Arama: 
13.01.2003/Sayı:21

 

 
Atatürk Deniz Che
Kuzey Fırat  Kuzey Fırat
Dünyayı Saddam değil
ABD emperyalizmi
tehdit ediyor

11 Eylül saldırısından sonra, emperyalizmin saldırgan yüzü, tüm dünya ve özellikle bölgemiz açısından bir kez daha ortaya çıktı. 1990’lardan itibaren dillendirilmeye başlanan, emperyalizm çağının bittiğine yönelik ucuz propagandanın geçersizliği ve emperyalistlerin ezilen halklara karşı saldırısının 1900’lü yılların başlarındaki gibi, hatta bu yıllardakinden daha da şiddetli bir şekilde devam ettiği de bir kez daha kanıtlanmış oldu.

Özellikle Ortadoğu, emperyalist saldırıya en çok maruz kalacak bölge. Ama bu saldırıyı sadece petrole bağlamak da pek inandırıcı değil. Emperyalistlerin ezilen ulusları sadece iktisadi anlamda değil tüm yönleriyle gerçek sömürgelere dönüştürmek istediğini görüyoruz. Emperyalistler şimdiden bölge üzerinde üstü örtülü bir paylaşım mücadelesi yürütüyorlar. ABD, AB ve Rusya, Ortadoğu’nun yıkıntıları üzerinden paylaşım hesapları yapıyor.

Iraklı kadınlar Sadam Hüseyin’e destek gösterisindeEmperyalizmin değişmeyen karakteri ve paylaşım coğrafyası

Emperyalizmin karakterinin değişmediğinin en büyük kanıtı ise 20. yüzyılın başındaki paylaşım alanıyla, 21. yüzyıldakinin tamamen örtüşmesi.

20. yüyılın başında emperyalizmin kaderi açısından belirleyici olan mücadele, tamamen sömürgeleştirilememiş ama yarı-sömürge olarak ifade edilen Türkiye, İran ve Çin üzerindeki paylaşım mücadelesiydi. Bu bölgenin belirleyici özelliği, sömürgeleştirilmesinin tamamlanmamış olmasıydı. Emperyalizmin karakteri açısından zorunlu olan, yayılma ve hakimiyet alanını genişletme stratejisi açısından elverişli ve zorunlu coğrafyayı oluşturuyordu.

20. yüzyılın başında emperyalistler bu bölge üzerinde kendi aralarında bir mücadeleye giriştiler. Tabii bu esas olarak emperyalist ittifaklar şeklinde oluştu. Savaşa tutuşan iki emperyalist kamp kendi içlerinde bölgeyi pay ettiler. Elbette her iki kamp içinde de aslan payını en güçlü emperyalist alacaktı. Ortadoğu’nun çoğunluğu birinci kampta İngilizlere düşerken, ikinci kampta Almanların eline geçiyordu. Anadolu ise İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar arasında pay edildi.

Paylaşım mücadelesi Ortadoğu’dan Güneydoğu Asya’ya yayıldı

Ortadoğu üzerindeki emperyalist planlar bilindiği gibi Türk Bağımsızlık Savaşı ve Ortadoğu’daki bağımsızlık hareketleri ile büyük ölçüde püskürtüldü. Emperyalistler tükürdükleri emperyalist politikaları 20. yüzyılın sonuna kadar yalayıp yutmak zorunda kaldılar. Ancak bölgede, özellikle ekonomik hakimiyetleri ile durdular. Yarattıkları İsrail devleti de Ortadoğu’da emperyalistlere bir dayanak haline geldi.

İkinci Dünya Savaşı’na doğru ve sonrasında ise emperyalistlerin 18 ve 19. yüzyılda büyük ölçüde sömürgeleştirdikleri Asya politikası devreye girdi. Emperyalist kavga özellikle Çin ve Güneydoğu Asya devletlerinde sürüyordu. Çin, Hindistan, Endonezya, Vietnam, Kamboçya, Kore gibi devletler İngilizler, Fransızlar, eski sömürgeclier, Japonya ve ABD’nin hedefi haline gelmişti. İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalistler bu bölgede de tükürdüklerini bir bir yalamak zorunda kaldılar.

İşte 20. yüzyıl tarihine damgasını vuran bu emperyalist politikaların, ortadan kaldırılmasına sırf bu yüzden bile imkan görünmemekte. Emperyalizmin karakter değiştirdiği söylentileri en fazla 30 yıllık bir maziye sahipken, yüzlerce yıllık sömürgeci-emperyalist devletlerin, geleneksel politikalarından bu kadar kolay vazgeçeceklerini düşünmek saflık olur.

Bugün de aynı coğrafya hedef tahtasında

Bugün ise planların aynen kaldırıldıkları raflardan geri çıkartıldığını görüyoruz. Aslında ABD Başkanı Bush “şer devletler” açıklamasında, sırayla aynı politikayı tekrarladı. Irak, İran ve Kore hedefleri sömürgeleştirme sürecinin aynı hat üzerinde tekrarlanacağını gösteriyor.

20. yüzyılın başında Türkiye, İran ve Çin’in yarı sömürge olarak devlet bağımsızlıklarını korumaları emperyalist paylaşım için gerekçe olurken, bugün Irak, İran ve Kore’nin Batı karşıtı rejimler oluşu emperyalistlerin gerekçesini oluşturuyor.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu devletlerin paylaşım coğrafyasının bütününü değil, oradaki belli merkezleri temsil etmesi. Örneğin Irak meselesinde, ABD’nin sadece Irak’a değil tüm bölgeye özellikle Türkiye’ye müdahale ettiğini görüyoruz. Kore’den önce de ABD, Endonezya’da bir takım düzenlemelere girişiyordu.

Coğrafya ve saldırı gerekçeleri aynıyken emperyalizmin karakterinin değiştiğini iddia etmek eşyanın tabiatını zorlamak oluyor. Önümüzdeki süreç ABD’nin de açıkça ifade ettiği gibi, 20. yüzyılın başındaki aynı coğrafyada emperyalist paylaşım mücadelesinin yaşanacağı süreç olacak.

ABD, Birleşmiş Milletler kararı ne olursa olsun Irak’a saldıracağını ve başına da bir ABD’li generali vali olarak atayacağını açıkladı. 21. yüzyılda sömürge valisi terimi hala kullanılıyor ve üstelik demokrasi adına.Ezilenlere açık saldırı çağı

Bugün Irak’a yapılmak istenen saldırıya baktığımızda emperyalist siyasetler açısından değişen şeyler de olduğunu görüyoruz. Bunların başında emperyalistlerin 20. yüzyıl başındaki gibi gizli paylaşım antlaşmalarına dayanarak değil, aleni bir sömürgeleştirme politikası yürütmesi geliyor. Bu değişim 21. yüzyıl tarihini belirleyecek ölçüde önemli.

Irak, emperyalistlerin saldırı politikalarını önemli ölçüde değiştirdikleri, her şeyi alenen tartıştıkları yerlerden bir tanesi olmakla önem kazandı. Tarihin her döneminde, ülkeleri paylaşmak için emperyalistler arası gizli antlaşmaların yapıldığı bilinen bir gerçekti. Tüm bunlar “usulüne” göre yapılırdı.

Ancak Irak’ta tüm bunlar bir kenara bırakıldı. Irak’la ilgili kararlar, tüm dünyanın gözleri önünde tartışılmakta. Bunların içinde Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in başka bir yere sürülmesinden tutun da, gerekirse öldürülmesine kadar aklınıza ne gelirse var. Hatta o kadar ileri gidilmiş durumdaki, Saddam sonrası Irak yönetimi şimdiden büyük oranda belli olmuş durumda.

Irak’ta Saddam Hüseyin devrildikten sonra, onun yerine “geçici” bir süre General Franks adında birinin vali olarak atanacağını televizyonlardan duyuyoruz. Milyarlarca insan duyuyor. ABD’nin BM kararlarını dikkate almayacağını ve mutlaka Irak’ta rejim değişikliğine gireceğini de televizyonlardan duyuyoruz.

Bu ciddi ve dikkate alınması gereken bir politika değişikliği. Afrika sömürgeciliğinde bile kabile şeflerine belli bir saygı gösteren emperyalizmin, modern bir devlet başkanı olan Irak devlet Başkanı Saddam Hüseyin’den bunu esirgemesi önemli bir politika değişikliği. Rejim değişikliği planlarını hiçbir gizliliğe dayanmadan yürütmesi ve bir devlet ve halk hakkında kader belirleyici kararları aleni alması emperyalizmin geldiği yer açısından önem taşıyor.

Bu dünya jandarmalığı politikası karşısında sessiz kalınması dünyayı tehdit edecek boyutta tehlikeli. ABD’nin yalnızca Saddam Hüseyin’e değil diğer ezilenlere de aynı çerçevede yaklaştığını görüyoruz. BM’yi de hiçe sayarak politika yürüten ABD yeni bir dönemi açıyor. Dünya yüzeyindeki çatışmaların çok şiddetli geçeceğini görüyoruz.

Irak’a değil, tüm ezilenlere saldırı

11 Eylül sonrasında ABD Başkanı Bush, Afganistan’a müdahale ile “Haçlı Seferi”nin başladığını ilan ederek saldırı sürecine başlamıştı. Daha en başından Afganistan’ın ardından Irak’ın geleceği de açıklandı.

11 Eylül’ün hemen ardından ABD eski eğitim bakanlarından William Bennett, Kongre’ye sunduğu bildiride, Kongre’yi tüm İslamcı terör şebekelerine karşı savaş açmaya davet ediyordu. “Biz ABD ve medeniyetimize savaş açmış tüm kökten İslamcı oluşumlarla savaş halindeyiz. Savaş ilanı, ABD ile savaş halinde olan kişi ve oluşumları destekleyen, finanse eden ya da barındıran tüm ülkeleri de kapsamalı.” Aslında bu sözler, ABD’nin tüm dünyaya savurduğu tehdidin yanı sıra Batının, müslüman dünyaya yüzyıllardır duyduğu kinin dışa vurumundan başka bir şey değil.

Ortadoğu’da bu misyonu layıkıyla yerine getiren İsrail devletinin varlığı, tüm müslüman ülkeleri tehdit ediyor. Bu devlet başlatılan Haçlı saldırısında önemli misyonlar yüklenmiş durumda. İsrail aynı zamanda, kurulduğu günden günümüze kadar ABD politikalarının Orta Doğu’da hayata gerilmesi için önemli bir araç. ABD’nin Irak’a saldırısının amaçlarından bir tanesi de, Irak’ın parçalanarak İsrail gibi bir devletin kurulması. Eğer ABD Irak’ta tüm söylediklerini yapabilirse, Haçlı ordularına yeni asker katılımları olacak, bunun yanı sıra bu devleti bölgede yalnız bırakmayacak bir güç olarak müslüman ülkelerin karşısına dikilecek. Hem de saldırdıkları medeniyete ait topluluklardan.

Ancak saldırının yalnızca müslüman dünyayla sınırlı olmadığını da görmek gerek. Emperyalistler Haçlı zihniyetinin üstüne çok daha geniş bir haydutluk eklediler. Ortadoğu’nun ardından yukarıda açıkladığımız paylaşım coğrafyası da gündeme gelecek.

Saddam Hüseyin diktatör mü?

Irak’a yapılacak saldırı bir yalan kampanyası ile meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bunlardan en önemlisi, Saddam Hüseyin’in diktatör olduğu yönündeki kampanya. Saddam Hüseyin yıllardır Irak yönetiminin başında olduğu bir gerçek ama bu durum onu diktatör olarak nitelemek için yeterli mi acaba?

Irak rejimi aslında büyük ölçüde demokratik bir rejim. Irak devriminden bu yana gelişen süreç dikkatli izlendiğinde, Irak’ın Ortadoğu’daki bir krallıktan-şeyhlikten modern bir devlet olma yönünde geliştiğini görüyoruz. Üstelik bunların tamamını da savaş koşullarında gerçekleştirdi.

Saddam Hüseyin de bir kral olarak değil, Arap toplumunda örgütlenen çağdaş BAAS partisinin bir üyesi olarak devlet başkanlığına yükseldi. Saddam Hüseyin’in büyük bir halk desteğine dayandığını da görüyoruz.

Ama Saddam Hüseyin’i diktatör ilan Bush’a, “senin baban da Saddam Hüseyin’e savaş ilan etmemiş miydi” diye sormalı bir medya mensubu. O zaman babadan oğula geçen bir diktatörlüğün kimin devletinde olduğunu görme imkanımız olacaktır.

Saddam Hüseyin Kürtlere baskı yapmadı

Saddam Hüseyin’i diktatör olarak niteleyenlerin lügatinde Saddam Hüseyin’in Kürtlere yönelik uyguladığı politika büyük bir yer dolduruyor. Peki gerçekten Saddam Hüseyin Kürtlere baskı yapıyor mu?

Herşyeden önce Kürtlere baskı uygulanan bir rejimde KDP ve KYB gibi iki Kürt partisinin işi ne? Bugün Türkiye’de büyük tantanayla çıkarılan yasalardan çok daha geniş haklara sahipti Kürtler Irak’ta. Peki bunun sonucu ne oldu.

1965’ten itibaren Barzani, bölücü bir faaliyet yürütmesine ve buradaki diğer Kürt örgütlerinin bağımsızlıklarının ilan etmesine rağmen, Saddam Hüseyin bunlara karşı hiçbir şey yapmıyor. Öyle ki bu örgütler, Irak’ın paylaşılması için ABD ile pazarlığa dahi oturabiliyorlar, resmi görüşmelerde buluna biliyorlar.

Tüm bunlara rağmen Kürtler ABD güdümünde ayaklandırıldığında ise bu ayaklanmayı bastırmak modern bir devletin en doğal hakkıdır. Bunun nice örneğini Batılı devletlerde de görebiliriz.

Silah tekelleri kimin elinde?

Anti-Saddam kampanyanın en uyduruk kısmını da bizzat ABD devletinin savaş sebebi ilan ettiği silahlar konusu oluşturuyor. Dünya bu konuda BM’nin de alet olduğu apaçık çifte standardı görüyor. Dünyanın en tehlikeli, dünya yüzeyinde yıkıma yol açabilecek silahları Batının elinde bulunuyor.

Üstelik hedef ilan edilen ülkelerdeki silah teknolojisi de doğrudan Batılı silah tekellerine dayanıyor. Bu tekellerin kazancı emperyalist ülkelerin gelir kaleminde büyük yer tutuyor. O zaman ne silahsızlanması?

Öyle bir hava yaratıldı ki, Irak’ta elinizi sallasanız nükleer silaha çarpacak. Ancak BM denetçileri Irak’a periyodik olak gitmelerine rağmen bugüne kadar, en ufak tehdit edici bir silaha rastlayamadılar. Oysa Saddam Hüseyin’i bu şekilde hedef tahtasına koyan emperyalist devletler her gün nükleer silah denemesi yapıyorlar. Ortaya attıkları, dünyanın silahsızlandırılması propagandası, bu silahların kendilerine yöneltileceğini bildikleri için elbette.

Saddam Hüseyin hiçbir açıklamasında, ezilen dünyadan hiç bir ülkeyi hedef tahtasına koymadı. Oysa askeri dev ABD her gün listeye yeni bir halkı ve devleti ekliyor. Bu yüzden ezilen ülkelerin silahsızlandırılması, ABD saldırganlığının ve emperyalist karakterinin gizlenmesine hizmet eden ideolojik bir kampanyadan başka bir şey değil. İşin ilginci, ABD Irak’ı silahsızlandırırken Kürtleri silahlandırıyor, bölücü çatışmaları kışkırtıyor.

ABD’nin bu politikaları tüm dünyada her yıl milyonlarca insanın öldürülmesiyle sonuçlanıyor.

Irak’ı hedef haline getiren rejim: Piyasacı değil kamucu devlet

Diğer bir yalan kampanyası da, Irak halkının yıllardır yoksulluk çektiği, Saddam Hüseyin’in de saraylarda safahat sürdüğü yalanı. Oysa durum bunun tam tersi. Irak, Orta doğunun en gelişmiş, en güçlü devletlerinin başında geliyor.

Eğitim hizmeti parasız. Sağlık hizmeti parasız. Irak rejimi piyasaya dayanmayan bir rejim olduğu için ABD’nin doğrudan hedefleri arasında yer alıyor.

Ekonomik olarak da, yıllardır ambargo uygulanmasına rağmen bölgenin en güçlü devletlerinden biri Irak. Irak’ın Ortadoğu’nun halen en büyük hızla gelişen ekonomisi olduğu gerçeği gözlerden saklanıyor. Hem büyük bir ekonomi Irak, hem de hızla büyüyen bir ekonomi.

Irak aynı zamanda attığı demokratik adımlarla da dikkat çekiyor. İran-Irak savaşından beri süren devlet güvenlik mahkemeleri kaldırılmış, isteyen istediği ülkeye gidebiliyor, önünde hiçbir engel yok. Böyle bir kolaylık olmasına rağmen yurtdışına çıkışların azlığı da dikkat çekici tabii!

Sırada diğer Orta Doğu devletleri var

Tüm bunlar Irak’a yönelik kampanyanın nedenlerini oluşturuyor. ABD’nin paylaşım coğrafyası içinde varlığına tahammül edemediği bir rejim Irak.

ABD’nin Irak’a yapacağı saldırının sadece bu devletle sınırlı kalacağını beklemenin de saflık olacağı bir gerçek. Bunu diğer müslüman ülkeler de görmekteler. Irak’tan sonra sıranın kendilerine geleceğinin farkındalar. Tüm coğrafya ABD tehdidi altında. Zaten ABD Irak’ta istediğini yapabilirse, yeni Irak’la başta komşuları olmak üzere bütün Ortadoğu ülkeleri ile karşı karşıya gelecekler. Irak’ta ABD’nin direktifleri doğrusunda kurulacak yeni rejim, İsrail’in işinin kolaylaşmasını sağlayacak. Böylece bölgedeki petrol kaynakları daha kolay denetim altına alınacak, hem de ABD’ye karşı hareketler daha kolay bastırıla bilecek.

Ancak ABD şimdilik istediğini alamayacağa benziyor. Arap ülkelerinde ABD karşıtı gösteriler büyüyor. ABD karşıtı direniş örgütleri güç kazanıyorlar. Irak’tan sonra ABD yeni cephelerde aynı anda savaşmak zorunda kalacak.

ABD’nin Irak savaşı sonrası Ortadoğu’da kazanacağı her başarı ise diğer paylaşım coğrafyasına sıçramasına yarayacak.

Barışçı çözüm yok, ABD vazgeçecek

Savaşı engellemek için ortaya atılan barışçı çözüm önerileri de ABD’nin saldırısını engellemenin ötesinde, ABD’nin isteklerinin yerine getirilmesi anlamından başka bir şey ifade etmiyor.

Saddam Hüseyin, Irak’ı terk etsin, Irak’ta ‘demokratik bir rejim’ kurulsun önerileri ucuz ABD propagandalarından başka bir şey değil. Bu işin barışçıl yönden çözümü yok. Ya ABD vazgeçecek, ya da geçmişte olduğu gibi dersini alarak Ortadoğu’dan çekilecek.

Çünkü ortada iki ülkenin savaşı yok. Bir tarafta dünyanın sömürge valisi ABD, diğer tarafta, her türlü saldırıya direnme kararlığında olan bir halk var.