| Prof. Dr. Rauf Versan |
|
Annan Planı’na karşı TÜRKSOLU: Yaklaşık iki ay önce birdenbire BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın planı önümüze geldi. Planın içeriğine geçmeden önce şunu sormakla başlayalım. BM Genel Sekreteri’nin böyle bir yetkisi var mı? Genel Sekreter‘in statüsü plan formüle etmeye uygun değil RAUF VERSAN: Bu plan veya belge bilimsel ve siyasal toplantılarda çokça konuşuldu. Bir kere plan dediğimiz zaman bir çözüm sağlamaya yönelik bir metinden söz ediyoruz demektir. Halbuki metne baktığınız zaman burada bir çözümden çok mevcut durumu meşru göstermeye hizmet eden ifadeler var. Bunun için bu metne plan değil de belge demek daha doğru olur. Aslında hiçkimse bu metni sunan kişiden, yani Kofi Annan’dan böyle bir girişim talep etmemiştir. Şimdiye kadarki müzakereler Butros Gali’nin “fikirler dizisi” kapsamında sürdürülüyordu. Kofi Annan’ın bu birdenbire ortaya çıkan belgesini kim ondan talep etmiş anlayamıyorum. İkincisi Genel Sekreter’in böyle bir girişimde bulunmaya yetkisi var mı, yok mu, o da şüpheli. Çünkü Genel Sekreter’in bu uyuşmazlıkta oynaması gereken rol arabuluculuk. Arabulucu, aralarında ihtilaf olan tarafların arasını bulur, yoksa kendisi bir plan veya çözüm formüle etmez. Şayet ki bunu yapıyorsa uzlaştırıcı sıfatıyla devreye girmiş demektir ki, Genel Sekreter’in hiçbir şekilde böyle bir statüsü yoktur. Bu yüzden kim istedi Genel Sekreter’den böyle davranmasını ve böyle bir yetkisi var mı bunun ciddi bir şekilde tartışılması gerekir. Ancak bu durumu saptadıktan sonra belgenin içeriğine geçebiliriz. Belge, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devam ettiğini ileri sürerek Rum tezini savunuyor Baktığımız zaman ortaklık devletinden, ortak devletten ve bir de parça devletten söz ediyor. Şimdiye dek milletlerarası hukukta, milletlerarası ilişkilerde ve siyaset biliminde devlete izafe edilen böyle bir kavrama rastlamadım. Milletlerarası hukukta ne parça devlet vardır ne de ortaklık devleti. Federasyon veya konfederasyon vardır. Türkiye’nin milli tezi yıllardır ortaya çıkacak yeni devletin bir konfederasyon biçiminde olması gerektiğidir. Rum tarafı ise aksine başından beri federasyondan yanadır. Bu belgede Kıbrıs Cumhuriyeti deyimi hiç geçmiyor. Onun yerine Kıbrıs deniliyor. Kıbrıs’tan ne kastedildiği belli değil. “Kıbrıs” federasyon mu, konfederasyon mu, ya da başka bir deyişle eski Kıbrıs Cumhuriyeti mi yoksa yeni bir devlet mi belli değil. Hukukun genel ilkelerine göre bir belirginlik yoksa eskinin devam ettiği karinesi geçerlidir. Bir devlet eski haliyle devam mı ediyor yoksa ortadan kalktı mı, bir tereddüt varsa, ortadan kalktığına dair hukukta bir açıklık bulunmuyorsa bu devletin devam ettiği hususunda bir karine geçerlidir. Bu belgeye baktığımız zaman yeni bir devlet kurulmamış. Dolayısıyla bu karineye dayanarak Türkiye’nin ortadan kalktığını savunduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devam ettiği ileri sürülmektedir. Bu belge Kıbrıs deyimi ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devam ettiği tezini savunmaktadır. Bu Rum tezidir ve Türk tezlerine bütünüyle aykırıdır. TÜRKSOLU: Denktaş da sorunun kaynağını bu noktada görmemiş miydi; BM’in Kıbrıs’ın meşru temsilcisi olarak Kıbrıs Rum kesimini kabul etmesi. RAUF VERSAN: Doğru. Bu sorun kendini Rum kesiminin AB görüşmelerinde de gösterdi ve hâlâ gösteriyor. Bir kere Rum kesiminin AB’ye alınması herkesin bildiği garantörlük anlaşmalarına, yani uluslararası hukuka aykırı. Artı; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kendi anayasasına da aykırı. Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran bu uluslararası belgeler Kıbrıs’ın iç hukukunun da bir parçası. Dolayısıyla Rum kesimi hem uluslararası hukuku hem de kendi iç hukukunu ihlal etmektedir. O halde bu kadar ağır bir ihlal söz konusu ise başvuru işleminin geçersiz olması ve yoklukla malul olması gerekmektedir. AB ise bu başvuruyu işleme bile koymaması gerekirken Rum kesimini AB’ye almıştır. Birkaç ay içinde üyelik kesinleşecektir. Annan belgesi, hukuksuzluğu Türkiye’ye kabul ettirmeye hizmet ediyor AB baştan beri Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bir üniter devlet olarak kabul etti. AB Türkiye’nin tezlerini yoksayarak hareket ediyor. Bu kanunsuzluğa karşı da maalesef AB’nin herhangi bir yargı organına başvurmak da mümkün değil. AB mahkemelerinde Rum kesiminin başvurusunun geçersizliği ileri sürülemiyor. Annan belgesi bu aykırılığı ve meşruiyet eksikliğini Türkiye açısından gidermeye hizmet eden bir belgedir. Türkiye bu belgeyi kabul ederse Rum kesiminin yaptığı başvuruyu da kabul etmiş olacak. Bu nokta, bu belgeye yönelmesi gereken başlıca itirazdır. Hukukçuya yakışmayacak bir değerlendirme olacak ama bu belge bana Türklere kurulmuş bir tuzak gibi geliyor. Türkler Rum nüfus içinde eritilecek TÜRKSOLU: Annan belgesinin içeriğinde daha başka neler var? RAUF VERSAN: Örneğin garantörlük. Garantörlük anlaşmaları Annan planı kapsamında varlığını sürdürecek mi? Belgede diyor ki “Garanti anlaşması mutatis mutandis uygulanacak.” Mutatis mutandis demek değişen koşullara göre uygulanmak demek. İlk bakışta 1960 tarihli anlaşma varlığını koruyor fakat Kıbrıs AB’ye katıldıktan sonra bu anlaşmanın nasıl uygulanacağı gelişmeler ışığında değerlendirilecek. Yani burada Türkiye açısından sulandırılmış bir garantörlük sözkonusu. Yine aynı planda barış gücünün Kıbrıs’ta görev yapmaya devam edeceği hususu yer alıyor. Bu da BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs üzerindeki denetiminin süreceği anlamına geliyor. Yetki paylaşımı meselesinde de kabul edilemez fikirler var. Bir üst meclislerden oluşan bir yasama organı sözkonusu. Yasama yetkisinin toplandığı mecliste nüfus esasına dayanan bir oluşum sözkonusu ve kararlar da burada basit çoğunlukla alınacak. Dolayısıyla Rumların nasıl bir ağırlığa sahip olacağı da anlaşılıyor. Toprak meselesinde de iki tane haritadan söz ediliyor: A ve B haritası. Bu haritalarla ilgili bir iki rakam vermek istiyorum. A haritasına göre KKTC topraklarının %28.6’sı ve bu topraklar içinde yer alan 50 köy ve yerleşim birimi Rumlara terkediliyor. B haritasına göre ise KKTC topraklarının %28.5’u ve 39 köy ve yerleşim birimi Rumlara terkediliyor. Harita A’ya göre 60-65 bin, harita B’ye göre 50-55 bin Türkün 3-4 yıl içinde yeniden göç edeceği ortaya çıkıyor. Demek ki zamanla Türkler Rum nüfus içinde eriyecek. Böyle kötü bir benzetme yapmak istemiyorum ama Türklerin akıbeti Serebrenika’daki müslümanların veya Yunanistan’daki müslüman Türklerin akıbetine benzeyecek. Gazi Magosa ve Güzelyurt bölgeleri Rumlara verilecek. Bunlar Kuzey Kıbrıs’ın en verimli bölgeleri. Bunlar verildiği takdirde buradaki tarım ve yatırımlar itibariyle ne kadar büyük bir taviz verileceği de anlaşılıyor. Mülkiyet meselesi de üzerinde önemle durulması gereken bir nokta. Bir mülkiyet kurulu oluşturuluyor. Bu kurulun Kıbrıs’taki mahkemelerin üstünde bir yetkisi var ve mahkemelere talimat verebiliyor. Bu daha önce devletlerde rastlanmamış bir düzenleme. Kimin hangi malın maliki olduğu hususunda bir uyuşmazlık sözkonusu olursa bu kurulun kararı kesin olacaktır. Parça devletlere üçüncü devletlerle ticari ve kültürel anlaşma yapma yetkisi tanınıyor. Bir anlamda bu maddeyle Türkler memnun edilmeye çalışılıyor. Oysa ki AB sistemi içerisinde bu tür anlaşmalar yapma yetkisinin işlerlik kazanması tartışmalı. Çünkü başta Kıbrıs anayasasında yer alan hükümler olmak üzere belgede yeralan birçok düzenlemede parça devlete tanınan yetkilere karşı AB’ye üyelikten doğan yükümlülük ve sorumlulukların mahfuz tutulduğu vurgulanıyor. Demek ki parça devlet olarak Türkiye ile yapılacak bir ticari anlaşmada mesela AB’nin sıkı denetimi ve onayı sözkonusu olacak. Yunanistan’ın 170 yıllık Türkiye’den toprak kazanma politikası Gazetelerde okuyoruz, programlarda izliyoruz, Türkiye’deki entelektüel kesimler şöyle bir fikir beyan ediyor: Türkiye Kıbrıs Türküyle bu kadar ilgilidir çünkü Ada’da nüfuzunun bulunmasında jeostratejik çıkarı vardır. Özellikle petrol boru hatlarının Türkiye’den geçmesi Kıbrıs’ın jeostratejik önemini daha da arttırıyor. Bence Kıbrıs tartışması jeostratejiyle veya petrol meselesiyle ilgili değil. Fikrimi anlatmak için çok kısaca Türkiye-Yunanistan ilişkilerine bakmak gerekiyor. Türkler Yunanistan’a Yıldırım Beyazıt zamanında girdiler. Demek ki Türklerin orada 700 senelik bir egemenliği var. Yunanistan peyderpey Türk egemenliğinden çıktı. 1830’da Yunanistan’ın güney tarafı Türklerin egemenliğinden çıktı. Bundan sonra da Yunanistan’ın Türklerden toprak alarak genişleme çabaları Batı ülkelerinde hep büyük coşkuyla karşılandı ve desteklendi. Çünkü Batı, Yunanistan’ı kendi kültürünün temeli olarak görüyordu. Türkleri ise hep düşman bir medeniyet olarak gördüler ve desteklemediler, aralarına almak istemediler. Bu hâlâ da böyle. 1830’dan sonraki gelişmeler hep Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’nden toprak kazanması şeklinde oldu. Bunun bir istisnası 1897’de biz Atina üzerine yürüdük ama Batılı devletler yine Yunanlıların yardımına koşarak bizi yeniden geri püskürttü. Daha sonra Balkan Savaşı’nda Yunanistan’ın geri kalan kısmını da kaybettik. Bir noktada artık Yunanistan’a dur deme zamanı gelmiştir. 170 yıldır Yunanistan’a karşı toprak ve nüfus kaybediyoruz. Artık buna dur demeliyiz. Elbette ki bu, artık toprak kazanma sırası bize geldi demek değildir. Yunanistan Kıbrıs’ı Helenizmin bir parçası ve kendi toprağı sayıyor, Türkiye de bunu kabul etmiyor. “Çok toprak verdim sana, artık yeter” diyor. İşte Türkiye’nin Kıbrıs politikasının özeti budur. Yok petrol boru hattını korumakmış, kıyılarına 60 mil yakındaymış, mesele bu değil. Türkiye artık tavizde bulunmak istemiyor. Herkes Türk Ordusu çekilsin derken İngiliz hükümran üslerini sorgulayan yok Bu uluslararası ilişkilerde prestij politikasının bir örneği olarak da ele alınabilir. İngiltere de bu son 40 yıl boyunca ne kadar çok sömürge kaybetti. İngiltere’nin 2 tane üssü var Kıbrıs’ta. Baktığımız zaman Annan’ın belgelerine onlarla ilgili bir ifade yok. Herkes Türk Ordusu çekilsin diyor ama kimse İngiliz hükümran üsleri de kapatılsın demiyor. İngiltere bunu müzakere etmeyi dahi reddediyor. İngiltere kendisi için maddi anlamda çok önemli olmasa da bunu bir prestij meselesi yapıyor. Bütün sömürgelerimizi kaybettik, bari Kıbrıs’ta bayrağımızı gösterebileceğimiz iki üssümüz bulunsun diyor. TÜRKSOLU: Yunanistan’ın Kıbrıs politikasını Türkiye’den toprak alma sürecinin son aşaması olarak değerlendiriyorsunuz ve Türkiye artık buna dur demeli diyorsunuz. Peki birkaç ay içinde Rum kesiminin AB üyeliği ve dolayısıyla fiilen Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması gerçekleştiği zaman Türkiye bu duruma nasıl cevap verecek, Yunanistan’a nasıl dur diyecek? AB-Rum bütünleşmesinin sonucu TC-KKTC bütünleşmesidir RAUF VERSAN: İki sene önce yaptığımız bir mülakatta şöyle demiştim: Kıbrıs’ın, yani Kıbrıs eksi KKTC’nin AB’ye girmesi Kıbrıs uyuşmazlığını sona erdirecek bir gelişmedir. Nitekim öyle de oldu. Rum kesimi birkaç ay içinde AB’ye girecek. Bakın şimdiden ne dedi AB? AB hukuku Kıbrıs’ın kuzeyinde uygulanmayacak. Madem ki Kıbrıs bir bütün ve AB’ye bir bütün olarak kabul edilecek öyleyse neden AB hukuku kuzeyde uygulanmıyor? Demek ki uygulanması mümkün olmayan bir durum var. Kuzeyde bambaşka bir devlet var. Aslında bu Türkiye’nin şimdiye dek isteyip de elde edemediği bir durum. Çünkü Ada’nın iki devletli yapısı böylece kesin biçimde tescil edilmiş olacak. Bundan sonra Türkiye’nin şunu yapması lazım: Kıbrıs Rum kesimi AB ile ne ölçüde bütünleşmişse Türkiye de KKTC ile o ölçüde bütünleşecek. Bunun için ilhaka bile gerek yok. Yapılması gereken sadece Türkiye ile KKTC’nin entegrasyonu. Zaten daha şimdiden bütünleşmeye yönelik anlaşmalar imzalanmaya başlandı. Bunların pek çok alanda yapılacak anlaşmalarla güçlendirilmesi sorunu çözecektir. |