| Yekta Güngör Özden |
Cumhuriyet tarihimizde özgür bir yeri olan Eylûl ayında bu yıl olaylar geçidi yaşandı. Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin bir çatı altında toplanması, manda önerilerinin reddedilmesi, Heyet-i Temsiliye’nin kurularak başına Mustafa Kemal’in getirilmesi kararlarının alınmasıyla eylem aşamasına geçilen Millî Mücadele başarıyla sonuçlanınca 9 Eylûl 1923’de CHP’nin siyasal yaşamda yer alması Eylûl ayının önemli dönemeçleridir. Bu yıl Ümraniye Soruşturması kapsamında tutuklanan iki emekli orgeneralin tutukevinde Silâhlı Kuvvetler adına ziyareti değişik yönlerden önem taşıyan bir gelişme olarak kamuoyunun ilgisini çekti. Ergenekon soruşturması olarak adlandırılan yargı sürecinin başından beri kimi çelişkiler, aykırılıklar, yargının doğasına ters düşen durumlar (ilerde daha çok ve ayrıntılı biçimde değinilecek) haklı tepkilerle karşılanıyordu. Sağduyunun egemen olacağı anlaşılan ilişkilerde insanî boyutun öne çıkması anlamlı bir başlangıçtır. Genelkurmay Başkanı’nın medya ilişkileriyle 16 ve 17 Eylûl günlerinde yaptığı toplu görüşmede Silâhlı Kuvvetlerimizin duyarlık gösterdiği konulardaki ödünsüz tutumu yanında teröre karşı savaşım kararlılığı, ulusal ilkelere bağlılığı yinelenmiş, medya ilişkilerinde yöneticilerin kişisel görüşlerine dayanan kimi uygulama değişiklikleri izlenmiştir. Siyasal kesimle ilgili asker tavrı doğal karşılanmıştır. Saldırılarıyla tüm değerlerimize ve kurumlarımıza zarar veren dönek, sapkın, şeriatçı, tarikatçı, çıkarcı, iktidar şakşakçısı kesimdeki medya çalışanlarının tutumlarını değiştirmeleri beklenemez. Kendilerine dokununca ancak uyananlara ilişkin en yeni örnek Aydın Doğan grubudur. Nedensiz, gereksiz, yakışıksız sataşmalarını yargının manevî tazminata mahkûm etmesi düzelmelerine yetecek mi, izleyeceğiz. Doğan Medya Grubu’ndan kimilerinin yanlışı, yanılgısı ve kusuru Başbakan RTE’ın kusurlarını hoşgörmenin, geçiştirmenin ve bağışlamanın nedeni olamaz. Almanya’daki Deniz Feneri dâvasıyla ilgili tartışmalarda Başbakan’ın tehdit, şantaj içeren saldırılarının savunulacak yanı yoktur. Basın görevini yaparak olayı duyurmuş, aykırılıkların üzerine gitmesi gereken Başbakan ise sanıkları, sakıncaları savunarak basın özgürlüğüne karşı çıkmıştır. Durumu kişiselleştirmenin kimseye yararı yoktur. Türkiye’ye uzanan köktendinci kuruluşların yardım adıyla yürüttüğü siyasal destekler incelenmeli, gerçekler saptanmalı, suçlular yaptırımlarla eylemlerinin karşılığını görmelidir. Alman yargısının kararı konuya yeterli açıklık getirecektir. Kadrolaşma ve partizanlıkta hiçbir ölçü gözetmeyen, üniversiteleri, yargıyı, üstkurulları, her organ ve birimi ele geçirmeye çalışan AKP iktidarının yandaşlarına tanıdığı ayrıcalık, kayırma, kimlerin nerelere getirilip nasıl donatıldığı ortadadır. En düşündürücü yan, Anayasa Mahkemesi kararıyla lâiklik karşıtlarının odağı durumunda olduğu saptanan partinin devlet yönetiminde kalması, dahası kesin yangının ortaya koyduğu gerçeği bu partinin kabûl etmemekte direnmesidir. Olaylar dizisini özetlerken medyanın büyük bölümüyle bir terör aygıtı gibi çalıştığı kanımızı değiştirmediğimizi belirtmek istiyoruz. Demokrasiyle asla bağdaşmayan “iktidar medyası” yapısı ülkemizde tüm çirkinliğiyle tırmanmaktadır. Şamata, yaygara, siyasal baskılar, terör, yolsuzluk durmak bilmiyor. Ergenekon dâvasında önyargıyla herkesi hemen suçlayan iktidar ve yandaşlarının Deniz Feneri dâvasındaki umursamazlık ve saldırılı savunmaları gözden kaçmamaktadır. İkilemli yaklaşım kimi olasılıkların getirdiği telâşa bağlanmalıdır. Kimi durumlar Yasal olarak 6 Eylûl’de başlayan yeni adalet yılını açış töreninde Yargıtay Başkanı’nın 8 Eylûl’de yaptığı konuşma gölgede kaldı. Ergenekon Savcısı’na ilişkin yakınmanın Adalet Bakanlığı’nca önceden belli karşılanması da. Yeni üniversitelere atanan rektörlerle Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliği’ne atanmayan Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muallâ Selçuk’un uğradığı haksızlık göz ardı edildi. Anamuhalefet Partisi liderinin Söğüt’teki konuşma biçemi de ilginçti. CHP’de yeni birimler oluşturulması, Anayasa değişikliği sorunları da geçiştirilmiş görünmektedir. Oysa “Böyle muhalefet olursa böyle iktidar olur” deyişini değiştirecek olumlu bir adıma rastlanmamakta, iktidar da istediği gibi bir Anayasa değişikliğine içten içe hız vermektedir. AB üyeliği askıdadır. Görüşmelerin, açılan başlıkların oluşumun gerçek çizgisine hiçbir katkısı yoktur. Ergenekon dâvası ile Deniz Feneri olayında AB’nin susmasını bilmeyen yetkililerinin suskunluğu yandaşlıklarının kanıtıdır. AKP’nin ermenistan aşkı, Kafkasya olaylarındaki tutumu, Gürcistan ve Rusya ilişkileri giderek artan duyarlık alanlarına girmektedir. Pakistan ve Afganistan sorunları ağırlığını korumaktadır. Terör örgütüne koz kondurmayan DTP’nin kapatılmaması için kimlerin neler yaptığını, neler söylediğini, nelere imza koyduğunu ve Anayasa Mahkemesi’ndeki sözlü açıklamada Ahmet Türk’ün söylediklerini iyi değerlendirmek gerekir. Düştüğümüz olumsuzlukların sorumluları daha iyi belirmektedir. Dursun Karataş’ın cenaze töreni yurtseverleri uyarmalıdır. Konya’daki kaçak Kur’an kursunda ölen çocuklar olayı örtbas edileceğe benzemektedir. Ailelerin bakışı ne için ne durumlara düştüğümüzü gösteren acı örneklerden biridir. Dışişleri Bakarı A. Babacan’ın Anıt-Kabir’i ziyaret etmemeyi küçük ayrıntı olarak görmesinden sonra Deniz Feneri olayı için “Böylesine basit bir mesele…” demesi de doğrultu ve amaçları yönünden belirgin bir yaklaşımdır. Ramazan ayının baskı uygulamaları sürmektedir. Devlet birimlerinde yemekhane onarımı bahaneleri yaygındır. Bu arada Başbakanın hiç olmayan “içki için, oruç tutmayın” baskısından sözetmesi gerçek baskıları örtmeye yönelik bir çabadır. Ramazan baskılarının dövme, yaralama, öldürme, yasaklama biçiminde yapıldığının çizelgesi sayfalar doldurur. Ama Türkiye’de kimseye “oruç tutmayın, namaz kılmayın, içki içiniz” diye bir baskı asla yapılmamıştır. Tersine söylemler tümüyle yalandır. Gerçek baskıları gizlemeye yöneliktir. Allah’la aldatmak, vakıf ve dernekle soymak artık son bulmalıdır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi eşini örtünmeye zorlamanın boşanma nedeni sayılacağını karara bağlaması çağdaş ulusal yapı için önemli bir yargıdır. AKP’nin “Vicdanlı lâiklik” diye 1950’de Adnan Menderes Hükûmeti’nin Proğramında geçen “Hakiki lâiklik” tanımını anımsatan yanlış girişimi gündemdeyken. Siyasal karmaşaya yine Allah’tan sözederek katılanlar çıkıyor. Dini kullanmak hastalığı yaygın. Yeni partilerin bir şey yapacağı, kazanabileceği görüşünde değiliz. Altyapısı, kadrosu, gönüllüleri olmadır. Atatürk’ün Yalova Çiftliği’nin özelleştirilerek satılması da, A. Gül’ün vicdanının rahat olduğunu söylemesi de yeterince ele alınmadı. Bir kez daha Türkiye’de mide bulandıran birçok olay yaşanıyor. Yolsuzluklar dizboyu. İktidarın hangi hortumu kestiğini, kimleri yargıya teslim ettiğini açıklamasını istemiştik. Ses çıkmadı. Tutuklu hastaların cezaevlerinde-tutukevlerinde ölmeleri mi bekleniyor? Olur olmaz nedenlerle, savcılar istediği için tutukluluk durumunun sürmesi yargıya söz getirir. Söz, söylem, söylenti derken son günlerde “sol” konusunda konuşup yazılanları gözeterek bir gerçeği bir kez daha yinelemeyi yararlı buluyoruz. Elbet Türkiye’miz bağlamında. Siyasal olgunlukla, nitelikli kişilikle, uygarlıkla, hattâ insanlıkla bağdaşmayan biçimde medyatik kavgalar başladı. Sanki söz-yazı düellosu yapılıyor. Bunları da toplumumuz aşacaktır. Ancak ulusal bağlamda kimi gerçekleri önyargıyla, düşünsel saplantılarla değerlendirmek yanlıştır. Atatürkçülük Türkiye’ye özgü, evrenselliği ulusallaştıran bir düşün dizgesidir. Atatürkçülük solculuğa, solculuk Atatürkçülüğe karşı değildir. Eğer gerçek Atatürkçülük ve gerçek solculuk söz konusu ise. Zamanı, ortamı, koşulları, nedenleri göz ardı ederek tutumları, kararları, uygulamaları ve konuşmaları değerlendirmek yanlıştır. Medyadaki röportaj-söyleşilerin kimileriyle kimi savlar ve değerlendirmeler kişisel olup, çiğlik hamlık, ilkellik belirtisidir. Kendini bilen bir Atatürkçü ve solcu bölücülük yapmaz, sapkınlığa düşmez, işbirlikçi olamaz. Atatürk’ü sola karşı göstermek, solu Atatürk karşıtlığıyla anlatmak ikisinden de anlamamaktır. İkisini birbirine karşı gösteren aymaz ve bağnazlara bu özet şimdilik yeterlidir sanıyoruz.
|