| Gökçe Fırat |
Dünya
bireyin
Ekonomik ve düşünsel liberalizm Türkiye’de ne zaman “laiklik” dense karşı cephe hemen itiraz ediyor “önce demokrasi”. Denilmek isteniyor ki, demokrasi yani hürriyet her tür inanışa, dine ve elbette tarikata tanınmalıdır. İnsanlar da bunlardan hangisine inanacaklarına kendileri karar vermelidir. Ancak bizim demokrat koro ne kadar yüksek sesle bağırsa da bazı gerçekler değişmiyor. Çünkü laiklik, demokrasi, din gibi kavramların belli bir tarihsel gelişim süreci var ve üstelik de bu olgular sadece siyasetin değil öncelikle bilimin inceleme alanı. Batı Avrupa açısından baktığımızda laiklik Orta Çağdan çıkışın anahtarıdır. Ancak laiklik gökten inmemiştir, yani dinsel, tanrısal bir kavram değildir, yeni bir din ya da kitap da değildir. O günün dünyasında Batı Avrupa’da dinsel devletler bulunuyordu. Kilise-devlet, tam da bugün kullanıldığı anlamıyla teokratik bir sistemdi. Bu sistemde kral ve din adamı, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak ülkeyi ve elbette orada yaşayan insanları yönetiyordu. Laiklik böylesi bir sistemde ortaya çıktı ama tek başına değil. Laiklikten önce ticaret gelişti, ticaret geliştikçe ticaretin önündeki engellerin kaldırılması gerekiyordu ve bunu talep edecek yeni bir sınıf da vardı: Burjuvazi. Burjuvazi kendi iktisadi sistemini kurarken, hem liberalizmi, hem milliyetçiliği, hem de laikliği yarattı. Çünkü ancak bu fikirlerle mevcut teokratik sistemi yıkıp kapitalizmi kurabilirdi. O halde laikliği düşündüğümüzde aklımıza öncelikle ekonomik bir mücadele gelmelidir, dine karşı girişilen tüm reform mücadeleleri de bu ekonomik mücadelenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Fakat o dönem için sistemin ilerici kutbunu temsil eden burjuvazi, aynı anda hem iktisadi liberalizmi hem de düşünsel ve felsefi liberalizmi temsil ediyordu. Böyle olduğu için de oldukça radikal bir biçimde düşünce özgürlüğünü geliştiriyor, dinsel dogmalara karşı bilimi ilerletiyordu. Kısacası iktisadi, toplumsal ve düşünsel sistem bir bütündü ve her alanda birden ilerici bir dönüşüm yaşanıyordu.
Dinsel dogmaya karşı bilim Düşünsel alanda girişilen özgürlük mücadelesi kendisini dine karşı bilim olarak ortaya koydu. Dinsel sistem dogmalara dayanıyordu, bu dogmalar ise yanlıştı. İşte bilimsel gelişmeler burada devreye girdi ve insanlara “tanrısal kanıtlar”a değil “bilimsel kanıtlar”a inanmaları söylendi. Bu, gerçekten de insanları özgürleştiren bir slogandı, çünkü dinsel kitaplarda yazılanlar en basit yeryüzü gerçeklerini bile açıklayamıyordu. Bunun en büyük sembolü ise dünyanın yuvarlaklığı tartışmasıydı. Hıristiyan teolojisinde dünya yuvarlak değil düz bir tepsi biçimindeydi ve bu tepsi de öküzün boynuzları üzerinde dönüyordu. Bugün için son derece deli saçması gözüken bu fikre o dönem kimse itiraz dahi edemiyordu, çünkü bunu dediklerinde dini mahkeme önünde ölüme mahkum edilirlerdi. Nitekim Galileo dönyanın yuvarlak olduğunu üstelik de döndüğünü ortaya koyduğunda sonu bu dini mahkeme önünde müebbete mahkum edilmek olacaktı. Burjuvazinin laiklik mücadelesi böylesi bir ortamda belli bazı felsefi temeller üzerine oturmak zorundaydı. Bu noktada laiklik tek başına ele alınamaz, aynı zamanda Reform, Aydınlanma ve hümanizm kavramları ile birlikte değerlendirilmelidir. Tanrı insanı yaratmıştı ama aynı zamanda insana akıl da vermişti. Dolayısıyla insanlar neyin doğru olup neyin olmadığına tanrının kendilerine verdikleri bu akıl yoluyla karar verebilirdi. Böylelikle akıl ve düşünme kavramları dinsel kitapların yerine geçiriliyordu. Üstelik dini kitabı dinlememenin gerekçesi yine tanrıydı; tanrının verdiği akıl! Demek ki bugünkü akıl, mantık ve düşünme dediğimiz şeylerin bile kabul edilmesi için bir tanrı iradesi referansgösteriliyordu. Hümanizmden bireyciliğe Burada devreye hümanizm girecekti. Hümanizm, bugünkü kullanılışıyla insancıllık demek değildi elbette. Tanrı insanları kendisi yaratmıştı, bu insanlara bir de peygamber göndermişti. Ama peygamberin “yetkili temsilciliği” şeklinde çalışan bir kilise sistemi öngörmemişti. Yaratıcı tanrı, kendi kulunu kendi yaratmıştı. Bu tanrı ile insan arasında kurulan “doğrudan bağ” demekti. O halde bu insanın da kendi hakkı vardı ve bu insan sadece tanrıya karşı sorumluydu. Kral ya da papa gibi kula kulluk ortadan kalkıyor ve hümanizm kuruluyordu. Bunun insancıl yanı ise sadece ve sadece kilisenin engizisyon yangınının söndürülmesiydi. Böylece bazı insanlar diğer insanlara din ve tanrı adına zulmedemeyecek, öldüremeyecekti. Bir diğer tamamlayıcı akım ise Aydınlanma oldu. Aydınlanma dinsel dogmalarla karartılan dünya gerçeğinin aydınlatılmasıydı. Özgür düşünmenin teşvik edilmesi ve hiçbir şekilde din adına yargılanamamasıydı. Bu saydığımız dönüşüm içinde laiklik, hümanizm ve Aydınlanma birlikte geliştiler. Ama tüm bu dönüşümün zemininde liberal toplumun, yani kapitalist toplumun kurulması vardır. Peki bu laik sistem acaba gerçekten bilimsel midir yoksa dogmatik midir? Burjuvazi kendisini düşünce özgürlüğü ile, liberalizmle tanımlasa da kavramların gelişimi tam tersini ispat etmektedir. Burjuvazi tanrı ile kul arasındaki kral ya da din adamı türü “temsilci kul”u kaldırmıştır. İnsan burada tanrının kuludur ama başkalarının kulu değildir. Bu anlamıyla sadece insandır (human). Fakat kurulan liberal sistemde din adına, tanrı adına kulluk ortadan kalksa bile insanlar sadece insan olarak kalmamışlardır. Burjuva bilimi bu insanı (human) almış ve onu bireye (individual) dönüştürmüştür. O halde artık ortada çok büyük bir fark vardır: Bizim hümanizm (humanism) diye sahip çıktığımız şey aslında bireyciliktir (individualism). Bunun nedeni de son derece basittir. Burjuva toplumu, serbest girişime, bireysel girişime ihtiyaç duyar. Bir kısım insan (human) kendini insanlıktan sıyırıp birey (individual) mertebesine yükseltir. Onlara göre insanın en doğal hali de bu birey halidir. Böylesi bir noktada hümanizm ve bireycilik bir potada erimiş olur. Ancak bu birey hiç de tanrının yarattığı o insan değildir. Eskiden tanrının temsilciliğine soyunan kral ya da din adamı diğer insanların ne yapacaklarına karar verirken (tanrı adına), bu defa bu bireyler (bilim adına) diğer insanların ne yapacağına karar vermektedir. Kısacası burjuvazi, öküzün boynuzunda dönen dünyayı almış bireyin boynuzları üzerine oturtmuştur. Ve son beş yüzyılın en büyük dogması da budur. Homo sapiens’den homo economicus’a Kısacası ortada yine bilimsel olmayan bir dogmatik felsefe bulunmaktadır. Bu felsefe liberal felsefedir. Bu felsefe her ne kadar insan (human) merkezli olduğunu öne sürse de onun insanı bireydir (individual). Peki doğal yaşamda insan mı vardır birey mi? Bu alanda bilime baktığımızda insan (yani human) evrim teorisi içinde yerine oturur. Aslında dinsel alanda evrime de yer yoktur ama burjuvazi bu tür evrimci bir tanrı anlayışına sıçramıştır. Ancak homo sapiens denilen insan türü evrimde son halkadır. Bu tür bugünkü insandır (yani human). Temel özelliği ise diğer türler gibi topluluk halinde yaşamasıdır. İnsan sosyal hayvandır sözü bu noktada anlamlıdır, yani insan toplumsal (social) hayvandır. Fakat bir noktada son derece anlamsızdır, çünkü tüm türler doğada toplu bir yaşam sürer. Üstelik bu hayvanlarla da sınırlı değildir. Bitkiler de buna dahildir. O halde gerçek bir humanizm insanın bu yaratılış özelliğinin korunması üzerine kurulabilirdi. Bu ise toplumcu yani sosyalist (socialist) bir sistem demektir. Ama burjuvazi burada bilimi de ve en devrimci bilimsel gelişme olan olan evrim teorisini de kendi çıkarlarına alet etti. Darwin’in “homo sapiens”i burjuvazinin elinde birden “homo economicus”a dönüşüverdi. “İnsan toplumsal hayvandır” tanımlaması da yerini “insan ekonomik hayvandır”a bıraktı. İnsan ve doğa arasında kurulan “doğal düzen” bozuldu ve iktisadi bir düzen kuruldu. En büyük engizisyon: Kapitalizm Bu iktisadi sistemde yani kapitalizmde ise sözde bir laiklik ve hümanizm vardı. Kimse kimsenin kulu olmayacaktı belki ama, birey her tür kraldan da din adamından da daha üstün mertebeye kondu. Üstelik bu bilim adına yapıldı. Eskiden papaya da krala da küfür bile edebilirdiniz ama liberalizm denilen hürriyet düzeninde bireyin varlığına inanmayanlardansanız bu defa bilim adına en büyük sapkın, en büyük deli ilan ediliverirsiniz. Eskiden engizisyonda insanları yaktıklarında etrafa toplanan insanlar ölene üzülmezdi, çünkü tanrı böyle buyurmuştu, cezasını çekecekti. Bugünkü ekonomik sistem ise dünyanın en büyük engizisyonudur. Tüm Ortaçağ boyunca köylerde kurulan ateşlerde yakılan insanların sayısı, bu liberal ekonomik sistemde açlıktan ölenlerin yanında çok önemsiz kalır. Ama bu tür bir açlıktan ölüm, işsizlik, fakirlik gibi hiç de insancıl olmayan durumlar, bu defa bireycilik adına, hümanizm adına olumlanmaktadır. Eskiden “beş parmağın beşi de bir mi?” sözü dincilerin lafıydı. Şimdi ise bu sloganı burjuvazi üstlenmiş durumda. Açlıktan ölen mi var? Çalışsın aç kalmasın! İş alanı mı yok? Ne biçim birey, biraz girişimci olsun yaratsın! Sömürü mü var? Ne sömürüsü adam girişim ruhunun hakkını alıyor! Kısacası birey günümüzün en büyük tanrısıdır. Eskiden din tek değildi, Hırıstiyanlık, Yahudilik, Müslümanlık, Budizm gibi dinlerden birini seçebilirdiniz, bu dinlerden Katoliklik, Protestanlık, Ortodoksluk gibi bir mezhebi de seçebilirdiniz. Hatta isterseniz kandi tanrınıza kendiniz inanırdınız. Ama günümüzde din tektir, liberalizm. Tanrı tektir, para! Ama para soyut bir kavramdır, para kimdeyse tanrı odur! Herhangi bir dinin tanrısına inanmamanın cezasını öbür dünyada çekerdiniz ama liberal dinde bunun cezası bu dünyada verilmektedir! Aydınlanma neyin ateşi? Ve sistem yine dini motiflerle işlemektedir. Burjuvazi tanrının bir cennet gibi yarattığı yeryüzünü cehenneme çevirmiştir. Bu cehennemde yaşayan insanlara ise burjuvazi yine cennet vaat etmektedir. Bu cennet öbür dünyada değil bu dünyadadır. Zengin olmak cenneti bulmak demektir. Eski dinlerde insan cennete gitmek için din adamına saygıda kusur etmemek zorundaydı. Bu kapitalist dinde ise, para sahibine saygı işin temelidir. Üstelik bu sözde bilimsel dogmatik sistemde her şeyin temeli dinseldir. Düşünce özgürlüğünün temeli sayılan Aydınlanma bile özde dinsel bir kavramdır. Aydınlanma (enlightment) karanlığın karşıtıdır. Karanlıktan kurtulmak anlamını taşır. Bu ise insanlığın en eski dinsel inanışı olan ateş tapıncının modern halinden başka bir şey değildir. Ateş insanlık tarihinin belki de en büyük buluşudur ve bu yeryüzü karanlığında insanın en büyük yardımcısı da ateş olmuştur. Binlerce yıl insanlar ateşe tapmış, ondan sonra bu ateşin kaynağı görülen güneşe tapmaya başlamışlardır. Aydınlanma ise bu tapıncın günümüzdeki devamıdır. O aydınlanmada bir ateş etrafında toplanan, topluca ısınan, yemek yiyen, “sosyal hayvanlar”a yani “homo sapiens”lere yer yoktur. Aydınlanma “homo economicus”ların birbirini yediği hiç de doğal olmayan bir düzenin bilimsel kılıfıdır. Ateş dininde ateş tanrı ya da güneş tanrı insanlardan kurban istemezdi, ateş için insan öldürülmezdi. Sonra dinler gelişti, insanlık tek tanrılı dinlere geçti. Bu bir ilerlemeydi: Artık din için diğer dinlerden olanları öldürmek tanrı buyruğuydu! Sonra laiklik geldi, aydınlandık, hümanist olduk: Bu defa kapitalizme boyun eğmeyenleri, birey değil insan olarak kalmak isteyenleri, ölüme mahkum ettik. Kısacası ilerledikçe kendi türümüzden daha fazla insanı yok etmek zorunda kalıyoruz. Piramit mi küre mi? O halde başa dönelim ve kavramları yerli yerine oturtalım. Laiklik, milliyetçilik, hümanizm gibi tüm fikirler ancak ve ancak ilerici bir cephenin ve dönüşümün içinde ilerici rol oynayabilir. Burjuvazinin ilerici döneminde laiklik elbette ilericiydi. Ama ekonomik liberalizm, ekonomik tutsaklığa dönüştüğünde liberalizmin tamamlayıcı fikir akımları olan laiklik, aydınlanma ve hümanizm de insanlığın tutsaklığının bilimsel kılıfı haline geldi. Öküzün boynuzundaki dünya aslında İncil’in buluşu değildi oysa. Dünyada tek üretim tarımsaldı ve o tarımsal alanda öküz en değerli şeydi. Çünkü öküz olmasa gerçekten de dünya dönemezdi. Feodal dünyanın tarım merkezli toplumu yıkılırken öküz yerini bireye bıraktı. Çünkü artık burjuva, tüccar, girişimci birey vardı. Bu defa ekonomiyi döndüren öküz birey oluverdi. Yani ekonomik sistem işin temelini belirledi. Düşünsel mücadeleler ise bunun yardımcısı olarak gelişti. Ama bilimin bize öğrettiği şey, dünyanın yuvarlak olduğu ve insanın toplumsal bir yaşam sürdüğüdür. Dünya yuvarlaktır, hatta küredir. Kısacası bu dünyada bir tanrı/kul ya da üstün insan/bağımlı insan, zengin/fakir ayrımına yer yoktur. Küre eşitliğin sembolüdür. Kürenin her yerinde diğer noktaya istediğiniz yönden ulaşabilirsiniz, merkezi yoktur ve üstelik dönmektedir, yani dönüşüm halindedir. Ama bizler toplumsal yaşamdaki insanı alıp bireysel yaratıklara dönüştürdükçe kendi ellerimizle dinsel ya da toplumsal piramitler yarattık. Bugünkü dünya sistemi küreye değil piramitlere benzemektedir. Bu piramidin en tepesi en üstün noktadır ve piramidin tabanı yeryüzünün birey olamayan “toplumsal hayvanları”yla doludur! Önemli olan aslımıza dönmektir, sosyalizme, toplumculuğa dönen insanlık, ancak o zaman gerçekten aydınlanacak, hümanistleşecek, laikleşecektir. Düşünce özgürlüğünün temeli toplumsal ve ekonomik özgürlüktür.
|