Arama: 
13.01.2003/Sayı:21

 

 
Atatürk Deniz Che
Özgür Billur  Özgür Billur
Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis... Batının seri cinayetleri

Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis... Batının seri cinayetleri

Necip Hablemitoğlu cinayeti hakkında bir çok teori ortaya atıldı. Kimileri bunun derin cinayet olduğunu savundu kimisi ise bir istikrarsızlaştırma operasyonunun parçası. Oysa Hablemitoğlu’nun öldürülmesini bir cinayetler zincirinden kopardığımız sürece açıklamamız mümkün değil.

Aksoy’u ve Mumcu’yu kim öldürdüyse Hablemitoğlu’nu da aynı merkez öldürdü

Sadece şu yaşadığımız ayda kimlerin öldürüldüğüne bir bakmak bile yeterli. Bu ay içinde sadece Hablemitoğlu’nu değil Muammer Aksoy, Uğur Mumcu ve Eşref Bitlis’i de kaybettik. Öldürülen isimlerin hayatını adadığı dava bu cinayetlerin hiç de tesadüf işi olmadığını gösteriyor.

Cinayetler zinciri Muammer Aksoy’la başlamıştı. Yine bir Ocak ayında Uğur Mumcu öldürüldüğünde ise artık halkın tepkisi bir patlamaya dönüşmüştü. Türkiye’nin doğusunda ABD’ye direnen Orgeneral Eşref Bitlis’in ölüm haberi Uğur Mumcu’dan sadece bir kaç gün sonra geldi.

Türkiye’nin en büyük kitle örgütünün başkanı, en sevilen gazetecisi öldürüldü ve hatta Genelkurmay Başkanı olması beklenen bir Orgenerali öldürüldü ama hiçbirinin katilleri bulunamadı.

Çünkü bu suikastler sıradan bir terör örgütünün işi değildi. Emperyalist merkezler on yıldır bilinçli olarak aynı niteliklere sahip insanları öldürüyor. Emperyalizmin hedefindeki insanlar Türkiye’ye yönelik emperyalist planlara karşı çıkmak, bu planları açığa çıkartmak ve dahası bu gerçekleri bir bir anlatarak halkı bilinçlendirmek gibi ortak özelliklere sahip.

Emperyalistlerin çıkarlarına çomak sokan aydınlarımız aynı zamanda geniş kitleleri Atatürkçülük ve milliyetçilik bayrağı altında birleştirmek için ciddi potansiyellere sahip önderler ve yerlerini doldurmak gerçekten zor.

Emperyalistler Türk vatanını ve Türk devletini ortadan kaldırma amacındalar. Öldürülen aydınlarımız ise bunu engellemeye çalışıyorlardı. Ama devlet emperyalistler tarafından öyle büyük bir kıskaca alınmış ki kimse bu cinayetlerin üzerine gidemiyor. Emperyalizme karşı ciddi bir ulusal tavır gelişmedikçe de bu cinayetler faili meçhul olarak kalacaklar.

İşte bu nedenle failler bulunamıyor veya hâlâ sahte suçlularla kamuoyu aldatılıyor. Tıpkı Necip Hablemitoğlu cinayetinde olduğu gibi. Katilleri devlet istediği an yakalayabilir, ancak bunun için devlet içindeki dışarıdan kumanda edilen güçlerle ve onların iplerini ellerinde tutanlarla hesaplaşmak gerek.

13 yıldır işlenen cinayetleri kimin gerçekleştirdiğini, arkasında hangi istihbarat örgütlerinin bulunduğunu ya da hangi taşeron örgütlerin kullanıldığını bulmak bizim işimiz değil. Ancak kimlerin, ne zaman hedef seçildiğine bakmamız suçluyu ve işbirlikçilerini bulmamız için yeterli.

Paravan şeriatçı örgütler olabilir ama katil emperyalist merkezler

Atatürkçü aydınlara yönelik ilk siyasi cinayet, 31 Ocak 1990 yılında Prof. Dr. Muammer Aksoy’un evinin önünde silahlı saldırı sonucu öldürülmesiydi. Olaydan sonra gazeteleri arayan bir kişi olayın İslami Hareket örgütü adına üstlendiğini açıklamış, gerekçe olarak “Muammer Aksoy'un tesettür konusunda İslam’a karşı aldığı tavrı” göstermişti.

2000 yılı Mayıs ayında Ahmet Taner Kışlalı cinayetini düzenledikleri iddiasıyla gözaltına alınan sanıklardan Necdet Yüksel, Muammer Aksoy’u da kendilerinin öldürdüğünü açıkladı. Bu itiraf ne derece doğrudur, bilemiyoruz. Belki de Aksoy’u gerçekten “İslami Hareket” adında 1990 öncesi polis kayıtlarında rastlanmayan bir paravan örgüt işlemiş olabilir. Ancak, şu bir gerçek ki, Mummer Aksoy, “tesettür konusunda İslam'a karşı aldığı tavır” yüzünden öldürülmedi.

Suikastın ardından hemen türban meselesi öne çıkarıldı. Muammer Aksoy, yalnızca türbanın şeriatçılar tarafından sembol olarak kullanılması konusunda toplumu uyaran bir aydın olarak tanıtıldı. Buradaki amaç Aksoy’un antiemperyalist niteliğini gizlemekti. Böylece dikkatler şeriat üzerine yoğunlaştırılıp emperyalistlere yönelik tepki zayıflatılmış olacaktı. Aksoy elbette ki Şeriatçılığa karşı mücadele etti. Ama bu mücadele onun Atatürkçülük mücadelesinin olmazsa olmaz bir parçasıydı sadece.

Muammer Aksoy Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)’nin kurucu genel başkanıydı. Emperyalizmin Türkiye’yi parçalama planlarının tezgaha sunulduğu ve Şeriatçı hareketin dişini gösterdiği bir dönemde Muammer Aksoy, Türkiye’nin seçkin 50 aydınını da yanına alarak ADD’yi kurmuştu. Tarih 19 Mayıs 1989.

O günlerde 1983 yılından beri iktidarda bulunan Turgut Özal hükümeti, tüm icraatlarıyla Türkiye’nin bağımsızlığını ve Cumhuriyet’in geleceğini tehdit ediyordu.

Öldürülen aydınlar yeri doldurulmaz halk önderleriydiler

Laiklik ilkesinin ihlal edilmesinin yanında ekonomide serbest piyasacılık adıyla, uluslararası tekeller pazarımıza hakim olmaya başlamışlardı. Bir yandan da ABD’nin Güneydoğu’da bir Kürt devleti kurma planına yeşil ışık yakılmıştı. Özal, federasyonlu bir çözüm öneriyordu. Emperyalizmin Türkiye’ye toptan saldırdığı ve güç kazandığı bir dönemdi. Saldırı Kemalist Cumhuriyet’e idi. Aynı yıllarda Türkiye uzmanı diye tanıtılan Amerikan ajanları, Kemalist Devrim’in modasının geçtiği propagandasını yapıyorlardı. Türk aydınlarının bir kısmı da ilericilik adına Kemalist Devrim’e saldırıyorlardı.

İşte bu ortamda Muammer Aksoy, tehlikenin büyüklüğü karşısında tüm halkı birleştiren Atatürkçülük bayrağını yükseltti. Tarihi bir rol oynayarak ADD’yi kurdu.

Tam bağımsızlıkçı, solcu kimliği ile tanınan ve Atatürkçüler içinde büyük saygınlığı olan Muammer Aksoy’un başında olduğu ADD’nin emperyalistler açısından ne büyük bir tehlike olduğu açıktır. Bu tehlikeyi gören düşmanlar onu ortadan kaldırdılar. Cenazede en önde hocasının resmini taşıyan ise Uğur Mumcu’ydu.

Uğur Mumcu da hocasıyla aynı özellikleri taşıyordu. O da Türkiye’de Atatürkçü, solcu, milliyetçi kesimleri etrafında toplayan birleştirici bir kişilikti. Sosyalizm ile Atatürkçülüğü bir araya getirmeye çalışıyordu. Gerçek Atatürkçülüğü okurlarına anlatmaya çalıştı. Türkiye’de devrimciliğin kaynağında Atatürkçülüğü görüyordu ve Türkiye’ye özgü bir sosyalizm modelini savunuyordu. Mumcu’nun devrimci siyaset tanımı şöyle idi: “Ne Amerikan emperyalizminin işbirlikçiliği, ne Sovyet güdümü, ne de Tanzimat Batıcılığı... Ulusallık içinde devrimcilik, özgürlük ve bağımsızlık...”

Uğur Mumcu’nun cenazesinde milyonlarca insan buluştu. Çünkü Uğur Mumcu, yalnızca başarılı bir araştırmacı gazeteci değildi. O, gazeteciliğinin ötesinde Atatürkçü ve sosyalist bir aydındı. Yüzbinlerce insan Ankara sokaklarını onun siyasi kimliğinden ötürü doldurmuştu.

Emperyalist merkezlerin amacı çok açıktı. Aydınlarımız emperyalizme çok yönlü bir zarar verdikleri için çok yönlü bir saldırıya maruz kaldılar ve şimdi geriye dönüp baktığımızda bu cinayetlerin büyük ölçüde hedefine ulaştığını söyleyebiliriz. Muammer Aksoy ve Uğur Mumcu devrimci fikirlerle yönlendirdikleri Atatürkçülerin önderiydiler ve onların ölümüyle birlikte Atatürkçülük içinde Gardrop Atatürkçülüğü güç kazandı.

Onlar solu milliyetçilikle ve Atatürkçülükle birleştiren, dolayısıyla tüm sosyalistleri de bir Kuvayı Milliye çatısında birleştirebilecek bir potansiyele sahiptiler ama onların ölümüyle birlikte sol, komprador anlayışların tuzağına düştü. Kısacası Aksoy’un ve Mumcu’nun yeri hala doldurulamadı.

“Bu işi devlet yapmıştır, istenirse çözülür”

Uğur Mumcu suikastinin ardından dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’nün yaptığı “Mumcu’nun katillerini bulmak, hükümetimizin namus borcudur” açıklamasının ne kadar anlamsız olduğunu zaman gösterdi.

İlk soruşturmayı yürüten savcı Ülkü Coşkun’un “Bu işi devlet yapmıştır, istenirse çözülür” açıklaması dikkate değer. Devletin güvenliğini korumakla yükümlü bir savcının “devlet”i suçlaması ülkenin nasıl bir kuşatma altında olduğunu gösteriyor. Aslında bu bir itiraftır. Devlet içinde yabancı istihbarat örgütlerinin himaye edildiği ve bu güçlerin işlediği suçlara sessiz kalındığı ortadadır. Ülke dışından idare edilen gizli örgütler, kendileri ya da taşeron örgütler aracılığıyla cinayetler işlemektedirler ve Türk devleti buna sesini çıkaramamaktadır.

1980 öncesi işlenen siyasi cinayetlerin sorumluları ve hangi terör örgütleri tarafından gerçekleştirildikleri gayet açıktı. Çünkü bunları sağ veya sol örgütler yapmıştı. Ancak, Uğur Mumcu’yu karşıt bir grup veya herhangi bir terör örgütü yok etmedi. Bu yüzden suçlular ve arkalarındaki güç henüz ortaya çıkmadı. Ulusal güçler ile, emperyalistler arasındaki hesaplaşma gününe kadar da çıkmayacak.

Emperyalist planları açığa çıkarttıkları için öldürüldüler

Peki bu aydınlarımız emperyalist merkezleri rahatsız edecek daha başka neler yaptılar ki öldürüldüler ve dahası bir Allahın kulu da öldürenlere gereken dersi veremedi?

Muammer Aksoy, 1989’da ADD’nin kuruluşuyla ortaya çıkmadı. Daha 1954 yılında çıkarılan petrol kanununun ulusal bağımsızlığımızı tehdit ettiğini görerek, “Milli Davamız Petrol” konulu konferanslar vermiş, YÖN dergisinde bu mücadelesini sürdürmüştü. Türkiye’nin petrol ve maden kaynaklarının yabancılara teslim edilmesine karşı çıkmıştı.

Uğur Mumcu son yazılarında, ABD’nin kukla Kürt devleti planlarını yazıyordu. Son kitabının ismi Kürt Dosya’sıydı. Bu kitapta PKK’nın devlet içindeki çeşitli kesimlerle bağlantısını, ABD’nin Kuzey Irak ve Güneydoğu’daki Kürt örgütlerine ne şekilde yardım ettiğini ve Çekiç Güç’ün ülkenin parçalanmasına yönelik faaliyetlerini açıklıyordu. Ancak kitabını tamamlayamadan öldürüldü.

İki aydın da Atatürkçülerin saldırması gereken hedefi görmüş ve toplumu bu hedefe yönlendiriyorlardı. Emperyalist planları açığa çıkartmalarındaki ustalık halkı biliçlendirmedeki başarıyla birleşince her ikisi de emperyalist merkezlerin hedefi haline geldiler.

Seri cinayetler Ordu’nun tepesine kadar tırmanıyor

Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden bir ay sonra Türkiye başka bir haberle sarsıldı. 17 Şubat günü Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in uçağı Güvercinlik Askeri Havaalanından kalktıktan kısa bir süre sonra düştü ve Eşref Bitlis ile pilotlar Binbaşı Yaşar Erian ve Yüzbaşı Tuğrul Sezginler şehit düştüler.

Olaydan bir saat sonra Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, yaptığı açıklamada olayın uçağın motorundaki buzlanma yüzünden meydana gelen bir kaza olduğunu söyledi. Ancak olayla ilgili bilirkişi tayin edilen İTÜ öğretim üyelerinden oluşan bir heyetin raporunda, uçağın buzlanma sonucu düşmüş olamayacağı açıklandı. Pilotaj veya bakım hatası da olmadığını belirten rapor, sabotaj ihtimalinin göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulamıştı.

Bu raporun yayınlanmasının ardından 7 yıl geçti. Ancak Eşref Bitlis’in uçağının düşürülmesi ile ilgili bir adım atılmamış durumda. Tıpkı Uğur Mumcu cinayetinde olduğu gibi olay hasıraltı ediliyor. 16 Şubat akşamı hangarda nöbet tutan er Tahir Metin’in, akşam saatlerinde astsubay olduğunu tahmin ettiği şüpheli bir şahsın hangardan Havacılık Okulu’na gittiğine dair verdiği ifade soruşturma evraklarında kaybolmuş durumda. Doğan Güreş’in olayla ilgili uzman heyet raporunu açıklamadan yaptığı “kaza” açıklaması ise şüphe uyandırıyor. Olayın üzerinden on yıl geçti. Bugün asker ve sivil pek çok uzman, olayın bir sabotaj olduğu konusunda hemfikir. Kimse kaza olduğuna inanmıyor.

Uğur Mumcu ve Eşref Bitlis aynı iz üzerindeyken öldürüldüler

Eşref Bitlis, Kürt meselesinin çözümünde Irak-İran ve Suriye ile birlikte davranmak politikasını benimsemişti ve Irak’ın toprak bütünlüğünü savunuyordu. İşte bu, ABD’nin politikasının tam tersi idi. Bitlis, bölgedeki Kürt grupların liderleriyle görüşerek, onları ABD’nin güdümünden çıkarmaya çalışıyordu. Eğer, uçağı düşürülmeseydi, Diyarbakır’a geçecek ve bu konuyla ilgili çeşitli görüşmeler yapacaktı.

Bitlis, Çekiç Güç’ün bölgedeki faaliyetleri ile ilgili rapor hazırladı ve Çekiç Güç’ün Kürt devleti kurma için çalıştığını yazdı. ABD-PKK bağlantısını yüksek sesle söylemesi Genelkurmay ve hükümetle ilişkisini gerginleştirmişti.

Eşref Bitlis, Körfez Savaşı sırasında Özal’a direnen paşaların başında geliyordu. Irak’a ikinci bir cephe açılması yolundaki baskılara karşı koydu. Bitlis, ABD’nin Ortadoğu’ya asker çıkarmayı hedeflediği bir gizli planı saptayıp Genelkurmay’a bildirdi. O dönemde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Doğan Güreş ise bu raporların fiili bir öneminin bulunmadığını ileri sürüyordu. Eşref Bitlis ile Doğan Güreş arasındaki çatışma o günlerde başladı.

Bitlis ile Güreş’in arasındaki tartışmalar basına yansıyınca, Bitlis Cumhurbaşkanı Özal’a 22 Mart 1992 tarihinde bir mektup yazmıştı. Mektupta Çekiç Güç’ün PKK ile birlikte hareket ettiği ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın bölgede “yanlış tasarruflarda” bulunduğunu belirtiyordu.

Kamuoyunda “Eşref Bitlis Planı” olarak bilinen, Kürt sorununa bölge ülkeleriyle çözüm politikası 1996’da önemli bir başarı kazandı. Türk Genelkurmayı’nın desteklediği Saddam Hüseyin-Mesut Barzani anlaşmasıyla 8000 CIA peşmergesi, bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.

Eşref Bitlis, yeni Genelkurmay Başkanlığı için en güçlü adaydı. ABD’nin Ortadoğu politikasına çomak sokan bir Türk Genelkurmay Başkanı, herhalde Amerikalıların en büyük kabuslarından biridir. Bu yüzden Eşref Bitlis’i ortadan kaldırmak için düğmeye basılmıştır.

Bu doğru saptamaya şu hatırlatmayı da eklemek gerek. Eşref Bitlis, Uğur Mumcu’dan yalnızca bir kaç hafta sonra öldürüldü ve ikisinin de son çalışmaları kukla Kürt devletini engellemek, PKK’nın dış bağlantılarının üzerine giderek onu bitirmek üzerine olmuştu. Bitlis’in askeri açıdan tam bunu başarmak üzereyken, Mumcu’nun da tam PKK’nın emperyalist merkezlerle ilişkisinde son halkaya ulaşmışken öldürülmeleri elbette ki tesadüf olamazdı. Türkiye en çok sıkıştırıldığı noktada, yani Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti tehlikesi karşısındayken en ön cephede savaşan komutanlarını kaybetti. Bunun ise savaşta ciddi bir kayıp olduğu unutulmasın.

Failleri yakalamak için güçlü bir ulusal tavır gerekiyor

Bugün yine bir savaşın eşiğindeyiz. Emperyalist talepler hiç olmadığı kadar yoğunlaştı. Halkta da ciddi anlamda bir milliyetçi uyanış başladı.

Muammer Aksoy’a da Uğur Mumcu’ya da Eşref Bitlis’e de en çok ihtiyacımız olan günleri yaşıyoruz. Ama onlar ne yazık ki yanımızda yoklar. Ama bugün de onların davasını sürdüren aydınlarımız var, Eşref Bitlis’in vasiyetine uyan komutanlarımız var. Türk Ordusu Kürt devleti kurulmaması için ABD ile karşı karşıya gelmiş durumda. Aydınlarımız da halkı aydınlatmaya çalışıyorlar.

Bu koşullarda Hablemitoğlu’nun öldürülmesi milli devlete yönelik bir saldırıdır. Bu saldırılar artık neredeyse sistematik bir savaş boyutunu kazanmıştır. 10 yılı aşkın bir süredir emperyalist bir merkez veya merkezler Türkiye’de Atatürkçü güçleri sistematik olarak öldürmektedir. Kimlerden oluşuyor bu güçler? Atatürkçü aydınlar, öğretim üyeleri, Atatürkçü kuruluşların liderleri ve komutanlar. Devlet kurumlarının neredeyse tamamı da hedef listesine girmiş durumda.

Türkiye ise bu cinayetlerin failini çok iyi bilmesine karşılık halen bir cevap verebilmiş değil. Çünkü emperyalist merkezlerin seri cinayetleri bir savaş şeklini almıştır. Savaşa savaşla karşılık verilir, basın açıklamasıyla değil. Bu cinayetler halkası sadece Batının Türkiye’ye açtığı savaşın su yüzüne çıktığı bir alan değil, aynı zamanda ve çok daha önemlisi, Türkiye’nin Batının savaşına savaşla karşılık verip Atatürkçü bir yola gireceği günlerin de habercisidir.