| Sunay Akın |
|
Çocukluğumdan hiç unutamadığım anılarımın başında annemin elinden tutarak beraber çarşıya gidişimiz gelir. Annemle beraber pazara gittiğimiz günler benim için önemli değildi. Çünkü pazarda oyuncakçı yoktu. Sadece mutfak için meyva ve sebze alırdık. Ancak aileden bir kişiye bir giyecek veya başka birşey almak için çarşıya gittiğimizde mutluluktan uçardım. Çünkü çarşıda oyuncakçılar vardı. Bu oyunçakçıların önünden geçerken ben mutlaka annemin elinden çekiştirip onu içeri sokmayı başarırdım. O “Hadi oğlum Sunay gecikmeyelim” dese de bana dayanamaz ve bir oyuncak alırdı. Ankara Ekspresi İşte o yıllarda çok severek aldığım bir oyuncak vardı. Bir tren. Teneke bir oyuncaktı. 1970’li yılların başında oyuncaklar genelde tenekeydi. Tren yerli yapımıydı. O çok alay ettiğimiz “Türk malıydı”. Bu ülkede hep Türk malıyla, yerli malı haftalarıyla alay edildi. Böylelikle kendi kendimizi dünyanın alay konusu haline getirdik. Oyuncak trenin üstünde “Ankara Ekspresi” yazıyordu. Yakın zamanda Beyoğlu’nda bir handa, bir eskicinin vitrininde o treni gördüm. Çocukluğumun oyuncak treni. Hemen içeri girdim ve fiyatını sordum. Tabii annemin bana aldığı yıldan çok çok farklı bir fiyattı bedeli. Cebimde yeterli para yoktu. “Kredi kartı geçiyor mu” dedim, “hayır” dedi. Düşünün bir kere. Çocukluğumun oyuncağını almak için yaptığım konuşmaya bakın. Artık yanımda annem yok ve ben diyorum ki “kredi kartı geçiyor mu?” “Peki” dedim, “şunu saklayın bir kenara hemen geliyorum”. Gidip bankadan kredi kartı hesabımdan para çektim ve çocukluğumun oyuncağını aldım. Kredi kartı hesabımda yeteri kadar param olmadığı için de faizle borç aldım. Tek amacım çocukluğumun o üstünde “Ankara Ekspresi” yazan trenini almaktı. Bir zamanlar annemin eteğini çekiştirerek aldığım treni, şimdi kredi kartımdan borç para çekerek alabiliyorum. Oyuncak… Bugün oyuncak sanayinde neredeyiz? Kendi yaptığımız oyuncaklar var mı? Yok. Herşey ithal. Oyuncaklarımız bile artık dışarıdan geliyor. Kendi kültürümüzü göremiyoruz oyuncaklarda. Bakın bu trenin üstünde Ankara yazıyor. Bu trene ancak biz “Ankara Ekspresi” adını veririz. Başka kimse bizim için böyle oyuncak yapmaz. Üstünde Amerikan bayrağı falan yok. Bizim düşlerimizi, ulaşmak istediklerimizi ve herşeyimizi bir oyuncak bile anlatıyor. İşte bir tren. Kamu çıkarına demiryollarıyla ulaşım politikaları… Bu ulaşım politikalarından vazgeçmek oyuncaklarımıza nasıl yansıdı? Bir kitap hazırlıyorum. 10 yıldır çalışıyorum üstünde. Oyuncaklarla hayatı anlatmak amacım. Necip Fazıl Kısakürek “Ağaç” adlı bir dergi çıkarır. O dergide insanlığın mutlu olmasının yollarını araştırır kendince. İnsanlığı mutlu olmayan bir çocuk olarak yansıtır. Şöyle açıklar: “Yıllardır insanlık derin ve sinsi bir dert çekiyor. Bu dert sinirleri bozuk bir mirasyedi oğlunun iç sıkıntısı. Mirasyedi çocuğu, gözünün bir işaretiyle yeryüzünün bütün çeyizleri ayağına serilebileceği halde, hiçbirisiyle avunamıyor. Lastik toplarını ısırıyor, renkli balonları iğneliyor, motorlu fillerini, pervaneli atlarını yerlerde süründürüyor…” şeklinde devam ediyor. Yani insanlığı Necip Fazıl mutsuz bir çocuğa benzetiyor. Sıraladığı oyuncaklar varlıklı bir çocuğun oynayacağı oyuncaklar. Tabii bu yerin adı “Allahsız dünya”. Ve Necip Fazıl çağımızın insanını imana çağırıyor. Ama Necip Fazıl yalnızca zengin ailelerin oyuncaklarını değil, Sanat adlı şiirinde de yoksul çocukların oyuncaklarını da küçümsüyor: “Anladım işi, sanat Allah’ı
aramakmış Necip Fazıl Kısakürek 29 Ağustos 1969 tarihinde Samsun’da bir konuşma yapar. Bu konuşmasında aynen şunları söyler: “Memleketimizde mutlaka hilafet ve şeriat uygulanmalıdır.” Bu sözleri söyleyen Necip Fazıl’ın çok sevdiğim bir şiiri vardır. Adı Tabut. Gerçekten güzel bir şiirdir. Şiirin gerektirdiği bütün herşey var. Bu şiirdeki şu dört dizede oyuncak imgesini görüyoruz: “Her yandan küçülen bir oda gibi Yani tabutta yatan bir insanı, kutudaki oyuncak bir taş bebeğe benzetiyor. Güzel bir imge fakat hilafeti ve şeriatı isteyen Necip Fazıl eğer o dönemde yaşasaydı böyle güzel bir şiiri yazamayacaktı! Neden? Çünkü hilafet döneminde taş bebek gibi insan tasviri içeren oyuncaklar yasaktır. Şairin imgesine güzellik katan taş bebek hilafeti kaldıran 1923 Devrimi’nin sayısız kazanımlarından yalnızca biridir. İyi ki 1923 Devrimi var. Yoksa Necip Fazıl böyle güzel bir imge kuramayacaktı. Eyüp oyuncakçısı neden kırbaçlandı? Yine Necip Fazıl Kısakürek Yeni İstanbul gazetesinde kendisiyle yapılan bir şöyleşide Nâzım Hikmet’ten söz ediyor. Necip Fazıl, Nâzım Hikmet’ten iki yaş küçüktür ve Heybeliada’da Nâzım’la Deniz Harp Okulu’na bağlı lisede öğrencidir. Necip Fazıl der ki o söyleşisinde: “Nâzım benden iki sınıf yüksekti. Biz alt sınıf olduğumuz için bizimle doğal olarak çok fazla konuşmazdı. Nâzım Hikmet’i hep Eyüp oyuncaklarına benzetirdim.” Aslında bu benzetme de hilafeti özleyen bir şair için yanlıştır. Çünkü Eyüp oyuncaklarında değil bir insan ya da bir canlı tasviri yapmak bir oyuncağın üstüne insan resmi çizmek bile olanaksızdır. Hatta bir Eyüp oyuncakçısının bir arabanın üstüne insan resmi çizdi diye kırbaç cezasına çarptırıldığı bilinir. Cumhuriyet’in zenginliği gözden kaçırılıyor 1923 Devrimi’nin kazanımları o kadar renkli ve önemlidir ki insan psikolojisinde bile belirleyici bir yere sahiptir. Bir çocuğun psikolojik gelişiminde oyuncağın yeri yadsınamaz. Türkiye’de oyuncak insana Cumhuriyet döneminde kavuşmuştur. Daha önce Eyüp oyuncakları var fakat bunlar daha çok ağlayan çocuk oyalansın diye. Sus payı olarak düşünülmüş oyuncaklar. Bugün Cumhuriyet Devrimi diyerek oyuncaktan bahseden herhalde ilk söyleşiyi yapıyoruz. Ama Cumhuriyet’in kazanımları bu topluma öylesine derinden işlemiş ve toplumu zenginleştirmiştir ki Cumhuriyet’in pek çok yönü gözden kaçırılmaktadır. Bilime, aydınlığa, demokrasiye inanan insanlar kendi kazanımlarının farkında değiller. Bu tren çok önemli aslında. Cumhuriyet, benim çocukluğumun oyuncağıyla hayatımı şekillendirmeye başladı. |