Tarihin
aynasında gördüğümüz
Emperyalizm kâğıttan kaplandır.” ya da “Emperyalizm çamur ayaklı devdir.” tanımlamaları geçerliliğini koruyor mu acaba? 20. yüzyılın başlarında bir başka tanım, “Emperyalizm, kâğıt stoklarının, basımevlerinin, toplantı salonlarının yüzde doksanına sahip olan sistem”di değil mi? (Bu tanıma, günümüzde “ekranların ve mikrofonların, dahası tüm iletişim araçlarının yani medyanın yüzde doksandan fazlasına sahip olan...” diye yeni gelişmeleri eklemek gerekir.) Peki, bu tanım geçerli mi hâlâ? Silahın güçlüsü ve çoğu bende, medyanın güçlüsü ve çoğu bende, beyin gücünün çoğu bende, öyleyse dünyaya istediğim çekidüzeni vermem için toprağın, suyun, enerji kaynaklarının, petrolün, doğalgazın tümü de benim olmalı, diyen bir devletin; “Yeni Dünya Düzeni”nin başmimarı, küreselleşen dünyanın büyük efendisi, günümüz emperyalizminin asıl temsilcisi ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doruğa çıkan askeri ve ekonomik gücünün 21. yüzyıl başlarında önemli ölçüde azalmasına karşın hâlâ en büyük olduğunu söylemek doğru mu? Yarım yüzyıldır dünyayı “Soğuk Savaş” politikalarıyla diken üstünde tutarak toplumsal egemenliğini sürdüren ABD; Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa’daki sosyalist blokun çökmesiyle üzerine çöreklendiği ideolojik ve toplumsal zaferin sarhoşluğuyla yalpalıyor diyebilir miyiz? Ben büyüğüm küstahlığı ve bencilliğiyle ve insanlık açısından korkunç sonuçlarını hesaplamayan bir aptallığın savaş çığlıklarıyla tüm dünyaya toplumsal karabasan yaşatmaya hakkı yoktur diyor muyuz? “İnsanlığın hepsini bir varlık ve bir ulusu bunun bir organı saymak gerekir. Bir varlığın parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir. Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla ilgilenmeliyiz. Olay ne kadar uzak olursa olsun bu esastan şaşmamak gerekir. İşte bu düşünüş insanları milletleri ve hükümetleri bencillikten kurtarır. Bencillik kişisel olsun, milli olsun fena bilinmelidir.” diyen Mustafa Kemal’in “yurtta barış dünyada barış” sonucuna ulaşması insanlığın vicdanına mesaj değil mi? Dünyanın tarihinde çok büyük imparatorluklar, kıtalardan kıtalara egemenlikler kuran, gücüyle önüne çıkanı ezen devletler vardı, ama ağır suçlarla dolu tarihinin gıdalarıyla beslenerek gücüne güç katan günümüzün büyük devleti dünyaya meydan okumaya pervasızca devam etmiyor mu? Kitle imha silahlarının en âlâları, en gelişmişleri en çoğu onda değil mi, üstelik daha 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye kullanmadı mı, sürekli geliştirmiyor mu, biyolojik kimyasal silahlarla ilgili antlaşmalardan çekilip silah fabrikalarının denetlenmesini reddetmedi mi? Gücü oranında egemenlik kurmak için dünyaya meydan okuyan faşizmin 1945’te burnunu sürtmüştü insanlık; bugün silahlanmadaki olağanüstü atılımlarıyla ve tarihin bu aşamasında sahip olduğu güçle dünyanın her yanında bayrağını dalgalandırmak tutkusunu dizginleyemeyen bu yeni efendi de insanlığın deneyimi ve birikimiyle hesaplaşmak zorunda kalacak mı? Asıl “haydut devletlik”, “terörist devletlik” sıfatını, ilk birkaç gününde beş yüz bin kişinin öleceği hesap edilen bir saldırganlık hak etmiyor mu; böyle bir saldırganlık çağdaş barbarlık değil mi? Kızılderililerin, Afrikalıların, Güneydoğu Asyalıların, Ortadoğuluların, Latin Amerikalıların, Afganistanlıların değil, yalnızca Amerikalıların canının değerli olduğu düşüncesi, geçen yüzyılın ortalarında “ari ırk” diyen Hitler ve destekçilerinin dünyayı kana boğarken büyüttüğü şovenizmin temeli değil mi? Öyleyse çağdaş faşizm diyebilir miyiz dünyanın aynasında gördüğümüz bu pek yeni olmayan barbarlığa? Barbarlığın sonsuza kadar sürmediğini biliyor muyuz?.. Soruları çoğaltabiliriz, ama önemli olan bu sorulara verilecek evet yanıtlarının dayanışmasıdır. Kaçınılmaz bir yazgı değildir insanlığın yaşadığı tehlike. Hitler rejimi önlenebilirdi, önlenemedi. Tarihten ders çıkarmak, yaşanılanları deney haline getirmek gibi bir büyük görevi ve sorumluluğu var insanlığın. Asya’sıyla, Latin Amerika’sıyla, Afrika’sıyla, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın merkezi olan Avrupa’sıyla dünya Amerika’nın gücüne karşı koymak zorundadır. Birleşmiş Milletler’i de devreden çıkararak ülkeleri, sınırları sıraya koyup kendi tutkularına göre yeniden düzenleme hakkını kendinde gören bir bağnazlığın, insanlığı tehditten kurtaracağı masalına inanmak aptallıktan başka bir şey değildir. Gerçek, saldırganın kendi paranoyasının batağında boğulacağıdır. Tarihin bataklıklaşmış çöplüğünde çok yer var; aynasında gördüğümüz ise savaş değil, saldırganlıktır. Aklın yolu birdir ve tarih bu yolu gösteriyor; bu yoldan gitmeye karar verecek cesareti göstermek zorunda insanlık; en azından Vietnam Savaşı’ndaki gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndaki gibi saldırgana dur demeli. Bu insanlığın bir parçası da biziz ve dahası, dünyanın yarası yanıbaşımızda kanıyorken, üstelik ulusal onurumuz üzerine pazarlıklar sürüyorken emperyalist saldırganlığa karşı “büyük insanlık”la büyük dayanışmayı sağlamalıyız. 89 yaşındaki Dağlarca’nın geçtiğimiz ayın 24’ünde yazdığı “Yurttaş” şiiri de uyarı değil mi? “Yurttaş mısın |