| Ali Özsoy |
Obama ve Wilsoncu emperyalizmin hortlaması
Obama’nın ataları kimler? Öncelikle kamuoyuna anlatılan bir yalanı ortaya çıkarmak görevimiz. ABD’deki köle ve mazlum zencilerin sonunda makûs talihlerini yendikleri ve başkanlığa kadar yükseldikleri, ABD’nin ne denli büyük bir demokrasi olduğu masalları sürekli anlatılıyor. Bu büyük bir yalan. Çünkü Obama’nın geçmişinde ne kölelik ne de mazlumluk yok. Bu ABD’de kölelik vardı ama onca zenci gökten zembille mi iniyordu? Önce Afrika’daki yerlileri hayvan gibi avlamak, yakalamak, bir güzel bağlamak ve beyazların limanda bekleyen gemilerine taşımak gerekiyordu. Peki, koca kıtada ta ormanların, çöllerin ve savanlarına içine girip bu işi beyazlar mı yapıyordu sanıyorsunuz. Hayır. İşte orada Obama’nın ataları devreye giriyor. Az sayıdaki işbirlikçi yerli kabileleri, beyazların verdiği silahlarla kıtanın içlerine zenci avı için dalıyor; kendi ırkdaşlarını yakalıyor ve bizzat beyaz adama teslim ediyordu. Obama’nın babasının Kenya’da bağlı olduğu Luolar, yüzyıllarca Amerika’daki plantasyonlarda köle olarak kullanılacak insanları avlayıp, Amerikalı köle tüccarlarına pazarlayan en sadık işbirlikçi kabilelerin başında gelir. Kenya’da Obama seçildi diye şölenler düzenleniyormuş. İyi ama Luolar her dönem Afrika’nın ve Kenya’nın en nefret edilen kabilelerinden biridir. Yıllarca köle ticaretinden para kazanmış olan bu kabilenin üyeleri, 1900 ile 1915 arasında İngiliz sömürgeciliğinin Kenya ve Tanzanya’yı tamamen köleleştirmek için yürüttüğü sömürgeci seferlerde paralı asker olmuşlardır. İngilizlerin açtığı sömürgeci okullar, misyoner kuruluşları ve hastanelerde Luolar yöneticidir. Yani anlayacağınız bugün uşak Barzani ve Talabani aşireti Irak’ta ABD için neyse, Luolar Kenya’da İngilizler için odur. Sömürgeci idare altında Luolar bu ayrıcalıklı konumlarını 1950’lere kadar devam ettirir. Bu yıllarda sömürgecilik karşıtı mücadele yükselir. Luolar hariç Kenya’daki tüm kabileler meşhur Mau Mau isyanıyla İngiliz sömürgeci idaresine saldırırlar. İsyan yerli işbirlikçilerin yardımıyla on binlerce yerlinin ortadan kaldırıldığı bir katliamla bastırılır. Ancak Kenyatta’nın yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi başarılı olur ve Kenya, 1963’te İngiliz sömürgecileri kovalar. Luolar’ın Batı işbirlikçiliği bundan sonra da devam eder. Obama’nın gururla bahsettiği, demokrasi savaşçısı ilan ettiği ve mücadelesinde örnek aldığını söylediği babası, misyoner bursuyla ABD’de eğitim gören, sonra da Kenya’da uluslararası petrol şirketlerinin temsilciğini yapan biridir. İlk günden itibaren bağımsızlık lideri Kenyatta’nın Üçüncü Dünya Sosyalizmine ve planlı ekonomiye dayalı kalkınma hamlesine karşı çıkan bir Batı işbirlikçisidir. Obama’nın ifadesiyle babası “diktatöre muhalif olmanın” bedelini ağır ödemiş ve ABD’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Kısacası nasıl her gördüğünüz sakallıyı dedeniz sanmamanız gerekiyorsa; aynı şekilde her gördüğünüz zenciyi Kunta Kinte zannetmeyin. Bu zenci, başka türlü zenci… “Değişim” ve “Demokrasi” emperyalizmi Yani anlayacağınız Obamalar Anglo-Sakson emperyalizmi için sadık uşaklar olduklarını çoktan ispatlamış bir ecdadın torunları. ABD emperyalizmi, eski köle tüccarlarını başkan yapmakta bir zarar görmez. Zaten başkanlarının hepsinin sülalesinde mutlaka köle sahipliği vardır. Önemli olan sömürgeci döngünün devamlılığıdır. Bu sefer değişen kölecinin derisinin rengidir. Hatta Obama’nın derisinin rengi ABD emperyalizminin ilerlemesi açısından çok da yararlı olduğu için bu tercih yerindedir. Elbette ki başına kim gelirse gelsin ABD’nin sömürgeci ve işgalci karakterinin asla değişmeyeceğini bir ezilenler çok iyi biliyoruz. Ancak Obama’nın “değişim” sloganı ve zenciliği ABD’nin önümüzdeki dönem stratejilerinde önemli bazı değişikliklerin olacağını gösteriyor. Bush döneminde ABD işlerini silahla halletti. Demokrasi söylemi yerine hür dünyanın ve Batı değerlerinin savunulması ön plana çıkarıldı. Obama her ne kadar “değişim”den bahsetse de, değişmeyecek en temel şey, ABD’nin askeri zorbalık stratejisidir. Nitekim Obama’nın ilk açıklaması, ABD’nin füze kalkanı projesine devam edeceği oldu. Esas tehlikeli olanı Obama şimdi gerçekleştirebilir. ABD işgal politikalarına devam edecek. Ancak Bush döneminde tarihinin en yalnız ve nefret edilen idaresine sahip olan ABD, şimdi politikalarını daha sempatik, demokrat ve “mazlum” maskeli bir zenciyle sürdürecek. Düşünün bir kere “Büyük Kürdistan”ı hangisinin kurması daha kolay? Tüm dünyada işgalci, hukuk tanımaz ve katil bilinen Bush ve işgal eylemleri zaten bir noktada tıkanmıştı. Irak’ta Kürtler ise ABD uşağı olarak nefret kazanmış ve dünyada tüm halkların tepkisini çekmişti. Şimdi şöyle bir portre hayal edin. ABD’de ezilen zencilerin zaferi sonucu iktidara gelen Obama, tıpkı zenciler gibi “ezilmiş” Kürtleri ve dünyanın her yerindeki bilumum Amerikan işbirlikçisi etnik grupları kurtarmak için demokrasi mücadelesine atılacak. Sözde Ermeni soykırımını kabul edecek, Kürtlerin Türkiye’de ezilmesine karşı çıkacak. Zaten ilk günden AB’nin de desteğini alan, hatta seçim çalışmasını Berlin’den başlatan Obama, Batı emperyalizminin Doğu’ya ve Güney’e yönelik son medenileştirme saldırısının kahramanı olacak. Sizce Bush’un tıkanan askeri işgal politikaları mı tehlikelidir, yoksa Clinton tarzı bu tür bir emperyalizm ve müdahalecilik mi? Obama idaresiyle ABD, Büyük Kürdistan ve BOP projesine çok daha hızlı devam edebilecektir.
Wilsoncu etnik kart devreye girecek Aslında bu tam da Wilson emperyalizmine 100 yıl sonra bir geri dönüştür. Bilindiği gibi Wilson, 1. Dünya Savaşı’na, gecikmeli de olsa, ABD emperyalizmini sokan başkandır. Ne hikmetse bu adam dünya tarihine büyük barışsever ve pasifist lider olarak geçmiştir. Bunu ise savaşın bitmesine az kala ilan ettiği meşhur 14 ilkesine borçludur. Bu 14 İlke barış istemektedir ama ilan edilen ABD’nin dayattığı ateşkes şartlarıdır aslında. Bunlardan 12. madde Türkiye ile ilgilidir ki; bu madde Türkiye’nin etnik ve dinsel kimliklere göre parçalanmasını, Türklerin çoğunlukta olduğu bazı bölgelerin ise savaş sonrasında güvence altına alınarak, onaylanacak yeni bir Türk idaresine verilmesine dayanır. Boğazlar ise uluslararası bir idareye teslim edilecektir. Türklerin çoğunlukta olduğu bölgeden kastedilen, Sevr haritasındaki İç Anadolu’daki toprak parçasıdır. Wilson’un 12. ilkesinin ABD politikası açısından somut ifadesi, Büyük Ermenistan’ın ve nispeten daha küçük bir Kürdistan’ın kurulmasıdır. Zaten ABD Wilson İlkelerine uymadığı gerekçesiyle Lozan’ı daha sonra imzalamaz. Wilson ilkeleri çok ilginçtir. Halklara self-determinasyon hakkı tanınmasını ilan eder. Ancak bu ilanın zamanlaması manidardır. Çünkü Lenin’in idaresindeki Bolşevik Rusya’nın savaştan tek taraflı çekilmesi, Rus sömürge uluslarının ve diğer ulusların kendi kaderini tayin hakkını ilan etmesinden yalnızca birkaç hafta sonra Wilson bu deklarasyonu yapar. Self-determinasyondan bahsedilen ise asla sömürgelerin özgürlüğü değildir. Çünkü Wilson İlkeleri Osmanlı, Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarıyla ilgili öneriler yapar. Esas olarak da Türkiye’nin parçalanmasını düzenler. Ama Lenin’in o dönem belirttiği gibi ikiyüzlü bir şekilde Wilson ne ABD sömürgesi Filipinler’den ne de İtilaf devletlerinin diğer sömürgelerinden bahseder. Aslında Wilson ABD adına yeni bir emperyalist hiyerarşi önerir. Amacı Ortadoğu’nun paylaşılmasına müdahil olmak ve Türkiye’yi yok etmektir. İşin özeti, ABD kendi mandası altında bir Ermenistan istemektedir. 14 maddeden çıkan tek somut sonuç budur. Böylelikle Fransa ve İngiltere gibi bölgede söz sahibi olabilecektir. Ancak sömürgelere “tarafsız mandaterlik” önerisi İngiltere ve Fransa gibi eski sömürgeci müttefiklerinin bile tepkisini çeker. Bazıları Wilson’u ütopyacı addeder. Oysa rakipleri onun niyetini anlar. Yükselen ABD emperyalizmi, kendisini rakiplerine ilk kez Wilson ile tartışılmaz bir şekilde gösterir. Türkiye yeni emperyalizmin çifte standardı açısından örnektir. Söz konusu olan Türkiye olunca, self determinasyon yani parçalanma istenir. Batı sömürgelerinin bağımsızlık isteklerine karşı ise mandaterlik yönetimi önerilir. Etnik kart, ABD emperyalizminin elinde 100 yıldır değişmeyen bir silah oldu. Özellikle Clinton döneminde etnik kartla parçalanan devletlerin sayısı o kadar çok arttı ki; emperyalist ideologlar binlerce şehir devletinin kurulduğu yeni bir dünya düzeninden bahsetmeye başladılar. Buna “insan hakları” veya “demokrasi” emperyalizmi dendi. Yugoslavya deneyi en somut örnekti. Demokratlar daha tehlikeli Şimdi özellikle Rusya ve Çin gibi diğer büyük rakiplerine karşı, ama özellikle ezilen uluslara karşı tıpkı Wilson dönemindeki gibi, demokrasi ve etnik ayrışma kartının daha çok kullanılacağı bir döneme giriyoruz. Obama, ABD’de ve Batı’da “etik emperyalizm” olarak adlandırılan bir akımın temsilcisidir. Bu akım, Cumhuriyetçilerin ve Neo-Conların askeri ittifakları ve gücü temel alan savaşçı pragmatizmine karşı, rakiplere ve hedefteki ezilen uluslara karşı daha da saldırgan bir ilkesel politikayı önerir. Örneğin Bush pragmatizmi Putin ile çok iyi anlaşabilmişti. Putin Kosova, Irak ve Afganistan’da susmuş, ABD de karşılığında bir dönem için Rusya’ya karşı etnik kartı bırakmış ve Çeçenlere verdiği desteği çekmişti. Aynı şekilde Çin ile anlaşılmış ve Tibet konusu geri plana itilmişti. Bush’un Ortadoğu’ya yönelik sömürgeci işgalleri ön plandaydı. Bu manevralar gerekliydi. Ancak ABD her iki stratejiyi aynı anda uygular. Bush yönetiminin ikinci devresinde Demokrat muhalifler Bush’un İran’ı, Rusya’yı ve Afganistan’ı unuttuğunu ve Irak’a saplanıp kaldığını ileri sürdüler. ABD ile Rusya’nın arası tekrar açıldı. Bizzat Bush yönetimi, Kırgızistan, Ukrayna ve Gürcistan’da “muhalif Demokratların” Sorosçu yöntemlerini benimsedi ve Rusya’ya karşı tekrar atağa geçti. Önümüzdeki dönem AB’nin de desteğini alan Obama’nın askeri güçle desteklenen bu tür “etik emperyalizme” tekrar döneceği görülmektedir. Bush’un tecrit olduğu noktada ABD’nin BOP’u ilerletmesi için bu çok daha verimli bir strateji olacaktır. Büyük Kürdistan ve Ermenistan’a hazır olun Burada ABD’nin kukla Irak yönetimiyle imzaladığı çekilme anlaşması çok daha fazla önem kazanmaktadır. Anlaşmaya göre ABD askerleri 2011’de Irak’tan çekilecek. Ancak Kürtlere ve Şii işbirlikçilere dayanan kukla Irak idaresi sarsılırsa, tekrar müdahale etme hakkını sürdürecek. Barzani, ABD askerlerini Kuzey Irak’ta hep istediklerini defalarca söyledi. Anlaşma aslında “Kürdistan”ın ilanı anlamına geliyor. Çünkü ABD Irak hava sahasını Talabani ve Barzani’nin denetimine bırakıyor. Bu ise Türkiye’yi sözde Kürdistan idaresiyle karşı karşıya bırakıyor. Demokratların geçtiğimiz yıl hazırladıkları Irak’tan çekilme planına göre bir sonraki aşama Irak’ta zaten açık hedef olan ABD askerlerinin, kuzeye çekilmesi. Böylelikle Türkiye, Suriye, İran ve Irak’a karşı kukla Kürt devletinin varlığı korunacak. Dünyadaki en büyük ABD üssü halen Kuzey Irak’ta inşa edilmeye devam ediliyor. Obama seçim çalışması sırasında ısrarla Irak’tan asker çekip daha fazla birliği Afganistan’a ve dünyanın istikrarsız diğer bölgelerine kaydırmayı önermişti. Obama’nın yeni “barışçı” stratejisi aslında Irak’ta sıkışıp kalan ABD yayılmacılığının önünün açılmasından başka bir şey değil. Böylelikle Büyük Kürdistan’ın kurulması için diğer aşamalara yani Türkiye, İran ve Suriye aşamalarına geçilebilecek. “Kötü kalpli” Bush BOP’un ilk işgalini gerçekleştirmiş ve Kürt devletçiğini kurdurmuştu. Irak’ta dışlandıklarını hisseden Avrupalı emperyalistler ise ABD’yi ayıplamışlardı. Irak’tan çekilmiş, “Kürdistan”a yerleşmiş “iyi kalpli” Obama’nın, Kürtleri korumak adına Türkiye’yi bölmek için düğmeye bastığı anda AB’nin de bunu sonuna kadar destekleyeceğini ve Bush’un bıraktığı noktadan BOP’un ilerletileceğini öngörebiliriz. BOP’un varlığı “Büyük Kürdistan”a bağlıdır. Türkiye, Suriye ve İran parçalanmadan BOP asla ilerleyemez. Obama ise bu proje için biçilmiş kaftandır. Türkiye’deki Kürtçülerin ve Ermenicilerin bu denli sevinmesi ve bayram etmesi, PKK’lı teröristlerin elebaşı Karayılan’ın sevinçten taklalar atıp yeni efendisi Obama’ya mektuplar düzmesi bundandır. Tüm bunlara ek olarak Obama’nın sağ kolu denen ama Obama deneyimsiz olduğu için aslında tüm dış politikayı yönetmesi beklenen yeni başkan yardımcısı Biden’in, ABD’deki Ermeni ve Rum lobilerinin değişmez adamı ve tam bir Türk düşmanı olmasını bir kenara not edelim. Kendisi ABD’deki bütün Ermeni ve Rum tasarılarının arkasındaki isimdir. Önümüzdeki baharı bekleyin. 100 yıl sonra Wilson’un maddeleri tek tek önümüze konacak. Sözde Ermeni soykırımı ABD’nin resmi tezi, “Büyük Kürdistan” ise ivedi politikası olacak. Kürtçüler ve Ermeniler sevinmekte haklılar. Ama bu yeni süreç aynı zamanda Amerikancılığın Türkiye’de çok daha zor olacağı günleri getirecek. İnanın Bush’tan %90 oranında nefret eden Türk halkı Obama’dan daha da çok nefret edecek. İlk Wilson’un hevesi Atatürk’ün tarih sahnesine çıkmasıyla kursağında kalmıştı. Obama politikasının çıkmazı da bu... Burada koca bir Türk ulusu var. Bu ulustaki anti-Amerikancılık daha da yükselecek. Wilson planını yeniden uygulamaya kalkanlar Atatürk seçeneğini ön plana çıkarmış olacaklar. Kenyatta, Obama’nın babasını özgür Kenya’da barındırmamış. Bağımsız Türkiye’de de Obama ve Obamacıların akıbetinin aynı olması yakındır.
|