Suudi Arabistan’da kadının yalnız adı var
Ülkemizde Şeriatçılar yıllardır türbanın propagandasını yapar durur. Türbanın Tanrı’nın bir emri olduğunu ve türbanın yasaklanmasının özgürlüklere yönelik bir müdahale olduğunu hiç bıkmaksızın tekrarlarlar. Ne yazık ki dünya gerçeklerinden haberi olmayan ve istedikleri taleplerin sonunun kendilerini hangi noktaya taşıyacağını bilmeyen kızlarımız da Şeriat cahilliğinin sonucu olarak çarşafa girme özgürlüğünün kendilerine verilmesini hararetle desteklerler.
Elbette istedikleri Şeriat rejimi geldiğinde kendilerine çarşafa girme özğürlüğünü seve seve verecektir. Hatta istemeyenlere bile! Peki Şeriatla yönetilen ülkelerde bu özgürlüğün bedelini kadınlar hangi özgürlüklerinden vazgeçerek ödüyorlar?
Örnek olarak en katı Şeriat rejimlerinden birinin uygulandığını Suudi Arabistan’ı gösterebiliriz. Türk kadını Atatürk devrimleri sayesinde 1934 yılında seçme ve seçilme hakkını kazanırken, Suudi Arabistan kadını Türk kadınından tam 75 yıl sonra bile bu hakka sahip değiller ve olamayacaklar gibi de görünüyor. Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Nayif yaptığı bir söyleşide ülkesinin kadın milletvekillerine gereksinim duymadığını, hatta seçimlere bile gerek olmadığını söylemiş. Üyelerinin tamamı Suudi Kralı tarafından atanan Şura ile ilgili açıklamasında “Üyeleri atamak, daima en iyilerinin seçilmesini temin ediyor. Bu, seçimler yoluyla yapılsaydı, üyeler bu nitelikte olamazdı” diye bir yorumda bulunan prens, kadın üyelere de ihtiyaç olmadığını buyurmuş.
Aslında Suudi Arabistan için bu durum gayet normal. Çünkü bırakın kadınları, erkekler bile daha 2005 yılında oy kullanma hakkını kazandılar. O da Kralın büyük reform sayılan girişimiyle ancak belediye meclisindeki bazı sandalyeler için.
Getirilmesi düşünülen bir diğer yasak ise kadınların görsel ve yazılı basında görünmesinin engellenmesi. Suudi Arabistan’ın önde gelen 35 din adamı, Kral Abdullah’ın 14 Şubat’ta göreve getirdiği yeni Enformasyon Bakanı Abdülaziz Hoca’ya bir mektup yazarak kadınların görsel ve yazılı basında gösterilmesinin engellenmesini istedi. “Medya reformunun sizinle kusursuz olacağına dair büyük umut taşıyoruz” diyerek yeni bakana seslenen din adamları, nedeni ne olursa olsun hiçbir kadının televizyonda görünmemesi gerektiğini ve ayrıca müzik yayınının yasaklanması gerektiğini öne sürdüler.
İşte bizim türban çığırtkanların istedikleri Türkiye düzeni de tam olarak bu. Şimdi kızlarımız türban takarak üniversiteye giremiyorlar belki ama istedikleri düzen (Tanrı korusun) gelecek olursa bırakın türbanı, kendilerini mumya gibi sarsalar bile üniversiteye girme şansları olmayacak. Çünkü Şeriatçıların istediği kızların türbanla üniversiteye girme hakkı değil, türbanı günlük yaşamın zorunlu bir unsuru olarak kabul ettirme çabası. Şeriatçılığın en üst noktaya ulaştığı Afganistan bunun en güncel kanıtı. Bırakın üniversiteyi, kızların ilköğretim okullarına gitmesine bile izin verilmiyor. Ne de olsa kadının görevi eğitim almak değil, kocasının istediklerini yerine getirmek. Bugün Şeriat propagandası yapan kanallarda başörtüsü ile program sunan kadınlar acaba bu haberleri neden hiç gündeme getirmezler? Belki kendileri de içten içe bu korkuyu yaşıyor ama dile getirmeye cesaret edemiyorlar. Ne de olsa erkek patronları tarafından kapı önüne koyulma tehlikesi var.
|
Tanrı Kaddafi’ye akıl ihsan eylesin
Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi Batıyla arayı düzeltmesinden bu yana iyiden iyiye bunamış görünüyor. Çılgın fikirlerine gerçi artık herkes alıştı ama Kaddafi yeni parlak fikirler üretmekten bir türlü vazgeçmiyor. Türkler olarak bize yutturulmaya çalışılan Yeni Osmanlı yalancı dolmasını bile sindirmemişken bu kez de Kaddafi 2. Fatimi Devleti kurulması önerisiyle akıl sağlığımıza zarar vermeyi başardı.
Gerçi Kaddafi’nin bu önerisi yeni sayılmaz. İki yıl önce de bu öneriyi dile getirmişti ama bu kez çok daha ısrarcı. Hz. Muhammed’in doğum günü nedeniyle Moritanya’da yapılan mevlite katılan Kaddafi burada yaptığı konuşmada günümüzde Müslüman dünyasının yaşadığı sorunların tek çözüm yolunun Fatimi Devleti’nin yeniden kurulması olduğunu iddia etti. Kurulacak devletin kadın ve gençlere büyük özgürlükler vereceğini iddia eden Kaddafi, Fatimi Devleti’nin de İslamiyette rönesansı başlatan devlet olduğunu sözlerine ekledi.
Kaddafi’ye “Allah akıl versin” demekten başka bir şey elimizden gelmiyor. Başımızda Yeni Osmanlı belası dururken bir Fatimi Devleti eksikti. E madem kurulacak bu devlet gençlere ve kadınlara büyük özgürlükler sağlayacak, kurulmasını bekleyeceğine, bahsettiğin özgürlükleri kendi ülkenin insanlarına versene! Bunun için illa yeni bir devlet kurmak mı gerekiyor? Ama Kaddafi’de laf çok! Ülkenin petrol gelirlerini yoksul halka vereceğini vaat edip de sonradan bu sözlerinin üzerine yatan da yine aynı Kaddafi’ydi. O yüzden bu sıralar Kaddafi’yi fazla ciddiye almamak gerekiyor çünkü ne söylediğinin farkında değil.
|
Kendi düşen ağlamaz
Küreselleşmenin yan etkileri bazen hiç beklenmedik anda karşınıza çıkabilir. Kanada’da, Yeni Demokrat Parti Welland Milletvekili Peter Kormos’un başına gelen de tam olarak bu. Kormos bir yürüyüşte kullanmak için Kanada bayrağı satın almak istiyor. Eline bir bayrak alıyor, nerede yapıldığına bakıyor: “Made in China!” Başka bir dükkana gidiyor, yine bir Kanada bayrağına bakıyor: “Made in China!” Arıyor, tarıyor ama nafile. Bulduğu tüm Kanada bayrakları “Made in China!”
Milletvekili de sonunda bulduğu tüm Kanada ve Ontario eyalet bayraklarının Çin yapımı olmasına isyan ediyor ve bunun yüz kızartıcı bir durum olduğunu söylüyor: “Benim şehrimde birçok insan son krizle birlikte işlerini kaybettiler. Onlarla birlikte yürürken bu bayrağı nasıl vereceğim? Bunu benim yüzüme fırlatmazlar mı? Üzerinde ‘Made in China’ yazan bu bayrağı, herhangi bir toplulukta dağıtmak, benim için son derece onur kırıcı bir durumdur. Bu, yüz kızartıcı, aşağılayıcı, rezil, utanç verici ve yürek parçalayan bir şeydir. Burada iş yerleri kapanıyor, insanlar işlerini kaybediyor. Bizse bayrağımızı bile Çin’de yaptırıyoruz.”
Evet, Kormos dediklerinde yüzde yüz haklı ama bizde de bir söz var: Kendi düşen ağlamaz. Küreselleşmeyi başlatan Çin değil, Kanada gibi gelişmiş emperyalist ülkelerdi. Çin bugün sadece bunun nimetlerinden yararlanıyor. Çin, kendi işçisini sizden daha iyi sömürmeyi başardığı için bayrağı sizin ürettiğinizden daha ucuza mal ediyor ve size satıyor. Kapitalizm öyle ulusal onurmuş, ulusal değermiş gibi şeyler tanımaz; yalnızca nasıl daha fazla kâr elde ederim ona bakar. O yüzden, Çin yapımı bayraklar daha ucuz olduğu sürece sizler de ellerinizde Çin yapımı Kanada bayraklarıyla ulusal onurdan bahseder durursunuz.
|
Chavez’den küresel krize karşı farklı paket
Uyguladığı sosyalist politikalar ile halkın sevgisini kazanırken ABD’nin düşmanlığını iyice üstüne çeken Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez artık işi sıkı tutuyor. Daha önce de ABD destekli bir darbe girişimini halkın karşı koyması ile atlatan Chavez, olası darbe girişimlerinde lojistik destek noktaları olarak kullanılabilecek dört eyaletteki liman ve havaalanlarını merkezi hükümetin denetimi altına aldı.
Geçtiğimiz haftalarda yaptığı bir konuşmada ülkedeki ana ulaşım arterlerinin merkezi hükümetinin denetimi altında olmasının güvenlik için zorunlu olduğunu söyleyen Chavez, bunun ilk uygulaması olarak Zulia, Carabobo, Nueva Esparta ve Anzoategui eyaletlerindeki limanlar ile havaalanlarına askeri birlikleri konuşlandırdı. Chavez el konulan havalanları ve limanların yeni yatırım programı kapsamında modernize edileceğini açıklarken darbe girişiminde bulunmayı deneyecekleri de uyarmadan geçemedi: “Darbe girişimine soyunan kendini cezaevinde bulur!”
Olası darbe girişimlerine karşı şimdiden önlemini alan Chavez, aynı zamanda dünyanın ekonomik krizle boğuştuğu bir ortamda Venezüella halkı için güven unsuru oluşturmayı sürdürüyor. Tüm emperyalist ülkelerin dev uluslararası şirketleri kurtarmak için trilyonlarca dolarlık önlem paketleri açıkladığı, piyasayı paraya boğduğu bir dönemde Chavez “sosyalist kriz önlemleri” adı altında emperyalist ülkelerin ekonomi politikalarıyla taban tabana zıt politikaları yaşama geçirmeye hazırlanıyor. Peki Chavez’in ekonomik önlem paketi neleri içeriyor?
Ekonomistlerin Chavez’e ilk önerisi devalüasyona gitmesi, aksi takdirde düşen petrol gelirleri ve ihracat yüzünden yıl sonunda bütçenin açık vereceğiydi. Chavez ise enflasyonu artıracak böyle bir önlemi reddederek, bütçe açığını zenginlerden alınacak vergiyi artırarak çözme yoluna gitti. Ayrıca Chavez asgari ücreti bu yıl % 20 artırmayı planladığını da açıkladı. Alt gelir dilimindekilerin gelirlerinde artış tasarruf yerine harcamaya gideceğinden Chavez bu sayede ekonomide canlanmayı sağlayacak.
Chavez ayrıca çok değil daha birkaç ay önce petrol gelirlerindeki azalma nedeniyle sosyal programlara kaynak aktaramayacağını iddia edenlere inat, bu yıl bütçenin % 10’unun sosyal programlara aktarılacağını açıkladı. “Bizim için toplumsal harcamalar kutsaldır. Her geçen yıl toplumsal misyonlara aktarılan bütçe artacak, sosyalist bir ekonomik yapıya geçebilmemizin tek yolu budur” diyen Chavez böylece tüm emperyalist ülkelerin şirketleri kurtarmaya odaklandığı bir ortamda yoksul Venezüella halkına ve çalışanlara odaklanarak diğerlerinden ne kadar farklı olduğunu bir kez daha kanıtladı. Ne IMF yardımı ne de Dünya Bankası’nın parlak fikirleri olmadan, “Ümüğümüzü sıktırmayız” edebiyatı yapmadan Chavez, halkı için, doğru bildiği yolda tek başına ilerlemeyi sürdürüyor. Halkını düşünerek hareket eden bir devlet başkanının alacağı ekonomik önlemlerin diğerleriyle taban tabana zıt olmasından daha doğal ne olabilir ki?
|
İsrail kendi askerini bile kobay olarak kullanmış
Geçtiğimiz aylarda İsrail ordusunun Gazze’de yaptığı katliamı okuyucularımız anımsayacaktır. İsrail ordusu ağır silahlar eşliğinde girdiği Gazze’de taş üstünde taş bırakmazken en temel insan haklarını bile ihlal etmiş, çocuk, yaşlı ya da sivil demeden yüzlerce insanı öldürmüştü. İnsanlıktan nasibini almayan İsrail ordusu tüm dünyanın gözleri önünde büyük bir pişkinlikle Filistinlilere karşı katliama girmiş ve bilinen ne kadar Savaş Hukuku kuralı varsa hepsini çiğnemişti.
Fakat İsrail’in insanlık dışı uygulamaları yalnız Filistinlilerle de sınırlı kalmıyor. Geçtiğimiz günlerde açığa çıkan bir haber İsrail’in kendi insanlarını bile kobay olarak kullandığını ortaya çıkardı. İsrail ordusu 1990’lı yıllar boyunca şarbona karşı bir aşı geliştirirebilmek için hiç çekinmeden kendi insanlarını kobay olarak kullanmış.
“Omer 2” adı verilen aşı geliştirme programı yıllar boyunca gizli tutulurken, İsrail Adalet Yüksek Mahkemesi de aşının insanlar üzerinde denenmesine izin vermiş. Nes Tziona Biyoloji Enstitüsü tarafından yürütülen programa daha sonra ABD ordusu da dahil olmuş ve 716 İsrailli asker bu program kapsamında kobay olarak kullanılmış.
İsrailli yetkililer araştırmalar sırasında en üst düzey uluslararası standartlara uyulduğunu ve araştırmaya kobay olarak dahil olan askerlere olası yan etkiler hakkında her türlü bilginin verildiğini söylüyorlar. Yalnız askerler, yetkililer ile aynı görüşte değil. Askerler, kendilerine deney hakkında birtakım bilgiler verildiğini, yalnız verilen tüm bilgilerin muğlak olduğunu söylüyorlar. Fakat minareyi çalan kılıfnı da hazırlıyor: “Araştırmanın tüm ayrıntıları gizlilik nedeniyle açıklanmadı.” Tüm ayrıntılar açıklanmayınca, doğal olarak bazı askerlerde yan etkiler görüldüğünden bazı denekleri tıbbi gözetim altına almak gerekiyor.
Kendi askerlerini bile kobay olarak kullanmaktan çekinmeyen bir terörist devletin, başka halklara karşı katliama girişmesini ya da Gazze Savaşı sırasında 11 yaşındaki bir çocuğu canlı kalkan olarak kullanmasını da anlamak bu yüzden kolaylaşıyor. Fakat yüzüne tükürsen yağmur yağıyor misali utanmazlığı da elden bırakmıyorlar. Zira İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi’nin açıklamalarına bakılacak olursa, İsrail ordusu dünyadaki en ahlaklı ordu: “İsrail ordusunun, dünyada etik kurallara en fazla değer veren ordu olduğunu söyleyebilirim.” Eğer tüm olanlardan sonra hâlâ bunu söyleyebiliyorlarsa bize de diyecek bir laf kalmıyor. Sizin etiğiniz sizin olsun!
|
Ekonomik kriz Çek hükümetini yedi
Tüm kapitalist ekonomileri pençesi altına alan küresel ekonomik kriz sonunda Çek Cumhuriyeti’nde hükümetin düşmesine neden oldu. Aynı zamanda AB dönem başkanlığını yürüten Çek Cumhuriyeti’nde Başbakan Mirek Topolanek başkanlığındaki hükümet, muhalefetin Meclis’e sunduğu güvensizlik önergesine 101 miletvekilinin onay vermesi ile düşmüş oldu. Meclis’te hükümetin 96, muhalefetin ise 97 milletvekili bulunuyor. 7 milletvekili ise bağımsız.
Yapılan oylama Çekler için bir ilk niteliğini taşıyor. Çünkü 200 sandalyeli parlamentoda ilk kez bir hükümet güven oylaması sonucu düşmüş oluyor. Mirek Topolanek başkanlığındaki hükümete karşı 2007 yılından bu yana 4 kez güvensizlik önergesi verildiyse de hiçbiri başarılı olamamıştı. Hükümete karşı güven oylaması önergesi veren muhalif Jiri Paroubek, hükümeti dünyayı saran ekonomik krize karşı gereken önlemleri almamakla suçluyordu.
Çek Cumhuriyeti’nde kriz sonrası sanayi üretimi % 23 düşmüş, işsizlik ise % 5’e çıkmıştı. Yani Türkiye ile kıyaslanacak olursa durumu daha iyiydi ama etkili bir muhalefet hükümetin düşmesini sağladı. Hükümetin 3 milyar dolarlık önlem paketi beklenen etkiyi sağlamayınca yolun sonu görünmüş oldu. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva ekonomik krizin sorumlularının yerliler, siyahlar veya fakirler değil, mavi gözlü beyazlar olduğunu ve bedelini de onların ödemesi gerektiğini söylüyordu. Böylece bu dileği kısmen de olsa gerçekleşmiş oldu. Darısı krizin gerçek sorumlularının başına.
|
|