| Ali Özsoy |
Yeni faşist dayatma Cennet ülkemiz Türkiye dünyada tek. Örneğin ulusal bayrağı asmanın veya taşımanın provokasyon kabul edildiği başka bir ülke var mıdır? Veya teröristine tazminat ödeyen başka bir devlet? Veya hapisteki terörist başının koynuna nasıl bir dilber koyarız diye gazetecilerle kafa kafaya verip çözüm arayan bir adalet bakanı tarihte görülmüş müdür?.. Gariplikler çoğaltılabilir. Örneğin son günlerin modası, Türkiye’yi Kürt soykırımı yapmakla suçlamak… “Aydınları”, siyasetçileri herkes açıkça bunu dile getirebiliyor. Başbakan şimdilik soykırım demese de devletin eski politikalarından dolayı özür diliyor. Ama aynı zamanda bu sözde soykırımcı ülke soykırım yaptığı grup çoğalsın, daha fazla çocuk yapsın diye çocuk başına para veren, bedava elektrik, su, sağlık hizmeti dağıtan dünyadaki yine tek ülke. Sömürgeciliğin taşeronluğunu yürüten işbirlikçi iktidarlar, uzun süredir bize deli gömlekleri biçtiler. Ama özellikle AKP iktidarı döneminde Türkiye çok kısa sürede adeta tımarhaneye döndü. Artık geldiğimiz son nokta şu: Türkiye’yi ve Türk milletini sevmeli miyiz yoksa sevmemeli miyiz? “Ya sev ya terk et” müfettişleri İyi de biz Türk değil miyiz? Burası bizim vatanımız değil mi? İnsanın kendi ulusal kimliğini gururla taşıması, vatanını sevmesi, atalarını sevmesi kadar doğal ne olabilir? Ama Türkiye’de bunun adı faşizm. Bu kampanyayı yürütenler nefret lobisi. Bunlara nefret lobisi diyebiliriz; çünkü Türklüğe ait her şeyden nefret ediyorlar. Bildiğimiz Türk düşmanı ırkçı tayfa bunlar. Ermenici, Rumcu, Kürtçü, Şeriatçı, Fethullahçı ve diğerleri… Nefret lobisinin elemanları adeta “ya sev ya terk et” müfettişleri gibi davranıyorlar. Emperyalizme ve bölücülüğe karşı kamuoyuna yansıyan herhangi demeç, tepkisel bir halk hareketi, protesto eylemi gerçekleştiği an bunlar sahneye çıkıyor. “Bu söz, bu eylem ırkçı, faşist… Ya sev ya terk et zihniyetini yansıtıyor.” Hadi bakalım!.. Hemen suç duyuruları, basın kampanyaları, soruşturmalar başlıyor. Türklüğü savunduğunuza savunacağınıza pişman ediyorlar. Hatırlayın. Altınova’da bir Kürt ırkçısı ayrım gözetmeden Türklerin arasına kamyonla dalıp bir kişi öldürmüş onlarca kişiyi yaralamıştı. Tepkiler artınca, “ya sev ya nefret et” müfettişleri devreye girdi. Pek çok kişi kışkırtıcı olmak iddiasıyla gözaltına alındı, kimisi tutuklandı. Ama bunların hepsi ırkçılık mağduru Türklerdendi. Mekanizma böyle işliyor. Kürt faşizminin gönüllü nefret lobisi ve müfettişleri, halkın Kürt ırkçılığına karşı tek bir tepkisine bile izin vermiyorlar. Başbakandan güçlü DTP’liler Kürt-İslam faşizminin tepesinde gözüken isim Başbakan Tayyip. Ancak nefret müfettişlerinin denetiminden o bile bağımsız değil. Geçtiğimiz günlerde yaşanan bazı olaylar, Kürt-İslam faşizminin özünde “Büyük Kürdistan” ve Kürt istilası anlamına geldiğini, işin İslam boyutunun bile Kürt ırkçılığının yanında tali kaldığını gösterdi. ABD açısından “Büyük Kürdistan”, Kürt istilası ve tüm BOP coğrafyasında Kürt tahakkümünün sağlanması bir numaralı stratejik önceliktir. Tayyip de Abdullah da bu süreçte stratejik değil, taktik piyonlardır. Nitekim ne zaman ki Tayyip DTP ile yürüttüğü seçim rekabetinde biraz sınırları aştı, Zaman gazetesi dâhil tüm Kürt-İslamcılar Tayyip’i bile yerden yere vurdular. Tayyip Hakkari’de yaptığı konuşmada DTP’lilere hitaben “beğenmezsen gidersin” deyince, PKK çevreleri büyük bir kampanya başlattı. Söylenen şuydu: “Tayyip Erdoğan aşırı milliyetçi hatta “ya sev ya terket”çi oldu. Hemen herkes tepki göstersin.” Çok komik değil mi? Tayyip milliyetçi hatta aşırı milliyetçiymiş. Tayyip’ten çok Türklük mefhumuna karşı olan tek odak PKK olabilirdi gerçekten de. Böylelikle Kürt-İslam faşizminin iki temel örgütü arasında kim daha Türk düşmanı, kim daha Kürt aşığı tartışması başladı. Burada Tayyip’in ağzından çıkan sözlere atfedilen anlam veya Tayyip’in ne demek istediği çok önemli değil. Çünkü kendisi defalarca “ya sev ya terk et” ifadesine karşı olduğunu, sözlerinin yanlış anlaşıldığını, karısının Kürt bölgesinden olduğunu söyleyerek af diledi. Abdülkadir Aksu, Tayyip’in en çok Kürt milletvekillerini sevdiğini söyleyerek ikinci kez özür diledi. Diyarbakır’da Mehdi Eker tekrar gitti özür diledi. Ama bunlar kâr etmedi. Hatta iş AKP’de partinin liderlerinden ve en azılı Kürtçülerinden Dengir Mir Fırat gibi bir ismin yönetimle ayrışması, Fethullah grubunun ise açıkça DTP’yi Tayyip’e tercih ederek Başbakanı kınamasına kadar vardı. Elbette herkes Tayyip’in milliyetçi veya “ya sev ya terk et”çi olmadığını biliyor. Türk kelimesinin kendisini ayrımcı kabul eden, en fazla Türkiyelilik kavramına tahammül eden bir Başbakan kendisi… Burada söz konusu olan Kürt-İslam faşizmi içindeki güç dengeler. Bu faşist oligarşinin iki temel örgütlü gücü AKP ve PKK. Ancak son süreç ABD açısından esas vazgeçilmez gücün PKK olduğu ortaya çıkardı. AKP Güneydoğu’da egemen olmak istedi, PKK ise kendinden başka hiçbir gücü bölgede istemediğini duyurdu. Liberal, Kürtçü ve Fethullahçı çevreler AKP’ye karşı PKK’yı açıkça desteklediler. Böylelikle “ya sev ya terk et” müfettişleri bu sefer Tayyip’e olumsuz rapor yazdılar. Esas olarak AKP’ye değil, ABD ve PKK’ya bağlı oldukları böylelikle ortaya çıktı. AKP tali uşak PKK ise esas uşak… Bu belli oldu. Ancak daha da önemlisi Tayyip geri adım attı. Tüm bu süreç sonunda Türklerin üstünde baskı arttı. Başbakanın bile söylediklerinin çetelesini tutan ve ona geri adım attırtabilen nefret müfettişlerinin yarattıkları baskı ortamında, sıradan bir Türk’ün vatanını ve milletini “sevmek” eylemine kalkışması çok daha zor hale geldi. Nereden nereye? Aslında “ya sev ya terk et” sloganı etrafında dönen tartışma Türkiye’nin geldiği noktayı çok iyi özetliyor. Bilindiği gibi “ya sev ya terk et” sloganı 90’larda yaygınlaşmıştı. O yıllarda temel hassasiyet, bölücü teröre ve yabancı devletlere uşaklığa karşı tepki göstermekti. Bölücülük psikolojik bir baskı altındaydı. Bölücü örgüte siyaset alanı açılmıyordu. Halk ve devlet kurumları anında ve doğrudan tepki gösteriyordu. Bugünkü gibi açıkça Apo’yu, kanlı terör örgütünü savunmak imkânsızdı. Kanunlar netti. Açılan davalar en aşağı yardım ve yataklıktan başlıyordu. Slogan bölücülüğe siyasi arena tanımamanın kolektif kararlılığını yansıtıyordu. Slogana 90’larda en fazla MHP sahip çıkmıştı. Bilindiği gibi MHP, halkta yükselen milliyetçi tepkiyi kullanmış ve 1999’da iktidara gelecek kadar bir oy patlaması sağlamıştı. “Apo’ya idam” ve “ya sev ya terk et” MHP’nin kullandığı temel sloganlardı. Ancak MHP iktidara gelince, bahsettikleri “sevginin” IMF, AB ve ABD sevgisi olduğu ortaya çıktı. Apo’yu da affetmek MHP’ye nasip oldu. Böylelikle “ya sev ya terk et” sloganını MHP terk etti. Bir daha hiç kullanmadılar. En son tartışmada Tayyip kendisinin “ya sev ya terk et”çi olmadığını, bu sözün patentinin MHP’ye ait olduğunu belirtmesi üzerine, Bahçeli sinirlenip, bunun bir “iftira” olduğunu söyledi. Gerçekten de MHP o çizgide değil. Türk’ü örgütlemek veya Türklüğü sevmek üzerine bir siyasi çizgiye en az DTP kadar karşı olan bir parti varsa bu da MHP. Amerikan patentli “milliyetçilerin” en büyük korkusu Türklerin örgütlenmesi… En son İskenderun Belediye Başkanı’nın tüm kenti “ya sev ya terk et” afişleriyle donatması tartışmayı yeniden canlandırdı. Belediye Başkanı, İskenderun’un iki şehit vermesi ve bunun üzerine DTP’nin kentte miting yapacağının duyulması üzerine tepki olarak bu afişleri astı. Buna en çok karşı çıkan DTP ve MHP oldu. MHP il başkanlığı, yaptığı açıklamada belediye başkanını provokasyon hazırlamakla suçladı. Kısacası Türkiye’de DTP’den MHP’ye, AKP’den CHP’ye kadar bir “provokasyon konsensüsü” oluşmuş durumda. PKK’yı rahatsız eden, Kürt istilasına sekte koyan, halkın milliyetçi tepkisini yansıtan her türlü söz ve eylem düzenin hakim paradigmasına göre provokasyon ilan ediliyor. PKK’nın eylemleri, bayrak açması, sokakları ateşe vermesi ise demokratik kabul ediliyor. Türkiye 10 yılda tam tersi bir noktaya geldi. Eskiden sevmemek bir suçtu ve psikolojik baskı altında tutulurdu. Şimdi tam tersi… Türkiye’de PKK dengesi sağlanmış durumda. Artık “ya nefret et ya terk et” egemen slogan. Buna uymayanlar hakkında ise suç duyuruları yapılıyor, soruşturmalar açılıyor. Türk bayrağı açtı diye insanlar linç ediliyor. Nefret edenlerden nefret ediyoruz Bugün birileri sürekli çıkıp Türkleri faşist ilan ediyor. En ufak tepki gösterene “ya sev ya terk etçi”, “ırkçı”, “linççi” suçlamaları yakıştırılıyor. Laf kalabalığına hiç gerek yok. Biz bu vatanı, bu bayrağı ve milleti seviyoruz. Mesele zaten size göre bundan kaynaklanıyor. Sevmeyenlerin değil terk etmek Türkiye’yi yönettikleri de ortada değil mi? Türkiye’de bugün esas suç kabul edilen Türkiye’den nefret etmemek... Sıradan bir Türk’ün duyguları, vatanseverlik, milliyetçilik, devletine bağlılık Kürt-İslam’ın hâkim paradigmasına ve resmi ideolojisine göre suç durumuna geldi. Esas bize söylenen şu: Türkiye’yi sevemezsin çünkü burası aslında Anatolya; Türk milletini sevemezsin çünkü siz aslında soykırımcı ve barbarsınız, Türk devletini de sevemezsiniz çünkü o devletin de adını değiştireceğiz. Bitti mi? Tabii ki hayır. Adanalı Adana’yı sevemez; çünkü orası Klikya. Erzurumlu Erzurumu sevemez; çünkü orası Ermenistan. Urfalı Urfa’yı sevemez; çünkü orası Kürdistan. İstanbul’u unutmamak lâzım… Oraya İstanbul demek Konstantinapol’e ve Konstantinapollülere hakarettir. Siz orada konuksunuz. Adını değiştiremezsiniz. Ermeni’den özür dilemelisiniz. Kürtlere toprak, Rumlara tazminat vermelisiniz. Bu işin duracağı bir nokta var mı? Yok. Sonunda gelinecek nokta belli. Herkes kendine bir kimlik yeni bir milliyet seçsin. Türklükten nefret edeceksiniz ya da bu kutsal toprakları terk edeceksiniz. İş bu kadar basit... Ara yol yok. Tarihte bazı çelişkiler uzlaşmazdır. Türklükten nefret edenler diyor ki: “bize ya sev ya terk et diyemezsiniz çünkü biz de burayı seviyoruz ama Ermenistan, Kürdistan ve Konstantinapol olarak seviyoruz. Burayı böyle kabul et ya da esas sen git.” Mesele şu; Türkiye’de Türkler ezici bir çoğunluk oluşturuyorlar. Bu çoğunluğa kendi vatanına Türkiye dememe ve kendi ulusunu inkâr etmeyi nasıl kabul ettirecekler. Sonuçta Türkler de bir noktadan sonra “benden nefret edenlerden ben de nefret ediyorum” diyecektir. Sine-i milletten bu haykırışın çıkması yakındır. Eğer ortada tek bir toprak parçası varsa, bunun üzerinde birden fazla ulus egemenlik kuramaz. O zaman orta yol kalmaz. Biz şahsen bu vatanın adının Türkiye olarak kalmasını, “ya nefret et ya terk et” diyenlerin kaybetmesini istiyoruz. Yoksa biz terk etmek zorunda kalacağız. Atatürk zamanında en fazla 150 kişiyi yollamış. İnanın onlar başarılı olursa tek bir Türk bırakmazlar bu topraklarda. Bu yüzden gerçek insanlık ve demokrasi adına her Türk’ü “ya nefret et ya terk et” faşizmine karşı çıkmaya çağırıyoruz. Yoksa sonumuz soykırıma uğramak olacaktır.
|