| Gökçe Fırat |
|
Atatürkçüler ne yapmalı?
Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, Geldiğimiz yer 1919 öncesidir. Bunun Türkiye’nin parçalanması ve paylaşılması aşaması olduğunu biliyoruz. Bu, Türkiye’nin Atatürk’ün ölümünden sonra girdiği Yeni Tanzimat sürecinin sonudur. Tanzimat’ın sonu ise Meşrutiyettir. Tanzimat, bilindiği gibi ülkenin Batıya bağlandığı ve Batı desteğinde ayakta tutulduğu bir dönemdir, Meşrutiyetse; ülkenin artık Batılılarca ayakta tutulmasından vazgeçildiği, bunun yerine emperyalistler arasında paylaşılmasına karar verildiği bir aşamadır. Osmanlı bu süreci yaşamıştı. Tanzimat sürecinin sonunda ilk Meşrutiyet ilan edilirken, İstanbul’da toplanan emperyalistler Türkiye’nin nasıl paylaşılacağını tartışıyorlardı. Bugün yeniden bir Meşrutiyet anayasası olarak 3 Ağustos Yasaları Meclis’ten geçerken, Türkiye yine emperyalistlerin paylaşım masasındadır. Bu anlamıyla Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin yıkıldığını, bu yıkımın bir darbe ile olduğunu ortaya koymalıyız. Cumhuriyet’ten Meşrutiyet’e geçişin hükümeti olarak ortaya çıkan AKP iktidarı da Cumhuriyet idaresinden Ilımlı hilafete geçişi temsil etmektedir. O halde Türkiye’nin geldiği noktada karşı karşıya olduğumuz tehdit birinci olarak ülkenin emperyalistler tarafından parçalanması ve paylaşılması planı, ikinci olaraksa bu planı gerçekleştirmek için emperyalistlerle işbirliğinde sınır tanımayacak bir ılımlı hilafet rejimidir. Bu tablo tam olarak 1919 öncesidir. Emperyalistler 1919’un rövanşını almak istiyor Ancak Türkiye’nin bir bölünme ve parçalanma tehdidi ile karşı karşıya olduğu gerçeği paranoya denilerek geçiştirilmek istenmektedir. Artık Sevr günlerinin geride kaldığı, çağın değiştiği ileri sürülmektedir. Oysa bunun hiç de gerçek olmadığını yaşayarak görüyoruz. Bugün, emperyalistler 1919’un rövanşını almak için yeni bir emperyalist saldırıya girişmişlerdir. Bizzat ABD Başkanı tarafından bu bir Haçlı Seferi olarak tanımlanmıştı. Bugün emperyalistlerin açık açık tartıştıklarına bir bakmak yeterli olacaktır. Önce Irak’a bir saldırı düzenlenecek. Irak üç parçaya bölünecek. Ardından sıra İran’a gelecek. Arap rejimlerinden muhalif olanların yönetimleri değiştirilecek, Afganistan yeniden yapılandırılacak ve buradan Uzakdoğu Asya’ya geçilecek ve en sonunda Kuzey Kore’ye kadar ulaşılacak. Bir dünya haritasını önümüze koyup emperyalistlerin bugün tehdit olarak gösterdikleri ülkelere tek tek bakalım. Bu coğrafyanın Türkiye’den başlayıp Kore’ye kadar, 1919 öncesinde tam sömürgeleştirilememiş ve Kurtuluş Savaşları ve Sosyalist Devrimlerle emperyalizmden kurtulan coğrafya olduğunu görürüz. İşte bugün emperyalizmin yeniden fethe çıktığı bölge, dünyanın tam sömürgeleştirilememiş coğrafyasıdır. Türkiye paylaşım coğrafyasının içinde Şimdi bu coğrafya içinde kendimize bir bakalım. Türkiye bugün insanlığı ve dünya barışını tehdit eden bir ülke olarak telaffuz edilmiyor. Bugün daha çok Saddam’dan bahsediliyor. O nedenle Türkiye’de pek çok insan kendisini bu coğrafyaya değil de Avrupa’ya ait hissediyor. Oysa kimsenin bakış açısı ile Türkiye’nin yeri değişemez. Türkiye bir Ortadoğu ülkesidir, Türkiye bir Asya ülkesidir, Türkiye bir müslüman ülkedir, Türkiye sömürgeleştirilmesi bir türlü tamamlanamamış bir ülkedir, Türkiye bir üçüncü dünya ülkesidir. Yani Türkiye saldırıya uğrayan coğrafyanın tüm özelliklerini taşımaktadır. O halde neden Türkiye’yi bu paylaşımdan muaf görelim? Eğer Türkiye’nin başındaki işbirlikçi Batıcı yönetimler bunun garantisi olarak görülüyorsa Türkiye tarihinin gördüğü en işbirlikçi yönetici Vahdettin’in bile emperyalistleri dizginleyemediğini hatırlatalım. Bugün şu gerçeği çok iyi kavramalayız: Yaşadığımız çağ hiç değişmedi, emperyalizmin niteliği de hiç bir zaman değişmedi. Bundan önceki yıllarda emperyalistler ezilen uluslara böyle bir saldırıya girişemediyse bunun nedeni ulusların direnişidir. Şimdi bu direnişin kırıldığını düşünen emperyalizm yeniden kılıcını kuşanmış ve sömürgeleştirme saldırısını başlatmıştır. Türkiye’nin paylaşılması planı Kaldı ki Türkiye’nin bu paylaşım planlarında olduğu da bilinen gerçektir. İşte AB Yasaları tam da bu anlamda önem kazanmaktadır. Birincisi, Türk ulusunun bir Kürt sorunu bahane edilerek parçalanması ve bir Kürt devleti çıkartılması. İkincisi, Ermeni soykırımı kabul ettirilerek toprak talep edilmesi ve büyük Ermenistan’ın kurulması. Üçüncüsü azınlık hakları dayatmasıyla Hırıstiyan azınlık yaratılarak bunun ayrılmasının sağlanması ve büyük Yunanistan ile Pontus’un kurulması. İşte Türkiye’nin paylaşım planı. Pek inandırıcı gelmedi mi? O halde bir tarihimize bakalım. Türk halkının yırtıp attığı Sevr haritası ile bu plan tıpatıp aynıdır ve işin kötü tarafı plan işlemektedir ve önemli adımlar da atılmıştır. AB Yasaları Türkiye’yi nasıl bölecek? AB Yasaları Kürt azınlık yaratılması ve Hırıstiyan azınlığın güçlendirilmesi için son derece önemlidir. Demokratik haklar denilerek tanınan Kürtçe eğitim ve yayın hakkı ile, Türkiye’de tek ulus yaşadığı gerçeği ve politikası bizzat devlet tarafından terk edilmiştir. Bu Atatürk’ün ulus devletinin reddi anlamına gelmektedir. Çağımızda tüm bölünmelerin bir ulusal azınlık kimliği üzerinden gerçekleştiğini bilenler için bu tür bir kabulün doğuracağı sakınca son derece açıktır. Eğer siz, kendi ulusunuz içinde birilerinin başka bir ana dili olduğunu kabul ediyorsanız, o farklı anadili olanın ayrılma hakkı olduğunu da kabul etmek zorunda kalırsınız. Nitekim Türkiye bu tür bir taleple çok yakında karşılaşacaktır. Aynı şey Hırıstiyan azınlığa tanınan haklar için de geçerlidir. Hele hele Hırıstiyanlara eski mülklerini geri edinme hakkının tanınması, ister istemez eski toprakların talebi hakkı için bir gerekçe yaratacaktır. Yugoslovya’nın bölünmesi, Irak’ın bölünmesi için yapılan müdahaleler, hep aynı gerekçeye dayanmıştır. Bugün azınlık hakkı denilen şeyin emperyalizmin bir ülkeyi bölme hakkı olduğunu görmek gerek. Bu bir insan hakkı değildir. İnsanların en doğal hakkı milletler olarak yaşamak ve güçlenmektir. Milletlerin etnik parçalarına bölünmesi insan hakkı değil emperyalizmin oyunudur. Türkiye’yi bölmek değil, Türkleri Anadolu’dan atmak istiyorlar Türkiye bir bölünme saldırısı ile karşı karşıya dediğimize göre, böyle bir saldırının ne ölçüde gerçekçi olduğunu da ortaya koymalıyız. Bu aynı zamanda bölünme ve paylaşılma saldırısına karşı vatan savunmasının niteliğini de ortaya koymak olacaktır. Bugün Türk yurdu, özellikle iki cephede doğrudan bölünme saldırısını yaşamaktadır. Birincisi Kıbrıs, ikincisi Güneydoğu. Eğer saldırı gerçekleştirilirse Kıbrıs bir Rum adası olacak ve Türkler oradan Türkiye’ye sürülecek, Güneydoğu’da plan başarılı olursa, tüm Güneydoğu Türklerin elinden çıkacaktır. Plan bu haliyle bizzat Genelkurmay Başkanı tarafından Türkleri Anadolu’ya hapsetme planı olarak ortaya konulmuştur. Ancak bu bakış açısında bir eksiklik bulunmaktadır. Eğer Türkler Anadolu’ya hapsedilirse orada bir yaşam şansı kalmayacağı aşikardır. Türkler en son 1919 öncesi Anadolu’ya hapsedilmişti. Bu hapsoluşta saldırıya geçen Yunan orduları İç Anadolu’ya doğru yürüyüş başlatmıştı. Aynı zamanda ülkenin dörtbir yanı İngiliz, İtalyan ve Fransız işgal kuvvetlerince işgal edilmişti. Eğer fiili saldırı Kıbrıs ve Güneydoğu’da başarılı olursa, bugün potansiyel tehdit olan Ermenistan’ın kurulması ve Pontus’un kurulması en sonunda da İstanbul’un Yunanistan’a verilmesi planı da harekete geçirilecektir. Bu Türk’ün Anadolu’daki varlığına son verilmesi demek olacaktır. Vatan bir bütündür verilemez, ulus bir bütündür parçalanamaz O halde tehdit önceliklerine göre uygun bir vatan savunması hattı belirlemek Atatürkçülerin önündeki öncelikli görevdir. Çünkü bugün vatan savunmasını yapacak olan, tıpkı 1919’daki gibi Türk milliyetçileridir. Atatürkçülük Türk milliyetçi hareketidir. Türkiye Cumhuriyeti iki hattan gelecek emperyalist destekli saldırı ile bölünmek istenmektedir. Saldırı hattının bir ucunda Kıbrıs diğer ucunda Güneydoğu bulunmaktadır. O halde öncelikli savunma mevzisi Kıbrıs’ta ve Güneydoğu’da “ver kurtul” olarak ifade edilen politikaya direnerek, bu bölgelerdeki Türk varlığını ve Türk devletinin güvenliğini korumaktır. Bu savunma hattı çekilirken, Anadolu içinde potansiyel bir tehdit olarak duran Doğu Karadeniz’de bir Rum Pontus devleti kurulması, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan kurulması, ve Hırıstiyan azınlıkların güçlendirilecek Batılı Hırıstiyanların müdahalesinin sağlanması planlarının önüne geçecek bir iç politika izlenmesi gerekmektedir. Vatan savunması, tıpkı Bağımsızlık Savaşı’nda olduğu gibi “Hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır; O satıh bütün vatandır” parolası ile verilecektir. Bunun için iki ulusal karar alınmalı, tıpkı Erzurum ve Sivas Kongresi kararları gibi kararlar her koşulda savunulmalıdır: 1- Vatan bir bütündür bir karışı bile verilemez 2- Ulus bir bütündür parçalanamaz. AKP, 28 Şubat’ın değil 1919’un rövanşını istiyor Türkiye nereye geldi sorusunun bir yanı, yukarıda açıklamaya çalıştığımız bölünme planıdır, ancak diğer yanı Türkiye’nin bölünme aşamasında ülke içinde iktidara gelen kuvvetin niteliğidir. O halde AKP iktidarının ne olduğunu tartışmaya açmamız gerekir. Burada hemen basit bir gerçeği ortaya koymalıyız. Türkiye bugün bir AKP iktidarı altında değildir. Türkiye bugün, AKP iktidarı altında ılımlı hilafet rejimine sokulmaya çalışılmaktadır. Bunun arkasında ise ABD emperyalizmi bulunmaktadır. Yukarıda Türkiye’nin nereye geldiğini sorarken, cevap olarak, bu, tam olarak 1919 öncesidir dedik. Ülkeye yönelen emperyalist tehdit açısından bunun ne kadar doğru olduğunu da gösterdik. Ancak 1919’da önemli bir ayırdedici nitelik, ülke yönetiminin de emperyalizmin eline geçtiğiydi. Bu, o dönemin Batı dostu padişahtı. Saltanat ve hilafet, Osmanlı’nın gücü olmanın dışına çıkmış, ülke içinde emperyalizmin dayanağı haline gelmişti. İşte bugün de varolan AKP iktidarı Vahdettin türü bir hilafet ve saltanatın yeniden diriltilme çabasıdır. Bu anlamıyla AKP, 28 Şubat’ın değil, 1919’un ve Cumhuriyet’in rövanşını almaya çalışmaktadır. O halde bugün elden giden ya da gidecek olan şey ne diye sorduğumuzda, bu sorunun cevabı sadece laiklik olmamalı; bugün öncelikle gidecek olan şey Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve Türk ulusunun varlığıdır. Emperyalizm ve onun işbirlikçisi gericilik, 1919’un rövanşını almak için elele vermiş ortaklaşa saldırmaktadır. O halde bu ortak saldırıya karşı bir ulusal direniş örgütlemek de Atatürkçülere düşen görevdir. Tüm milliyetçilere çağrı Bugün vatan savunması, dün olduğu gibi Atatürkçülerin omuzlarına yüklenmiştir. Bunun nedeni ülkedeki tek gerçek milliyetçilerin Atatürkçüler olmasıdır. Bir millet tehlikedeyse onu savunanlar ortaya çıkar. Ancak bir milleti ancak milliyetçiler savunur. Bugün Türk milleti büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Bu tehdidi görmek, görmenin ötesinde bu tehdidi etimizde kemiğimizde duyumsamak ve elbet bu tehdide karşı tüm gücümüzle mücadele etmek gerekmektedir. O nedenle Atatürkçülerin yeniden milletle buluşacağı bir dönem başlamaktadır. Atatürkçüler için vatan savunması başladığına göre, vatanın her karış toprağına Atatürkçü fikirlerin götürülmesi ve vatanın her karış toprağında Kuvayı Milliye’nin örgütlenmesi gerekir. Atatürkçüler, vatan savunmasına katılmak isteyen tüm milliyetçilere bir çağrı yapmaktadır; Türk milletinin kurtarılmasını isteyen milliyetçiler için birlik olma zamanıdır. |