Fen
Fakültesi DekanıProf. Dr. Dinçer Gülen: Üniversiteleri TÜRKSOLU: Bugün demokratikleşme olarak sunulan Acil Eylem Planı açıklanmadan önce 1041 müdür, yayınlanan genelgeyle görevden alındı. Ankara Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bir imam atandı. Daha önce Milli Eğitim Bakanlığı’na AKP’nin uygun gördüğü isim Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından reddedilmişti. Yerine ise Erkan Mumcu getirildi. Bütün bunların ardından ise Acil Eylem Planı ortaya çıktı. Bu planın bir anda ortaya çıkmasıyla Milli Eğitim’de yaşanan şeriatçı kadrolaşma sizce birbiriyle ilişkili mi? Başarılı olurlarsa Genelkurmay Başkanı’nı bile imam yapacaklar DİNÇER GÜLEN: Tabii hepsi birbiriyle bağıntılı. Şöyle açıklayayım. Şimdi AKP’nin Genel Başkanı’nın bir beyanatı var. Acil Eylem Planı’nı uygulamada şimdiye kadar çok geç kalınmış. Bu konuda çabuk hareket etmeleri gerekiyormuş. Burada Acil Eylem Planı’ndan kasıt YÖK, üniversite, sekiz yıllık kesintisiz eğitim mi, ne olduğu bilinmiyor. Burada bütün mesele İmam Hatip Okullarını tekrar işler hale getirmek ve oradan da şu an hepsi üniversiteye bağlı olan meslek okullarını üniversiteden ayırmak. İmam Hatip ve meslek liselerinden mezun olanları da üniversiteye sokmak. Başarılı olurlarsa Türkiye öyle bir hale gelecek ki, artık imam hakimlerimiz, imam savcılarımız, neredeyse imam Genelkurmay başkanlarımız, imam profesörlerimiz olacak. 1924’te çıkan Eğitim Birliği Yasası’ndan, 1950’lerden günümüze kadar neler olmadı ki zaten? Bütün bunlar yokedilip medrese dönemine geri dönülecek. Bütün mesele Cumhuriyet’in temeline dinamit koymak. Yapılanlar son derece planlı programlı. Bu uygulamaların şimdi akıllarına gelen bir şey olmadığı açık. Demek ki bunlar uzun yıllardır bu iş için hazırlık yapıyorlar. İktidar da şimdi onlarda. Bir tek Cumhurbaşkanı’nın vetosu kalıyor. O da bir sefer geri çeviriyor, yine aynı şekilde yasaları geri getiriyorlar. Şu anki Milli Eğitim Bakanı’nın kim olduğu da çok önemli değil. Mumcu bugün var, ama yarın olmayabilir. Ne yaptığını belli etmeyen bir kişiliği var. Her an herşey olabilir. Ama plan gayet iyi yürüyor. Bundan sonra göreceğiz bakalım YÖK’le ilgili bu yasa komisyondan nasıl geçecek, üniversitenin hali ne olacak? TÜRKSOLU: Hükümetin sekiz yılılk kesintisiz eğitimle ilgili görüşleri 28 Şubat’ın rövanşını almak için mi? AKP’nin Planı 28 Şubat Süreci’ne karşı DİNÇER GÜLEN: Tam ona karşı. Zaten 28 Şubat’tan önce de bu vardı. 1954’lerde zamanın başbakanı “Ben istersem hilafeti bile getiririm” diyen bir adamdı. O’nu bir derece frenleyense, pek çok kişi sevmez ama Celal Bayar’dı. Celal Bayar’ın yine bir katılığı, Atatürk’e bağlılığı vardı. O vakitlerde de bu işler oluyordu. Ama çok enteresan 1924’te Hilafet’in kaldırılmasından beri muhalefet devam ediyor. TÜRKSOLU: Hükümet Acil Eylem Planı’yla ÖSYM’yi YÖK’ten ayırmakla neyi hedefliyor? DİNÇER GÜLEN: ÖSYM Türkiye’de çok işler yapan bir kurum. Yani bir kere üniversiteye giriş sınavları buradan oluyor. Kamuya personel alımıyla ilgili bir sürü sınav yine bu merkez tarafından gerçekleştiriliyor. Tabii bunlar hükümetle de çok alakalı. Şimdi özerklik falan deniyor ama hikâye. Güya ÖSYM, YÖK’ten alındığı anda özerk olacakmış. O vakit ÖSYM Başbakanlığa ya da Başbakan yardımcılığına bağlanacak. Başına da birisini atadın mı işler yolunda gidecek. ÖSYM şu anda plandaki değişikliklere göre çok daha özerk durumda. Nasıl işlediğini görüyoruz. Sınav sorularının çalınması dışında fazla bir yanlışlığı da yok. Ama Acil Eylem Planı’yla bu durum değiştirilirse bunlar çok daha artacak. Çünkü bunların veri bankaları olduğu gibi ellerinde olacak. Bence şu andaki durum çok daha iyi. TÜRKSOLU: Başta Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu olmak üzere AKP, Acil Eylem Planı’nı açıklarken sorunu demokratikleşme olarak koydu. Türkiye’de esas sorun YÖK’ün özerkleşmesi ve bunun üzerinden sağlanacak demokratikleşme mi? Yeniden yapılanma diyerek özerkliği, demokrasi diyerek laikliği yok edecekler DİNÇER GÜLEN: Şimdi, YÖK 1982’de çıktı. O zaman çıkan yasa yirmi yıllık süre zarfında oldukça değişti. 1750 sayılı bir yasa kondu, herkes orada bağırdı ama sekiz sene sonra yasa değişti. 2547’yle YÖK geldi hepimiz isyan ettik. Mesela doktorasını veren bir öğretim elemanı burada kalamıyordu. Profesörlük YÖK’e bağlıydı. Dersler YÖK’e bağlıydı, ders değiştiremiyorduk. Ama şimdi bunların hepsi kalktı, üniversitelere verildi. 53 tane devlet üniversitesi, 23 tane vakıf üniversitesi var. Bunları koordine edecek bir kuruluş şart. Ama siz şimdi yeniden bir kuruluş yapmaya kalkışırsanız şu anki YÖK’ün durumuna getirmeniz için aradan yirmi sene geçmesi lazım. Yeniden yapılanma olduğu vakit yeni bir takım şeyler konulacak, işte o bir takım yeni şeyler de bizim özerklik dediğimiz bir takım şeyleri yokedecek. Bir de şu var, ben bunların demokrasi, çağdaşlık demelerine de inanmıyorum. Sözü edilen demokratiklik bana öyle geliyor ki, kılık kıyafet yönetmeliğinin değişmesi. Yani isteyen herkes üniversiteye istediği kılıkta girsin, herşey bitsin. Bir de üniversiteye giren öğrencilerin puanlarıyla oynama. Özellikle Meslek Yüksek Okulları’ndan ve İmam Hatiplerden gelenlerin. Böyle bir zihniyet olmaz. Bir de bilim özgürlüğü diyorlar. Ben kırk yıldır bu işin içindeyim. Üç yüksek öğretim yasası gördüm, üçünde de hiçbir zaman bir öğretim üyesinin ne çalışmasına, ne de çalıştığı yere hiçbir engel olunmadı. Bilimsel özgürlük her zaman varolmuştur. Bakın ben size bir örnek vereyim. Üniversitede ders kitabı olarak Evrim ve Yaradılış diye kitaplar okutuluyor. 1993’te basılmış bir kitap ve içi ayetlerle dolu. Baştan sona yaradılışı anlatan bu kitap üniversitelerde ders kitabı olarak okutulabiliyor. Bilim özgürlüğü olmasa bu adam bunu yazamazdı. Yani herkes istediği çalışmayı istediği gibi yapabiliyor. Bu durumlara kadar geldik. Kişisel görüşümce şu andaki durumda YÖK’ün kalması herkesin menfaatinedir. Eğer bir yeniden yapılanma olacaksa mutlaka YÖK’ün pozisyonundan daha antidemokratik bir şekilde olacağından kuşkum yok. TÜRKSOLU: Üniversitelerin özerkliği tartışmalarının ardında ne var? Toplumsal ilerlemeden, aydınlanmadan özerk bir üniversite olabilir mi? 1933’te Üniversite Reformu’yla yukarıdan müdahaleyle, Darülfünun’dan üniversiteye geçiş sağlanmştı. Şimdi özerklik tartışmalarının arkasında üniversitenin Atatürkçü, ilerici yapısı mı hedef alınıyor? DİNÇER GÜLEN: Şimdi 1933’teki durumu düşünün. Medreseden gelen bir Darülfünun ve Atatürk’ün önderliğinde bir sürü reform yapmış bir hükümet. Bir de şimdiki durumu düşünün. O vakit yapılanlar olduğu gibi ileriye gidişse, şimdi düşünülenin olduğu gibi bir geriye gidiş olacağını düşünüyorum. Üniversiteleri Atatürkçü öğretim üyelerinden temizlemeye çalışıyorlar TÜRKSOLU: Üniversitenin ve rektörlerin hükümete karşı tavırları, gerek Kıbrıs olsun, gerek türban olsun taban tabana zıt. Her konuda hükümetle üniversiteler karşı karşıya gelmiş durumda. Daha önce de 1960’larda buna benzer bir durum ortaya çıkmıştı. O dönemde de üniversiteler Demokrat Parti’ye karşı muhalefet görevini üstlenmişti. Bugün de üniversitelerin bu durumu daha da genişleyecek gibi görünüyor. Şu an yaşananları 1960’tan sonra tekrar Atatürkçü üniversitelere bir saldırı olarak adlandırabilir miyiz? DİNÇER GÜLEN: Üniversiteler o dönem oldukça aktiftiler. Bu tabii ki kolay olmamıştı. İlk önce bir iki üniversite özellikle İstanbul Üniversitesi başı çekti. Çoğu üniversitede önemli değişiklikler oldu. Öyle bir noktaya gelindi ki, YÖK’ün genel kurulu, seçilmiş altı rektörü üçe indirirken bir sürü şeyleri düşünmeye başladı. Burada tek kriter Atatürkçü, Cumhuriyetçi rektör adayını üç kişinin arasına koyup; Cumhurbaşkanı’na bu isimi seçtirmekti. YÖK bu işi son dört senedir gayet iyi yaptı. Şu an 53 devlet üniversitesinin rektörlerinin hepsi devrimci Atatürk ilkelerine sahip kişiler. Şimdi bu durumu tersine çevirmeye çalışıyorlar. Üniversitelerin bölünmesi buna hizmet edecek. Bizim rakamımız da tam belli değil. 48 bin, yükseklisansları da sayarsak 50 bin civarında öğrencimiz var. İstanbul Üniversitesi bölündüğü vakit, yeni üniversitenin rektörünü hükümet atayacak. Hemen oraya istediği adamı getirerek işini bitirecek. Yani bu gayet doğal, bilinen şey. Ama bunu gerçekleştirdiği an üniversitede neler olur, bu çok önemli. Bir İstanbul Üniversitesi’nin bölünmesi çok şeyi ifade ediyor. İstanbul Üniversitesi 1933 Reformu’yla kurulmuş bir üniversite. Kurulduğu an dört fakültesi varmış, zamanla ihtiyaçlara göre bu dört fakülte onyedi fakülteye çıkmış. Üniversitenin bütünlüğünü de ortadan kaldırıyorlar Üniversiteyi ikiye böldüğünüz zaman burada ne öğrenci sayısı artacak, ne öğretim üyesi sayısı artacak. O zaman bölüp de ne yapacaksınız. Şunu yapacak, üniversitenin bütünlüğü kalmayacak. Mesela çift ana dal ve yan dallar üniversite içinde yaygın durumda. Öğrenci bundan yararlanıyor. İkiye böldüğü vakit bu ortadan kalkacak. Mesela buradaki bir öğrenci artık mühendislikten ders alamayacak. Acil Eylem Planı’nda iki şey göze çarpıyor. Fakülteler yerel olarak bölünüyor. Mesela Avcılar’a bir üniversite yapalım deniliyor. Böyle bir üniversite olmaz. Yani bir yeri, oradaki kampüsü üniversite yapmanın bir anlamı yok. Veyahut birer ihtisas üniversitesi yapalım deniliyor. Mesela Fen Bilimleri Üniversitesi olsun, Sosyal Bilimler Üniversitesi olsun gibi. Bu, dünyada hiçbir örneği olmayan bir uygulama. Bir zamanlar Sovyetler Birliği’nde denenmiş ve vazgeçilmişti. Böyle olduğu vakit mesela bir Sağlık Bilimleri Üniversitesi düşünelim. Bu sağlık bilimlerinin temel bilimleri de olacak. Yani fen bilimleri, fizik, kimya, biyoloji olmadan tıp bilimleri olmaz. Ama bu dersler başka yerde. Bu şekilde eğitim veremezsiniz. Ayrıca şu anda Türkiye’de 53 tane devlet üniversitesi var. Böldüğünüzde sayı otomatikman artacak. Öğrenci sayısı buna bağlı olarak artsa normal, ama o artmayacak. Bir örnek daha vereyim. Şimdi en büyük vakıf üniversitesi olarak İstanbul’da Işık ve Sabancı Üniversitesi görülüyor. Bunların aldığı öğrenci sayısı 300 ile 390 arası değişiyor. Yalnız bizim Fen Fakültesi 680 öğrenci alıyor. Aradaki farka bakın. Biz bir devlet üniversitesinin bir fakültesiyiz, onlar bir üniversite. Bazı vakıf üniversiteleri ise 50-60 kişi alıyor. Ben hükümetin yerinde olsam bu vakıf üniversitelerinin öğrenci sayısını arttırırım. Yani onlara bir zorunluluk getiririm. Senin şu kadar labaratuvarın, şu kadar öğretim üyen var, öğrenci sayısını arttır diye. O zaman sorun kalmaz. Temel meseleleri eğitim değil, üniversiteye şeriatçı sokmak Ama esas sorun üniversiteye adam sokmak değil. Yani bu meselenin çözümü değil. Bütün mesele aşağılardan işi halletmek. İlköğretim 12 yıla çıkarılmalı. 12 yıla çıktıktan sonra artık oradan denecekti ki sen akademik olarak üniversiteye gidersin. Ama bizde öyle yasalar çıkıyor ki, yüksekokuldan dikey geçişti falan derken çocuk üniversiteye giriyor. Herkes mühendis olursa, herkes biyolog olursa ne olacak bu işin sonu? Peki bunun arakademeleri nereden gelecek? Üniversiteye bu kadar adam almanın ne anlamı var, bunu da anlayamıyorum. Bundan 30-40 sene önce kimya mühendisliği çok önemliydi. Eczacılık, dişçilik çok önemliydi. Şimdi artık ezcacılar, diş hekimi olanlar laborant kadrosunda çalışıyor. O kadar çok ki, artık iş yapamıyorlar. Planlı programlı gitmek lazım. Böyle Acil Planmış falan dümdüz gitmemek lazım. Bu Acil Plan’ın temel meselesi, eğitimin sorunlarını çözmek değil; kılık kıyafet yasasını tersine çevirerek üniversiteye adam sokmaktır. Türkiye’de bakanların söyledikleri birbirini tutmuyor. Bence Türkiye’de milli olan iki bakanlık var. Biri Milli Eğitim Bakanlığı, diğeri de Milli Savunma Bakanlığı. Bu bakanların çok dikkatli olması lazım. Boşu boşuna bunlara bu hak verilmemiş. Bu hak verilirken bu düşünülenler yerinde değil. Şu anki Milli Eğitim Bakanımız İmam Hatip çıkışlı ki, güya kendisi en ılımlısı. Yani demokrat görünümlü, iyi konuşan birisi. Ama yapacaklarını bilemiyoruz. Daha önce bu görevde bulunmamış, müsteşarlarla hiçbir yakınlığı yok. Evvelsi günkü beyanatı “Benim YÖK’le işim yok” şeklinde. Bir bakan nasıl böyle der bilemiyorum. Benim işim üniversitelerle diyor, sonra da bazı üniversitelerle diye değiştiriyor. TÜRKSOLU: Acil Eylem Planı tam olarak uygulandığında, üniversiteler bölündüğünde ve YÖK hükümete bağlandığında Türkiye’yi ne bekliyor? 28 Şubat öncesi yaşadıklarımız üniversitelerde tekrar canlanabilir mi? Üniversitelerde yeniden hu çektirmek istiyorlar DİNÇER GÜLEN: Daha önce böyle bir durumla karşılaşmamıştık. 1933’ten beri üç, dört yasa değişti ama böyle bir durum ortaya çıkmamıştı. 1933’te Darülfünun’dan üniversiteye geçerken bütün o zamanın müderrisleri ve emirlerinin, yani rektörler ve profesörlerin görevlerine son verilmişti; sonra bir kısmı geri alınmıştı. Buna benzer bir olay 1960’ta 147’lerde yaşanmıştı. Ama sonra bunlar da görevlerine iade edildi. 147’lerin de çoğu İstanbul Ünversitesi’ndendi. O vakitki düşünceye göre Cumhuriyetçi düşünceye ve Atatürkçülüğe uygun olmayanlar olarak nitelendirilmişlerdi. Ama onun dışında bizde yasa değişikliğiyle kimsenin görevine son verilmedi. Hep beklenildi, en sonuna geldikten sonra oldu. Rektörlük ve dekanlık seçimleri için bazı değişiklikler yapılabilir. YÖK’te bazı değişiklikler de yapılabilir. Ama bu değişiklikler yapılırken birtakım öğretim üyelerinin işine son verme hiç görülmedi. Bizim İstanbul Üniversitesi’nden mezun kaç tane milletvekili var ve bunların %90’ı AKP’de şu an. Demek ki bizim İstanbul Üniversitesi’nden mezun olan AKP’liler de var. Başbakan bile bizde doktora yapmış. Bunlar da birşeyler düşünecekler herhalde. Ama pek öyle kolay olacağını zannetmem. Kuvvet ellerinde, yasayı çıkartırlar; bir kere veto edilir sonra çıkartılır. Sonra ne olur bilemeyiz. İş pek tatlı gözükmüyor tabii. Artık iş sokaklara dökülür mü, dökülmez mi? Ama tabii insan tatsız bir şeyler olmasını istemiyor. En iyisi bu Acil Eylem Planı’nın yeniden düşünülmesi. Bu arada ilginç bir şey de İstanbul’da Cuma günleri ders yapmayan vakıf üniversiteleri varmış. Bazı devlet üniversiteleri içinde profesörler ve doçentler takunya giyip abdest alıp, ayin yaptıkları, hu çektikleri üniversiteler de var Türkiye’de. Onun için çok önemli bunlar, tekrar gelinip buralara mı dönülmek isteniyor bilemiyorum. |