Serap Yeşiltuna |
Kıbrıs’ta Lahey Planı Önce Kıbrıs Türkü’nü ortadan kaldırmak için Akritas Planı’nı uygulamaya çalıştılar. Sonrasında KKTC’yi ortadan kaldırmak için Annan Planı’nı… Bugün ise Lahey Planı gündemde. Türkiye’yi Ermeniler ve Kürtler konusunda olduğu gibi, Rumlar konusunda da savaş suçlusu olarak yargılatmaya çalışıyorlar. Son dönemde en çok duymaya alıştığımız sözlerden biri “tarihle yüzleşmek”. Her gün mutlaka birileri, Türklere tarihleriyle yüzleşmesi gerektiğini, resmi tarihin gözden geçirilmesini vs. tavsiye ediyor. Birileri tutuyor “Türkler tarihiyle yüzleşsin, Ermeniler’den 1915 için özür dilesin” diyor, birileri çıkıyor “Dersim’de soykırım yaptınız, PKK’lıları şöyle katlettiniz, Kürtlerden özür dileyin” diyor, birileri çıkıyor “1974’te Kıbrıs’ta Rumları katlettiniz, esirleri öldürdünüz Rumlar’dan özür dileyin” diyor, birileri durmadan 6-7 Eylül olaylarını gündeme taşıyıp “kanlı tarihinizle hesaplaşın” diyor. Bunun sonu yok. Görünen o ki, Türkiye’yi Lahey de, Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılatmadan rahatlamayacaklar. En son Kıbrıs konusunda tartışmayı açan, aslında açmayı başaran kişi, Atilla Olgaç isminde muhtemelen ruhen pek de sağlıklı olmayan bir oyuncu (Kurtlar Vadisi’nde “Kılıç” adında bir mafya babas›n› oynuyormuş). Olgaç, geçtiğimiz hafta katıldığı bir televizyon programında anlattıkları (uydurdukları) nedeniyle Türkiye’nin savaş suçlusu olarak yargılanmasına neden olabilir. Olgaç, askerlikte terhisine bir gün kala Mersin’den Kıbrıs’a gönderilince temizleme harekatında görev aldığını ve vatan için adam öldürdüğünü iddia ediyor. 19 yaşında esir düşmüş bir Rum’u, yüzüne tükürdüğü için alnından vurup öldürdüğünü ve sonra buna dokuz tane daha eklediğini söylüyor. Tabii pabuç pahalı. Ertesi gün her ne kadar “söylediklerim senaryoydu, tamamen savaşın kötü ortamını, acımasızlığını anlatmak adına yaratılmış bir senaryo” dese ve Rum devlet televizyonuna çıkıp Kuran’a el basarak özür dilemiş olsa da, iş çoktan adli sürece girdi. Bakırköy Cumhuriyet Savcısı, Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmesi’ne göre soruşturma başlattı. Çünkü bu soruşturmayı Türkiye başlatmazsa Türkiye’ye dava açılması söz konusu. Ancak Rumlar AİHM’e başvurursa, AİHM davayı kabul edebilir. Rumlar elbette meseleye hemen atladılar ve manşetlerine taşıdılar. Türkiye “arşivlerini açmalı, kayıp Rumların hesabını vermeli”ydi, “İşte bu kişinin söyledikleri tüm bildiklerini doğrula”mıştı gibi… Ve Rumlar, Atilla Olgaç hakkında tutuklama emri çıkarılması için harekete geçti. Doğu Akdeniz Üniversitesi öğretim üyelerinden ve Rauf Denktaş’ın o zamanki danışmanı Hilmi Özen, Olgaç ile ilgili gerçeği açıklamıştı: “O kadar korkaktı ki bırakın çatışmaya girmeyi, eline tüfek bile vermediler. Korkudan titriyordu, sinirleri zayıflamıştı, mutfağa aldık ve torpille 20 gün sonra da Türkiye’ye gönderildi.” Ancak söyledikleri yalan da olsa, uydurma da olsa Rumlar, Olgaç’ı, daha doğrusu Türkiye’yi yargılatmak istiyor.
Rumlar Olgaç’ı değil, Psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Kerim Doksat, “bütün dünyaya aleyhimize kullanılacak bir malzeme sunuyoruz” derken Atilla Olgaç’ın bu ortaya çıkışını planlı bir eylem olarak nitelendirdi. Olgaç’ı “hem Türkiye’yi zor durumda bırakmaya çalışan bir vatan satıcısı hem de bir ‘deformasyon profesyonel’(Kişinin oynadığı karakterle özdeşleşip onu benimsemesi fenomeni) örneği” olarak tanımayan Doksat, “sonunun nereye gideceğini düşünmeksizin şuurdışına bastırdığı kendi suçluluk hislerini aklamak için beter mi beter bir masal anlatıyor” diyor. Evet, belki Olgaç bu ç›k›?›n›n sonunun nereye gideceğini düşünmedi ve bir ruh hastası. Ancak Rumların yargılatmak istedikleri Olgaç değil Türkiye. Suçlanan Türkiye, katliamcı olan Türkiye, savaş suçlusu olan Türkiye. Onun sayesinde birileri mal bulmuş mağribi gibi sevindi ve şimdi yer yerinden oynuyor. “Türk olduğundan utananlar” mı ararsınız, “klonlanmış binlerce Atilla Olgaç olduğunu iddia edenler mi”, yoksa Nadire Mater’in saçmalıklarını gündeme taşıyıp “zaten aynı şeyi Kürtlere de yaptınız”cılar mı! Rumlar önce kanlı tarihleriyle yüzleşsin Birileri 1974’ü hatırlatmalı. Hatta 1950’lileri ve belki daha da öncesini… Kıbrıs’taki tüm katliamları… Kıbrıs Barış Harekâtı neden yapılmıştı? Birileri ENOSİS’i, EOKA saldırılarını, Kanlı Noel’i, Cengiz Topel’e yapılanları, basılan Türk köylerini, çocuk, yaşlı, kadın demeden Kıbrıs’ta katledilen Türkleri hatırlatmalı. Bunları tarih yazdı. 1963’te Gazimağusa’da 32 Kıbrıslı Türk’ün nasıl kaçırıldığını, öldürüldüğünü ve toplu mezara gömüldüğünü şimdilerde Rum tarihçiler itiraf ediyor. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı adı üstünde bir “barış” harekatıdır. Kıbrıs’ta Yunanistan’ın desteği ile gerçekleştirilen darbenin sonrasında Türkiye, Türk toplumunun saldırılardan korunması ve ENOSİS’in gerçekleşmesini önlemek için garantör devletlerle yaptığı görüşmelerin ardından Kıbrıs’a haklı bir askeri müdahalede bulunmuş ve Rumların Türklere karşı yaptığı katliamlara bir son vermiştir. Daha 1950’lerde kanamaya başlayan bir yarayı kapatmıştır 1974 harekâtı. Elbette Rumlar ve Yunanlılar için kapanmamış bir davadır ve onlar Türkleri adadan atma çabalar›n› sürdürüyorlar. Ancak, Türklere yapılan katliamlar ortadayken, saldırılar, tecavüzler, hatta soykırım kampanyası ortadayken barbarlıkla suçlanmak sadece Rum propagandasının sonucu değil, aynı zamanda içimizdeki Türk düşmanlarının da eseridir. Atilla Olgaç sadece marjinal bir örnek. Bu işin planlayıcıları, gizli destekçileri çok daha fazla. Benzer bir propaganda Güz Sancısı adındaki film aracılığı ile günlerdir bir kampanya şeklinde sunuluyor. Türk rolündeki antiTürkçüler, bambaşka bir zehir saçmaya çalışıyorlar. Güz Sancısı değil, Türk Sancısı Yılmaz Karakoyunlu ve Etyen Mahçupyan gibi isimlerin imzasını taşıyan “Güz Sancısı” filmi 6-7 Eylül olaylarını anlatırken, yine tarihle yüzleşme adı altında Türkleri talancı ve yağmacı bir toplum olarak yargılamaya, yargılatmaya çalışıyor. “Vahşi talan”, “Türkiye’nin utanç gecesi”, “tarihimizin kepaze sayfalarından biri”, “Türk vandalizmi” gibi nitelemelerle günlerdir “kanlı” tarihimiz sorgulanıyor. Galası, “Türkler 6-7 Eylül’ün 50. yılında özür dilemelidir” diyen Türk düşmanı Hrant Dink’in ölüm yıl dönümüne getirilen filmi izleyenler, filmi değil de yalnızca Türklerin ne kadar da utanç verici işlere giriştiklerini konuştular. Evet, tarihimizi bir sorgulayalım. 6-7 Eylül’de ne olmuş? Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığının söylenmesi üzerine, Kıbrıs’taki katliamlar yüzünden de gergin olan bir grup vatandaş, Beyoğlu’nda Rumların işyerlerine ve evlerine salıdırmış. Öfke başka, vahşet ve katliam hele hele soykırım başka bir şeydir. Tarihimizi sorgulayalım. Türkler, Rum çocuklarını mı doğramış? Rum kadınlarına tecavüz mü etmiş? Beyoğlu’nun ortasına toplu mezarlar mı açmış? Rumlar diri diri yakılmış mıdır? Nedir vahşet dedikleri katliam dedikleri? 9 Eylül 1922’yi hatırlasınlar; Katledilen Türkleri, ateşe verilen semtleri, kurşuna dizilenleri… Katliam odur. Ve Türk’ün tarihinde Rumların, Yunanlıların yaptığına benzer bir katliam örneği olmamıştır. Türker, Rumların Türklere yaptığı gibi “Rum öldürmek suç değildir, Rum öldüren kahramandır” gibi barbarca bir anlayışla da hareket etmemişlerdir. Bizce “Güz Sancısı” diyerek ortaya ayağa kaldıranların tek bir sıkıntısı vardır: Türk sancısı! Taha Kıvanç kod adlı Fehmi Koru, filmden çok rahatsız olmuş örneğin, çünkü kalabalık sahneler yeterince kalabalık çekilmemiş. Yağmacılar bir ara 20 bin olmuş ama film bunu iyi vermiyormuş. İçimizdeki Türk düşmanlığına bakın! Hangi çevreden olduğunun önemi yoktur, onlar hep aynıdır. Mümtaz’er, 6-7 Eylül’ü “pogrom”lara benzetir, İlhan Selçuk ve Ali Sirmen gibiler de Hrant’ın çağrısına uyup özür dilerler. Ermenilerin, Kürtlerin ve Rumların ülkesi Bunların yaptığı, Türk düşmanlarının ekmeğine yağ sürmektir, o kadar! Ancak bunların düşmanlığı normaldir; çünkü Kıbrıs’ta Türk Ordusu’nu işgalci, oradaki Türkleri de istilacı olarak gören zihniyet devletin en tepesine kadar yerleşmiştir. Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanlığının resmi sitesinde Kıbrıs’ın tek parça olarak gösterildiği ortaya çıktı. Evet, KKTC diye bir devlet yoktu ve oradaki Türk şehirlerinin isimleri de İngilizce olarak yazılmıştı. GaziMağusa; Magusa, Lefkoşa; Nicosia olmuştu. Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre, bu olaya sebep olan şey, haritanın Google’dan alınmış olmasıydı. Evet, Türkler katliamlarla dolu bir tarihin içinden bir direniş çıkarmış ve bir devlet kurmuşlardı ancak o devlet, Cumhurbaşkanlığı nazarında yok sayılıyordu. Üstelik artık lise öğretmenlerinin dönem ödevlerinde bile kabul etmediği bir internet kaynağı özensizliğiyle… Türkiye’de artık bir anlayış yerleştirildi ve normalleştirildi: Türk toplumu, özünde, barbar, talancı, katliamcı ve soykırımcı bir toplumdur. Ermenilere soykırım yapmıştır özür dilemelidir. Kürtlere soykırım yapmıştır özür dilemeli, tazminat ödemelidir. Rumları katletmiş, esirleri öldürmüştür. Sonuç olarak Türkiye, savaş suçlusudur! İşte geldiğimiz nokta bu ve bu anlayışla mücadele etmenin tek yolu dik durmak ve Türk’e Rum propagandası, Ermeni propagandası, Kürt propagandası yapmalarına izin vermemektir. Bırakalım emperyalistler istedikleri kadar işbirlikçi köşe yazarlarını, gazetecilerini, aydınlarını, sanatçılarını, Başbakanlarını, Cumhurbaşkanlarını kullansınlar. Onların hepsi “deformasyon profesyonel” sendromlusu işbirlikçiler. Rollerine fazla ısınmışlar o kadar. Bize düşen kendi rolümüzü layıkıyla oynamak!
|