Halkçılık kapitalizmin, sömürücülerin karşısında emekçileri korumaksa, milliyetçilik de aynı ezilenlerin emperyalizm karşısında varlığını ve birliğini korumaktan başka bir şey değildir. Yani halkı sömürüden kurtarmakla, milleti emperyalizmden kurtarmak bir ve aynı süreçlerdir. Emperyalizm ve sömürgecilik yeryüzünde var oldukça, solun Ulusal Kurtuluşçu ve milliyetçi kimliği de özel ve vazgeçilmez yerini korumaya devam edecektir. Burada da bize “sol milliyetçi olamaz, enternasyonal olur” diyenlere karşı solun yeniden milliyetçi ve Ulusal Kurtuluşçu rayına oturduğunu haykırmalıyız. Sol içine düşürülmeye çalışıldığı etnikçilik ve enternasyonalizm hastalıklarından kurtarılamadığı sürece bu bataktan çıkılamaz. “Ötekicilik” ve gerçek halkçılık Solun özünde yer alan kavramlardan birinin halkçılık olduğunu belirttik. Halkçılık ise ezilenden, emekçiden yana tavır almanın adıdır. Sol doğal olarak emeğiyle geçinenlerin ve ezilen ulusların savunucusudur. Dünya sisteminin ezilenler kanadında yer alan bizim gibi proleter ulusların davasına sahip çıkmakla Üçüncü Dünyacı bir yapılanmanın da yaratılması gerekmektedir. Yani sol zeminini halka, ulusa ve ezilen dünyanın diğer uluslarının mücadele zeminine yerleştirmelidir. Bu zeminin adı da antiemperyalizm ve antikapitalizmdir. Bunlar dünyanın tüm sol literatürünün üzerinde anlaştığı değerlerdir, ilkelerdir. Ancak son dönemlerin bazı sapmaları Türkiye’de de kendisine önemli bir yer açmış bulunuyor. Avrupa’da “yeni sol” olarak adlandırılan ve emekçi sınıfların siyaseti olmak yerine toplumun marjinal kesimlerinin temsilcisi olmaya soyunan bu sol anlayışın ülkemizdeki yansıması daha da tehlikeli bir boyut taşıyor. Bu marjinal kesimlerin toplumun mağdurları ve “ötekiler”i olarak adlandırılarak solun esas sahip çıkması gerekenler olduğu propagandası bugün özellikle Taraf ve ÖDP çevrelerinde yapılmaktadır. Bu anlayışla türbanlılar, eşcinseller, etnik gruplar, uyuşturucu bağımlıları aynı potada eritilerek solun meselesi haline getirilmek isteniyor. Bu anlayış Avrupa’daki haliyle zaten solla ilgisi kalmamış olan Batı işçi sınıfının yerine başka bir şeyleri ikame etmenin çabasıydı. Bu haliyle ne Avrupa içinde düzene bir tehlike oluşturdu ne de çok ciddiye alınacak kadar gelişti. Türkiye’de ise mağdur ve öteki ilan edilen Şeriatçının, PKK’lının aklanması için bir nevi sihirli formül olarak kullanıldı. Bir taraftan her ikisi de solcu katliamı yaparak kalabalıklaşmış, güçlenmiş olan Kürtçüler ve Şeriatçılar, solun düşmanlık alanından çıkarılıyordu. Aynı zamanda da sol marjinalliğin ve toplum dışılığın savunucusu olmaya mahkum edilerek gerçek halk kitlelerinin yaklaşmayacağı ve tepki duyacağı bir hale sokuluyordu. Bugün bu işbirlikçi “ötekilik-mağdurluk” edebiyatının dışına çıkarak halkın, toplumun içinde gerçek bir örgütlenmeye girişmek solun önünde duran en acil görevlerin başında geliyor. Sol bu gerçek halkçılık çizgisinde kendisini yeniden şekillendiremediği sürece varoşların, Anadolu illerinin AKP ve MHP’ye teslim edilmesinin önüne geçilemez. Sol halkın çıkarlarını savunmalıdır ki, halk da solu savunsun. Uydurma solculuğun sonu türbancılığa, çarşafçılığa, Kürtçülüğe kadar gider. Fakat burada da duramaz. Artık karşımızda AKP faşizminin dümen suyuna tamamen girmiş bir “solculuk” bulunmaktadır. Faşistler neyi savunuyorsa “sol” da onu savunmaktadır. Bu nedenle de halkın ya da seçmenin gözünde anlamsızlaşmaktadır. Bir aşamadan sonra bu “sol” kendi anlamsızlığını fark eder ama bunun sonuçları bu yoldan geri dönmek olarak ortaya çıkmaz. Bakış açısı bir kere akıl mantık sınırlarının dışına taşmıştır. Mademki mesele ötekinin hakkını savunmaktır; o zaman bunu zaten çok iyi yapan PKK’dan ve AKP’den daha demokratik ve sol da olunamaz! O zaman artık bu “sol” için tek çıkar yol bizzat AKP’lileşmek ve PKK’lılaşmaktır. Böylece “sol” temelde en büyük karşıtı olan emperyalizmin ve işbirlikçilerinin yanına geçmiş olur. Bu süreç başlamıştır bile. Bizzat canlı örnekleriyle de karşımızdadır. Doğru zemine kendisini taşıyamayan tüm sol kesimler açısından da aynı tehlikenin varlığını görebiliyoruz. Ulusal Sol’a duyulan ihtiyaç Kimileri solun ulusalı olmaz derken aslında bunun tam tersinin geçerli olduğu görülüyor: Ulusal olmadan sol olunamıyor. Ulusal Solun gerçek halkçı-milliyetçi zemininden uzaklaşınca geriye artık ne antikapitalizm ne de antiemperyalizm kalıyor. Batının şablonlarına saplanıp kalmanın sonu bugünkü solun içine düştüğü acıklı durumdur. Kendi halkına yabancı, kendi milletine düşman ama Kürtçüyle, Şeriatçıyla, çarşaflıyla dost olan bir “sol”un artık solla arasındaki son bağları da kopardığını görüyoruz. Bu tahlilimize ÖDP’den CHP’ye tüm yapılanmalar dahildir. İşi bu noktalara vardırmayan ama gene de Ulusal Sol olmaktan uzak kesimler de bir seçim yapmak zorundalar. Sonuçta kimse “ben dönek olacağım, Amerikancı, Kürtçü ya da çarşafçı olacağım” diye işe başlamaz. Yanlış zeminde durmak, hareketleri bu noktalara zamanla savurur ve Ulusal Sol olamamanın sıkıntısını yaşayan herkes de bu tehlike grubunun içindedir. Bugün halkın arasında örgütlenecek bir sola ihtiyaç var. Bugün Atatürk’ten yola çıkan Ulusal Kurtuluşçu, milliyetçi bir sola ihtiyaç var. Antiemperyalist ve Üçüncü Dünyacı bir tavrı ön plana koyacak bir sola ihtiyaç var. Şeriat, etnik bölücülük ve sömürgeleşme Türk Milletinin önünde en yakın tehlikeler olarak duruyor. Bunların bir panzehiri var. Türkiye’nin Ulusal Sol’a ve devrimci bir partiye ihtiyacı var. Önümüzdeki sürecin ana aktörü de bu yapılanma olacaktır. Zamansa şikayet etmenin, kerhen oy vermenin, “ehven-i şer”i tercih etmenin değil çalışmanın zamanı…
|