Ayakkabı fırlatmak artık küresel!
Iraklı gazeteci Muntazar El Zeydi içinden geçenleri ifade etmek için 14 Aralık’ta Bağdat’ı son kez ziyaret eden ABD Başkanı Gerge W. Bush’a ayakkabılarını fırlattığında kuşkusuz eyleminin bu kadar benimseneceğini düşünmüyordu. “Bir de veda etmeye geldin ha! Al sana veda öpücüğü” diyerek Bush’a fırlattığı ayakkabılar milyonlarca insanın hislerine tercüman olmuş, ayakkabı adeta ABD karşıtı gösterilerin sembolü haline gelmişti. İnsanlar Irak’ta ABD konvoylarına ayakkabı fırlatırken, internette Bush’a ayakkabı fırlatma oyunları her yanı sarmıştı. Yaptığı eylemin ardından işbirlikçi Irak hükümetinin güvenlik güçleri tarafından kaburgaları kırılana kadar dövülen Zeydi ise yabancı bir devlet başkanına saldırı düzenlemekle suçlanmaktan tutuklu bulunduğu hapishanede kendisine verilecek cezayı gururla bekliyor.
Iraklılar gururlarını okşayan, hislerine tercüman olan Muntazar El Zeydi’yi elbette unutmadılar ve Zeydi’nin Bush’a ayakkabı fırlatışını bir sanat eseriyle ölümsüzleştirmek için devasa bir ayakkabı anıtı yaptılar. “Irak’ın gururunu simgeleyen bir eser oluşturmak istedim” diyen Iraklı heykel sanatçısı Laith El Amari’nin bakır ve cam kullanarak yaptığı dev anıt, Irak direnişinin sembolü olan Saddam Hüseyin’in doğduğu Tikrit’e dikildi. Anıtın altında ise Amari’nin Zeydi için yazdığı bir şiir bulunuyordu.
Bulunuyordu diyoruz, çünkü anıtın ömrü ne yazık ki fazla uzun olmadı. Kamuya ait bir alanda, siyasi mesaj veren bir anıta izin verilemeyeceğini iddia eden Irak hükümetinin emriyle anıt yalnızca bir gün sonra yıkıldı. Irak hükümetinin ABD işgalini ve dolayısıyla kendilerini hedef alan bir anıta bile tahammülleri yok anlayacağınız. İster istemez insanın aklına ABD’nin hangi gerekçelerle Irak’ı işgal ettiği geliyor. Yanılmıyorsak bu gerekçelerden biri de Irak’ı demokratikleştirmek ve özgürleştirmekti. Ama demokratikleştirmek de bir yere kadar anlayacağınız. ABD’yi eleştirdiğiniz an demokratikleşmenin sınırına dayanmış oluyorsunuz. Daha fazla demokratikleşmenize izin yok!
Muntazar El Zeydi’nin yaptığı eylem artık Irak sınırlarını da aştı ve diğer protestoculara esin kaynağı oldu. Ayakkabıların hedefinde ilk olarak Çin Başbakanı Wen Jiabao vardı. Davos zirvesinin ardından gittiği İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan Cambridge Üniversitesi’nde dünya ekonomisi üzerine bir konuşma yapan Çin Başbakanı Wen Jiabao’ya da tıpkı ABD Başkanı George W. Bush gibi ayakkabı fırlatıldı. “Cambridge, bu diktatöre fahişelik yapsın diye mi zorlanacak? Bu kişinin söylediği yalanları nasıl dinlersiniz? Kalkın ayağa, karşı çıkın ona!” diyen eylemcinin fırlattığı ayakkabılar Jiabao’nun konuşma yaptığı kürsünün bir metre önüne düştü. Eylemci güvenlik güçleri tarafından olay yerinden uzaklaştırılırken Wen Jiabao’nun yaşadığı şaşkınlık yüzünden okunuyordu.
Ayakkabıların bu haftaki son hedefinde ise ülkemizden bir isim bulunuyor: Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik. Seçim bölgesi Van’da aday tanıtım toplantısına katılan Hüseyin Çelik’e Van Belediye Başkanı Burhan Yenigün’ün konuşmasının ardından kürsüye gelişi sırasında Çetin İşlik adındaki bir gösterici tarafından ayakkabı fırlatma girişiminde bulunuldu. Durumu fark eden polislerin ve AKP’lilerin ayakkabı fırlatılırken müdahale etmesi nedeniyle ayakkabı ön sıralarda bulunan bir gazetecinin sırtına çarptı. Ayakkabı tamirciliği yaptığı öğrenilen gösterici, polisler tarafından yaka paça olay yerinden uzaklaştırıldı. Bakan Çelik’in olayın ardından yaptığı açıklama ise oldukça ilginçti: “Sanırım, Sayın Bush’a ayakkabı fırlatıldıktan sonra bu, moda oldu. Sesini duyurmak isteyenler herhalde bundan sonra ayakkabı fırlatacaktır. Diyelim ki böyle bir şey yapmış olsa bile sonuçta herkes herkese taş da fırlatır, domates de fırlatır, ayakkabı da fırlatır...”
“Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar...” diye bir atasözümüz var. Şimdiye kadar üç ayakkabı fırlatma girişiminde hedef olanlar bir şekilde kurtulmayı başardı. Fakat bizler sabırlıyız. Günün birinde o ayakkabılar mutlaka bir faşistin suratında patlayacak. O zaman biz de keyifle o görüntüleri izleyeceğiz. Merak ettiğimiz tek şey, bu başarının kime kısmet olacağı.
|
Obama Bush’un izinden gidiyor
ABD’nin yeni başkanı Barack Obama iktidara gelmeden önce bol keseden savurduğu değişim sloganlarıyla bir çok kişiyi kandırmayı başarmıştı. TÜRKSOLU olarak defalarca, kim gelirse gelsin ABD’nin emperyalist karakterinde herhangi bir değişiklik olmasının mümkün olmadığını, ancak kullanılan yöntemlerde yeni döneme uygun değişiklikler olabileceğini vurgulamıştık.
Barack Obama’nın kullandığı taktikler haliyle ABD eski Başkanı George W. Bush’tan oldukça farklı. Örneğin Obama daha göreve başlar başlamaz büyük bir tantanayla dünyanın en büyük işkence merkezlerinden olan Guantanamo’nun kısa zamanda kapatılmasına ilişkin kararnameye imzasını attı. Kararnamenin imzalanması adeta bir şova dönüştürüldü ve medya Obama’nın değişim vaatlerininin boş olmadığını kanıtladığına ilişkin büyük bir enformasyon bombardımanına başladı. Medyanın karşısında Guantanomu’yu kapatma kararnamesini imzalayan Obama, gözlerden uzakta ise ABD’nin eski politikalarını devam ettirecek kararnamelere imza atıyordu. Örneğin Obama Guantanamoyu kapatıyordu ama göreve geldikten iki gün sonra da ABD’nin terörist ilan ettiği insanların başka ülkelere transfer edildiği ve işkencenin her türünün denendiği hayalet uçuşların (rendition flight) sürdürülmesine yönelik kararnameye de imza atıyordu. Hayalet uçuşlar ABD’nin terörle savaş adı altında her türlü insanlık dışı uygulamayı meşru hale getirdiği bir uygulamanın adı. Yakalanan kişiler ya havada işkenceden geçiriliyor ya da ülkelerindeki işkencecilere teslim ediliyor. Geçtiğimiz yıllarda CIA’nın bu işkence uçaklarının Türkiye’ye defalarca geldiği ortaya çıkmıştı.
Yine Obama’nın göbek adının Hüseyin olması da, kendisi defalarca reddetse de Müslüman olduğu yolundaki söylentilerin ortalığı kaplaması yüzünden Türkiye dahil birçok ülkede Şeriatçılar kendisi için methiyeler düzmüşler ve koşulsuz desteklerini bildirmişlerdi. Emperyalizmin gerçek karakterini inatla görmezlikten gelerek durumu bir dinler çatışmasına dönüştüren Şeriatçıların bu heveslerinin kursaklarında kalması ise fazla uzun sürmedi. “Müslümanlara Amerikalıların onlara düşman olmadığını göstermek benim görevimdir” diyen Obama, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma gözlerini kapamayı tercih ederken Dışişleri Bakanı Hillary Clinton yaşananlardan bizzat Filistin tarafını sorumlu tutuyordu. Obama daha seçim kampanyasının başlangıcında Joe Biden’ı yardımcı seçerek kirli işleri başkalarına yaptıracağını belli etmişti. Şimdi Obama bir ölçüde iyi polis rolünü oynayarak sessiz kalmayı tercih ederken, kötü polis Hillary Clinton aslında Obama yönetiminin gerçek düşüncelerini ortaya döküyor. Ne Clinton’un Obama’nın onayı olmadan yaşananlardan dolayı Filistin’i suçlayabileceği, ne de İsrail’in Filistin’e saldıramayacağı düşünülürse Obama eski başkana göre çok daha sinsi davranıyor.
Yalnızca işbirlikçi medyanın kendine sunduklarıyla yetinen sıradan insanların tüm bu olan biteni bütün çıplaklığıyla çözümlemesini beklemek elbette iyimserlik olur. Sıradan insanlar yalnızca Guantanamo’nun kapatıldığına kanalize edilip beyinleri uyuşturulurken işkence uçaklarının görev hâlâ görev yaptığından haberleri olmaz. Fakat yıllar boyunca emperyalizmin her türlü kirli oyununu boşa çıkartanların, onları düş kırıklığına uğratanların sıradan insanların görmediği gerçekleri görmeleri zor değil. Nitekim yıllar boyunca ABD emperyalizminin her türlü kirli oyununu boşa çıkaran Küba Devrimi lideri Fidel Castro da bu gerçeğin altını çiziyor: “İmparatorluk iktidarının yasaları hiçe sayan karakterini daha iyi anlamak istiyorsak, Obama’nın göreve başlamasından sonra 29 Ocak’ta ABD hükümetinin resmi internet sitesindeki Orta Doğu ile ilgili açıklamaları okumak gerekir. Obama, George W. Bush’un izlediği siyaseti izliyor ve endüstri imparatorluğunun silahlandırdığı nükleer güç İsrail’i, Müslüman ülkelerin halklarını şiddetle tehdit etmesine rağmen kararlıca destekliyor.”
Castro binlerce kilometre uzaktan Filistin sorunu hakkındaki bu gerçekleri görüyor ama bizim Şeriatçılarımız yanıbaşlarındaki Filistin’e rağmen bir türlü bu gerçeği göremiyor, halen daha yalnızca İsrail’i suçlamayı sürdürüyor. Nedeni Castro’nun olaya Şeriatçı bakış açısı yerine antiemperyalist bir tavır alarak bakması olmasın?
|
ABD Orta Asya’daki son askeri üssünü de yitirdi

Kurmanbek Bakiyev (solda)
ve sağda Dimitri Medvedev |
|
ABD’nin tüm çabalarına karşın Orta Asya ülkeleri üzerindeki egemenliği giderek zayıflıyor. Bölgedeki en büyük müttefiklerinden biri olan Pakistan’da terörle mücadele adı altında yapılan çatışmalarda sivil kayıplarının sürekli artması sonucu ABD’ye yönelik öfkenin doruğa ulaşmasının ve Afganistan’da Taliban güçlerinin ülkenin büyük bölümünde denetimi ele geçirmesinin ardından ABD’ye bir darbe de Kırgızistan’dan geldi. Kırgızistan Devlet Başkanı Kurmanbek Bakiyev Manas’ta bulunan ABD ile NATO birliklerinin kullandığı askeri üssün kapatılacağını açıkladı. “Afganistan’da uluslararası terörle mücadeleye destek sağlamak amacıyla, Bişkek bugüne kadar üssü kapatmadı” diyen Bakiyev kapatmaya gerekçe olarak ise ABD’li yetkililerle, Kırgızistan’a yatırım ve finansal destek konusunda uzlaşılamamasını gösterdi.
11 Eylül saldırılarının ardından ABD yönetimi biri Özbekistan’da biri de Kırgızistan’da olmak üzere Orta Asya’da iki askeri üs kiralamıştı. Manas’ta bulunan üs, yaşanan insan hakları ihlalleri yüzünden 2005 yılında Özbekistan’daki üs kapatılınca ABD açısından kilit bir önem kazanmıştı. Washington yönetimi bu üssü El Kaide ve Taliban’a karşı başlattığı savaşta stratejik ikmal noktası olarak kullanıyordu. Obama yönetiminin Afganistan’daki asker sayısını ve operasyonları artırmayı düşündüğü böyle bir dönemde üssün kapatılarak ülkedeki ABD askeri varlığına son verilmesi planlanan bütün operasyonları sekteye uğratacağı gibi bölgedeki ABD egemenliğine de büyük darbe vuracak. Geçtiğimiz ay bölgeyi ziyaret eden ABD’nin bölgedeki operasyonlarından sorumlu merkez komutanı David Petraeus, Manas’ın kendileri açısından kilit öneme sahip olduğunu dile getirmişti.
Kırgızistan’da ABD emperyalizminin amaçlarına hizmet eden askeri bir üssün kapatılması elbette sevindirici. Yalnız bu gelişme Kırgız halkının ya da hükümetinin kendi isteği ile değil, başka bir emperyalist devlet olan Rusya’nın baskıları ve verdiği rüşvet sonucu oluyor. Çünkü Kırgız hükümeti ABD üssünü kapatırken Bişkek’e 20 km. uzaklıktaki Kant kentinde bulunan Rus askeri üssünü olduğu gibi bırakıyor. Üssün kapatılacağına ilişkin açıklamanın, Bakiyev’in Moskova’da Rusya Federasyonu Başkanı Dimitri Medvedev ile yaptığı görüşmenin ardından yapılması da bunun bir göstergesi. Uzun süredir ABD üssünün kapatılması için Kırgız hükümetine baskı yapan Kremlin, bunun karşılığında Kırgızistan’a 2 milyar dolar tutarında düşük faizli kredi sağlayacak ve 150 milyon dolar karşılıksız mali yardımda bulunacak. Rusya ayrıca Kırgızistan’ın 180 milyon dolarlık borcunu silerken bir hidroelektrik santralinin inşası konusunda da teknik destek verecek.
Bu antlaşmayla birlikte Rusya, Soğuk Savaş döneminde arka bahçesi olan bölgede nüfuzunu yeniden artırıyor. Orta Asya’daki tek üssünü de yitiren Washington yönetimi Rusya’nın bu son hamlesinden oldukça rahatsız olmuş durumda. ABD Dışişleri Sözcüsü Gordon Duguid Manas Üssü olmadan da operasyonlarının süreceğini açıklasa da ABD’nin Kırgızistan Büyükelçiliği üssün geleceği konusunda Kırgız makamlarla görüşme halinde olduklarını söylüyor. Kremlin ise Kırgızistan’daki ABD üssünün kapatılmasıyla yetinmeyecek gibi görünüyor. Çünkü Medvedev’in açıklamalarına göre Rusya, Ermenistan, Belarus, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan Moskova’daki toplantıda, dışarıdan gelecek tehditlere karşı Rusya’da konuşlanacak ortak silahlı güç kurmak için bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma yeni bir Varşova Paktı’nın da başlangıcı, dolayısıyla yeni bir Soğuk Savaş’ın da kapıda olduğunun işareti olabilir. Fakat açıkça görünen bir gerçek var ki, ezilenler açısından durumda bir değişme yok. Yalnızca eski emperyalistin yerini, küresel sömürü sistemindeki payını artırmak isteyen bir başka emperyalist alıyor.
|
Kölecilik ABD’nin genlerinde var
Adına Batı denilen uygarlığın (!) dünya tarihine bıraktığı en büyük miraslardan biri köleliktir. Bugün birçok insan köleliğin kökenini ta Antik Çağ Yunan uygarlığına kadar dayandırır. Aristoteles gibi Yunan filozoflarının bazı insanların doğuştan köle olduğunu söylemek gibi parlak felsefi buluşları, kölelik kavramının, etimolojik olarak Yunanca “sklabos” sözcüğünden gelmesi bu tezi doğrulasa bile, çok az insan köleliğin resmi olarak ABD’de başladığını bilir.
Gerçekten de kölelik dünya tarihinde resmi olarak ilk kez 1654 yılında ABD’nin Virginia eyaletinde başlamıştır. Yani ABD, köleliği resmi bir devlet politikası olarak benimseyen ilk devlettir. John Casor adındaki ABD’liye borcunu ödeyemeyen Anthony Johnson ABD yargısının kararıyla köle ilan edilir. Yalnızca yaşamını sürdürmeye yetecek kadar bir yiyecek karşılığında Casor’ın yanında tarihin ilk resmi kölesi olarak çalışmaya başlayan Johnson ancak yıllar sonra eşinin tüm mal varlığını satması sonunda özgürlüğüne kavuşabilir. İşin daha ilginç tarafı ise özgür kaldıktan sonra zengin olan Johnson’ın da kendisine birçok köle satın almasıdır. Yani ABD’nin kurulu emperyalist düzeni köleciliğe en fazla karşı çıkması gereken Johnson’ı da devşirmiş ve kendi ideolojisine uygun bir insana dönüştürmüştür. Aslında tek başına bu örnek bile, “değişim” sloganıyla başkanlığa seçilen Barack Obama’dan çok fazla şey uman insanların ayılmasına yetebilir. ABD emperyalizminde yönetici insanın kendisi değil sistemin bizzat kendisidir. Uymayanlar ya yok edilir ya da uygun biçimde devşirilir.
Bugün hepimizin “hiçbir adil yargılama olmadan, suçlu ya suçsuz olduğunu araştırmadan ceza verme” anlamına gelen “linç” sözcüğüne köken olma şerefi de yine Batı uygarlığına aittir ve ne yazık ki bu sözcüğün ilk kurbanları da yine ABD’li kölelerdir. Aslen İrlandalı göçmen bir ailenin çocuğu olan Albay Charles Lynch, ABD’nin Bağımsızlık Savaşı sırasında İngiliz yanlısı olduğundan kuşkulandığı kişileri bizzat kendisinin kurduğu düzmece mahkemelerde yargılar. Doğal olarak bundan en fazla zarar görenler ise yine köleler olur. Lynch’in kurduğu bu mahkemelerin yasal statüde olduğu da yine ilk resmi köleliğe onay veren Virginia eyaletindeki Genel Meclis tarafından onanır. Üstelik sanki linç etmek sözcüğü övünülecek bir şeymiş gibi Yüzbaşı William Lynch adındaki başka bir ABD askeri de sözcüğün isim babasınının kendisi olduğu hakkında mahkemeye dava açar.
ABD’de köleliğin kaldırılması bile insani nedenlerden değil, kapitalist ekonominin gelişiminin zorunluluklarından dolayı olmuştur. Tarıma dayalı bir ekonomisi olan Güney köleliğin kalması için çaba sarf ederken, giderek sanayileşen ve işgücü bulmakta zorlanan Kuzey zorunlu olarak köleliğin kalkması taraftarıdır. Çünkü Güney’de kölelik kalktığı takdirde zenciler serbest kalacak ve ücretli işçi olarak Kuzey’de çalışabileceklerdi. Bu çatışmanın sonucu ise doğal olarak iç savaşla sonuçlandı ve Kuzey’in savaşı kazanmasıyla birlikte köleliğin kaldırılması yolundaki ilk adımlar atıldı.
ABD’deki Cumhuriyetçilerin ve Demokratların bugünkü siyasal konumlanışları bile tarihsel kuruluş amaçlarına göre tam zıt noktadadır. Bugün ABD’nin daha şahin kanadını temsil eden Cumhuriyetçi Parti köleliğin kaldırılmasını isteyen Kuzeyliler tarafından 1854 yılında kurulmuşken, bugün özgürlükleri temsil ettiğini söyleyen Barack Obama’nın partisi Demokrat Parti ise geçmişinde köleliğin devamını savunan Güneylileri bir arada tutan bir misyona sahipti. Bu durum 1929 yılındaki büyük krize kadar böyle sürdü. Yani bugün Obama’nın başkanı olduğu Demokrat Parti aslında geçmişinde köleliğin sürmesi için savaş verenleri temsil ediyordu.
Kaçmasınlar diye ayaklarından zincirle bağlanan kaçak göçmenlerin öyküsü gazetelere yansımıştı. Bir çiftlikte çalıştırılan bu işçiler topladıkları her 16 kilo domates için yalnızca 45 sent ücret alıyordu ve bu işçiler hapsedildikleri yer için bile para ödemek zorundaydılar. Polis baskın yaptığı zaman çoğu tanınmayacak haldeydi ve her gece zincire vurulmaktan dolayı elleri ve ayaklarında ciddi şişlikler vardı. Gazetelerde çıkan haberler aslında ABD’de fazla değişen bir şey olmadığını gösteriyor. Geçmişten farklı olarak ise günümüzde kölelek artık gizli kapılar ardında gerçekleşiyor.
|
|