Serap Yeşiltuna |
YÖN’den TÜRKSOLU’na
Türk soluna damgasını vuran gazete: YÖN TÜRKSOLU gazetesi 224. sayısıyla yeni bir başlangıca “merhaba” diyor. Bu yeni başlangıç, herhangi siyasi, ideolojik ya da biçimsel bir değişikliğin sonucu değil. Yeni bir başlangıç çünkü Türk siyasi hayatını yerinden oynatan, bir döneme damgasını vuran, mirasçısı olduğumuz YÖN gazetesinin başarısını en az onun kadar çıkmış olarak ve onu da aşarak sürdürüyoruz. YÖN gazetesi, 1961 yılının sonlarından 1967 yılına dek, tam 222 sayı çıkarak Türkiye’de Atatürkçü, milliyetçi, solcu geleneğin altyapısını oluşturdu ve çıktığı her sayıyla dönemin siyasi hayatına “yön” vermeyi başardı. Bu “yön”, Türkiye’deki sağcılaşmaya ve karşıdevrim sürecine karşı, dönemin solcu aydınlarının başarıyla içini doldurduğu Atatürkçü bir yöndü, sosyalist ve milliyetçi bir yöndü. Türk topraklarında doğmuş ve Türk topraklarına ait bir ideolojiyi tüm karşıdevrimci akımlara karşı şekillendirmeye çalışıyordu ve YÖN, bugünün “ana muhalefetçi” solcularına inat, iktidar olmaya çalışıyordu. Çıktığı süre boyunca da geniş yazar kadrosuyla, tartıştığı konularla, yarattığı gündemle ve harekete geçirdiği kitleyle, bir anlayışı oturttu: Türkiye’de sol bir potansiyel vardı ve bunu örgütlemek ancak devrimci bir ideolojiyle, devrimci bir duruşla mümkündü. TÜRKSOLU, YÖN’ün küllerinden doğdu Tabi YÖN’den sonra köprünün altından çok sular aktı. YÖN’ün çıktığı dönemin üzerine Türkiye 12 Mart’ı yaşadı, Deniz’lerin idamını gördü, 12 Eylül’ü, solcuların işkenceden geçirilişini gördü. 80 sonrası hızlı sağcılaşmayı, Amerikancılaşmayı, PKK’nın ve Kürtçülüğün sol içinde güçlenerek bir “istila” hareketine dönüşmesini gördü, Şeriatçıların iktidar oluşunu gördü. 12 Eylül sonrasının ilkesiz sol siyasetlerini, yorgun demokratların reformculaşmasını ve bir dönemin YÖN’cülerinin dönekleşmesini gördü. İşte bunun üzerine TÜRKSOLU, YÖN’ün küllerinden doğdu, en olmaz dedikleri bir anda… Küllerinden doğdu çünkü YÖN’den geriye artık hiçbir şey kalmamıştı. YÖN’ün simgeleşmiş ismi Doğan Avcıoğlu ölmüş, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy gibi aydınlar katledilmiş, İlhan Selçuk, Mümtaz Soysal ve Çetin Altan gibi “hayatta kalan” en “baba” YÖN’cüler de sağa, her geçen gün daha da sağa savrularak bir döneme ihanet noktasına gelmişlerdi. YÖN’den geriye hiçbir şey kalmamıştı; çünkü artık bir kısım solcular milliyetçiliği unutmuş, sosyalizmi de unutmuştu ve adına “sosyal demokrasi” dedikleri ucube bir ideolojinin peşine takılarak ve Altı Ok’u da cumhuriyetin ilk yıllarına ait demode bir ideolojiymiş gibi sunarak yaşıyorlardı. Bir kısım solcular ise ne olduğu belirsiz batı tipi bir sosyalizmin peşinde ve Kürtçülüğün en adi savunusunu yaparak, Türk Milletinden tamamen kopmuş bir şekilde “sol”culuk oynuyordu. İşte TÜRKSOLU böyle bir ortamda, YÖN’ün küllerinden doğdu. 1960’lardan 2000’lere… Hem de çok benzer bir öyküyle ve de çok benzer bir gerekçeyle. YÖN Bildirisi ve TÜRKSOLU Manifestosu YÖN, 1042 aydının imzasıyla “YÖN Bildirisi”ni sunarak bir program ortaya koyuyor ve Türk Milletine bir çağrı yapıyordu. Bildiriye göre Atatürk devrimleri ile amaç edinilen çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak milli üretimi güçlendirmeye bağlıydı. Sosyal adalete önem vermeyen bir kalkınma programı başarısızlığa mahkûmdu. Çok net biçimde devletçilik savunuluyor ve hazırlanan bildiriyle bir sosyalizm çağrısı yapılıyordu. YÖN, sol fikirleri tartışmaktan korkmayan, sol olmaktan korkmayan bir anlayışı siyasetin ortasına oturtuyor ve 68’in altyapısını da hazırlıyordu. YÖN’cüler, 27 Mayıs sonrasının ve 61 Anayasasının özgürlük ortamında “kapalı kapılar ardında” siyaset yapmayı bırakarak artık örgütleyici bir önderliğe soyunuyordu. Tek birikimi ise aydın ve vatansever kadrosuydu. Doğan Avcıoğlu’nun arabasının satışından elde edilen bir miktar para, Cemal Reşit Eyüboğlu tarafından yapılan ufak bir bağış ve Doğan Avcıoğlu’nun abisi Hamdi Avcıoğlu’nun Akşam gazetesinden aldığı kıdem tazminatı dışında da hiçbir sermayesi yoktu. TÜRKSOLU ise YÖN’cüler kadar bile sermayesi olmaksızın çıkarıyordu ilk sayısını. Çıkışını finanse eden tek güç, yeri geldiğinde inşaatlarda çalışan, boya yapan, ankete çıkan ve harçlıklarını ortaya koyan; çıkışından itibaren de ev ev kapı kapı dolaşarak gazeteyi satan, abone yapan genç yazar kadrosuydu. TÜRKSOLU, artık siyasetin bittiği bir ortamda, solcuların solculuk yapmaktan korktuğu, Atatürkçülüğün gardrop Atatürkçülüğüne evrildiği ve sosyalizmin de tarihin raflarına kaldırıldığı bir dönemde TÜRKSOLU manifestosuyla çıkıyor, mücadeleci Atatürkçülük dönemini başlatarak, antiemperyalizmi, antikapitalizmi, batı karşıtlığını yeniden hatırlatıyor, devrimci bir yöntemle milliyetçilik bayrağını yükselterek kendine TÜRK demekten SOL demekten çekinmeden yeni bir örgütlenmeye girişiyordu. Evet, YÖN ve TÜRKSOLU benzer amaçlarla çıkıyor, benzer zorlukları yaşıyordu. YÖN bu zorlukların bir kısmını bir sonraki kuşağa yaşatmamak için belli engelleri aşmış, çok iyi bir miras bırakmıştı. TÜRKSOLU’nun bu mirası çok iyi kullanarak, hem süreklilik anlamında hem de ideolojik ve örgütsel anlamda, olması gerektiği gibi YÖN’ü şimdiden aşmış olduğunu söylemenin yanlış olmadığını düşünüyoruz. TÜRKSOLU: “Kemal’in hakkı Kemal’e” İki temel sloganla başlamıştı TÜRKSOLU yayın hayatına: “Batının değil Türkiye’nin, sermayenin değil, solun gazetesi” “Komprador değil ulusal sol” Bu iki slogan çok önemliydi çünkü “ulusal” olmaktan çekinmeyen bir sol geliyordu ve bu düşünüldüğünden de cesur bir çıkıştı. Çünkü TÜRKSOLU sadece Türkiye açısından değil dünya siyasi tarihi açısından da yeni bir dönemi başlatıyor, yeni bir teori ortaya atıyordu. Elbette YÖN, bunun öncüsü olmuştu, hatta YÖN’den önce de Kadro dergisi ulusal sol bir anlayışı savunmuştu ancak TÜRKSOLU’nu farklı yapan, yurtseverlik, ulusallık gibi kavramlarla değil doğrudan “milliyetçilik” fikrini savunarak ezilen ulusların sosyalizmini yaratmış olmasıdır. YÖN gazetesi de özellikle Avcıoğlu’nun yazılarıyla Atatürkçülük konusunda tavizsiz bir politika izlemiş ve Atatürk’ü dışlayıcı sol anlayışın aksine Türk Milletini devrimci, mücadeleci ve antiemperyalist Atatürk portresiyle tanıştırmıştı. Bu anlamıyla YÖN’ün hizmeti küçümsenemez. Ancak tüm bu kucaklayıcılığına rağmen, Atatürkçülüğün başlı başına bir ideoloji ve Türk tipi sosyalizm olduğu sonucuna varamamıştı. TÜRKSOLU bu sonuca varabilen o nedenle de Gökçe Fırat’ın ifadesiyle “Kemal’in hakkını Kemal’e veren” ve bu konuda net olan ilk harekettir. Atatürkçülük bir geçiş aşaması ya da bir basamak değil, altı tane vazgeçilmez okuyla ihtiyacımız olan tek fikir, tek ideoloji ve “aranılan sosyalizmin ta kendisidir.” TÜRKSOLU, Atatürkçülüğü ait olduğu yere yerleştirirken Yöncülerden çok daha cesur ve net davranabiliyordu çünkü kendinden önceki tüm teorileri de eleştirebilen onların üzerine yenisini ekleyebilen bir tarz oturttu. Atatürkçülük Türkiye’nin “ulusal sol ideolojisi”ydi ve bu ideoloji oluşturulurken Marksizm de dahil olmak üzere kendinden önceki tüm sosyalist külliyat Gökçe Fırat’ın yazılarıyla tek tek eleştiriliyor, Türk’e özgü, ezilenlere özgü sosyalizm anlayışı oluşturuluyordu. Yöncüler her ne kadar ulusal sol için önemli bir yolu aşmış olsalar da bu eleştiriyi yapamadılar. TÜRKSOLU, Marks’ın Batı Avrupa için ortaya attığı beş aşamalı şablonun ezilen uluslara uygulanabilir bir tarafının olmadığını gösterdi. Sosyalizme geçiş için kapitalizmi yaşamak şart değildi. Dünya yine Marks’ın ortaya attığı gibi burjuva ve proletarya olarak ikiye ayrılmıyordu. Bir çelişki vardı ancak bu çelişki emperyalizm çağında artık ezen ve ezilen ulus çelişkisiydi. O nedenle de mücadele ekseni değişmişti. Millet, bu noktada devreye giriyor, milliyetçilik de ezilen ulusların ideolojisi haline geliyor, sosyalist mücadelenin vazgeçilmez sacayaklarından oluyordu. TÜRKSOLU taban sorununu aşarak örgütleniyor TÜRKSOLU bu eleştiriyi yapıyor ve teoriyi oluşturuyorken pratikte de -YÖN’ün saplanıp kaldığı bir yanlıştan kendini koruyarak- çok önemli bir sorunu aşma yolunda ilerledi: Taban sorunu. Marksist şablonlardan kurtulamayan sosyalistler, öznenin proletarya, bu öznenin gelişmesi içinse kapitalizmin gelişmesi gerektiğini düşündükleri için hayalî bir proletarya beklentisi içine girdiler. Ancak ortada taban olabilecek bir proletarya yoktu. YÖN, bu sorunu fark etmişti etmesine ancak sorunun çözümünü yanlış yerde aradı. Çok ciddi bir kitle yaratmış olmasına rağmen, yani üniversite öğretim üyelerinden, aydınlardan, öğrenciler, öğretmenler, bürokratlar, memurlar, mühendisler, doktorlar, subaylar ve sendikalı sanayi işçilerinden örülü bir kitleye uzanabilmiş olmasına rağmen devrimi bunların gerçekleştirebileceğine inanmadı. Belki ütopik bir proletarya arayışı içinde olmadı ama “zinde güçler”in içinde saydığı orduyu devrimin öncüsü olarak gördü. YÖN, kapanıyor ve yerine Avcıoğlu’nun liderliğinde Devrim gazetesi çıkıyordu ve bu grup, tabandan iyice uzaklaşarak askeri ihtilal örgütleme işine girişiyordu. YÖN çok önemli bir başlangıç yapmış, Atatürkçülüğü, solculuğu, milliyetçiliği ayrılmaz bir bütün olarak görmüş, bu fikirler etrafında da önemli bir taban yaratarak solu kitleselleştirmişti ancak teorideki sonuçsuzluk onu bu tabandan kopararak, orduya yöneltmişti. Bu pratikte de sonuçsuzluk demekti ve belki de Türkiye’nin 40 yılına mal oldu. Öncü güçleri bir yana, halkı bir yana dağıtmak anlamına geliyordu. Devrimci gençlik yalnızlaşıyor, TİP Atatürkçü sosyalizm anlayışından koparak Marksist bir parti olmaya gidiyorken, YÖN bunu toparlayacak potansiyelini kullanamıyor ve halktan iyice uzaklaşıyordu. İşte TÜRKSOLU bu potansiyelin iyice ortadan kalktığı, solcuların son derece geri bir mevzide dövüştüğü bir ortamda ortaya çıkarak tabanı örgütleme iddiasındadır. Bu noktada da, Türk Milletini örgütlemek için yola koyulmuştur. İdeolojinin adına milliyetçilik demekten, sosyalizm demekten, Atatürkçülük demekten çekinmeden emperyalizmin saldırılarının en yoğun hale geldiği bir ortamda TÜRKSOLU antiemperyalist bir cephe yaratmaya çalışır. Masa başında teori üreten değil, halkı örgütlemek için fikir üreten bir hareket olmaya çalışmaktadır. Evet, YÖN de çok doğru fikirleri tartışmış, sol potansiyeli harekete geçirmiş, bir döneme damgasını vurmuştur ama ne yazık ki solun makus talihini yenememiştir. Parlamentarizme yaptıkları eleştiriler, düzen içi muhalif anlayışa, CHP’ye yönelttikleri eleştiriler çok doğrudur. Ancak devrimciliğin görevinin halkı örgütlemek olduğunu bilmelerine rağmen, halk yerine orduyu harekete geçirmenin daha kolay olduğuna inanmışlardır. TÜRKSOLU, erkenci ve reformcu anlayışlarla mücadele ediyor TÜRKSOLU da, çıktığı andan itibaren benzer tuzaklarla karşılaşmıştır. Yani bir dönem YÖN’ün önüne çıkan “ordu kolaycılığı” na benzer kolaycılıklar TÜRKSOLU’nun da önüne sürülmüştür. “Sağı solu bırakalım, kuva-yi milliyede birleşelim” türünden anlayışlar, “tek paydada birleşelim, cumhuriyeti kurtaralım” gibi kolaycılıklar, “cumhuriyet mitingçiliği” gibi sönmeye mahkum örgütlenmeler TÜRSOLU’nu da içine çekmeye çalışmıştır. Ancak TÜRKSOLU erkenci yönelimlerin, kısa vadeli çözümlerin peşinden gitmemiştir ve gitmeyecektir. Zor gibi görünenin, uzun vadede daha kolay olduğunu görmüştür. Bugün tüm bu erkenci, içi boş hareketlerin sonunu görüyoruz. Gücünü halka dayandırmayan, halkı örgütlemeye çalışmayan bir hareket istediği kadar doğru fikirleri savunsun, başarılı olamaz. TÜRKSOLU yarattığı doğruları hayata geçirecektir. Masa başı teorisyenlerinden değil devrimcilerden, örgütçülerden kurulu kadrosuyla sağlam bir çatı kurmaya çalışmaktadır. Taban, Türk’üm diyebilen herkestir. TÜRKSOLU örgütlenecek ve yalnızca doğru fikir üreten bir odak olarak kalmayacaktır çünkü bir dönem, Türkiye’nin varoşlarında, köylerinde, Anadolu’nun en uzak noktalarında, üniversitelerinde taraftar bulabilen solun, örgütlenmemesi için hiç bir neden yoktur. Üstelik bugün tehlike çok daha büyük çok daha net hissedilir durumdadır. Avcıoğlu’nun “tutucu güçler koalisyonu” dediği sağcı güçler, her alanda örgütlenmiş, cumhuriyetin en tepesine kadar çıkmıştır. Bu kez iktidardaki sıradan bir sağ parti değil, AKP gibi Kürt-‹slamcı bir faşist partidir. Bu faşist parti 60’larda olmadığı kadar örgütlüdür ve taban yaratmıştır. YÖN’cülerin o dönem çok eleştirdiği CHP ise yine aynı CHP, yine aynı düzen içi sol muhalefetçidir. Üstelik o dönem yalnızca “idare-i maslahatçı” iken bugün bırakalım “esaslı devrim” yapmayı, tam anlamıyla karşı devrimci, türbancı, Kuran kursçu saflara geçmiştir O nedenle TÜRKSOLU’nun işi bugün çok daha zor, savaştığı yanlış anlayış çok daha fazladır. Devrimci parti geliyor Ancak zor bir yol aşıldı, çünkü TÜRKSOLU ilk adımı attı. “Ulusal sol ideoloji” ile başlayan devrimci teori daha ileri bir aşamaya ulaşarak en uygun ifadeyle “kemale” eriyor ve doğru fikirler en yalın ifadeyle, en duru ve devrimci üslupla Türk Milletine ulaşıyor. Üstelik kapı kapı ulaşıyor… Devrimci teoriye hayat verecek olan ise, Türk Milletinin özlemini duyduğu, tarihinde hiçbir zaman olamayan Devrimci Parti. TÜRKSOLU, YÖN’ün yapamadığını yapacak, devrimci fikirlere hayat vererek, ulusu bu parti etrafında toparlayacak. Devrimci partiyi büyütmek, Türk’ün, Türk solunun partisi haline getirmek ve iktidar yapmak elbette kolay bir iş değil ancak TÜRKSOLU attığı doğru temellerle, gidişata yeni bir yön vererek solun makus talihini yenecek. Bu elbette kolay bir iş değil ancak biliyoruz ki TÜRKSOLU, gücünü milletten alıyor, sıradan Elif’lerden, sıradan Hasan’lardan alıyor. Sunabileceği her türlü katkıyı sunmaktan çekinmeyecek, emeğini, parasını, konumunu esirgemeyecek inançlı devrimcilerden alıyor. Çünkü gücünü kendi çocukları kadar, TÜRKSOLU’nun çocuklarını düşünen vatansever annelerden, fedakar kadınlardan alıyor. Çünkü TÜRKSOLU elinde Türk bayrağıyla, Mustafa Kemal resimleriyle, Uğur Mumcu posterleriyle yürüyen, “KÜRT-İslam faşizmine Hayır” dövizlerini taşıyan, üstü çizili Tayyip ve Abdullah resimlerini taşıyan cesur kadınlardan, çocuklardan, gençlerden kurulu. Ve masa başında teori üretmekle yetinen değil, yazdığı her şeyi gün gün halka taşımaya çalışan, örgütlenen bir hareket. O yüzden TÜRKSOLU, YÖN’ü de aşacak, YÖN’cülerin en büyük idealini gerçekleştirip devrim yapacak, iktidar olacak bir hareket. Yolumuz açık olsun…224. sayımız kutlu olsun… |