22.09.2008/Sayı:205
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Yön İnan Kahramanoğlu

Amerikancılık Türkiye’yi
felâkete sürüklüyor

Mullen’in ziyaretinin Türk Ordusu açısından bir başka önemi ise “Amerikan müttefikliği” stratejisinin Türk Ordusu’nu ABD-AKP ittifakının doğal bir bileşeni durumuna sokmasıdır.

Türkiye’nin ABD ittifakına tümüyle dahil edilmesinde en önemli nokta ise Türk Ordusu’nun Amerikancı ve NATO’cu bir yönelime sokulması olacaktır. İlker Başbuğ’un üç haftalık Genelkurmay Başkanlığı dönemi ise Türk Ordusu’nun bu tarihsel duruşunun tümüyle geri plana atılacağının sinyallerini vermektedir.

Geçtiğimiz hafta içindeTürkiye’ye gelen ve Tayyip, Gül ve Başbuğ’la görüşen ABD Genelkurmay başkanı Mullen’in özellikle Başbuğ ile yaptığı uzun görüşme ve sonrasında yapılan açıklamalar bu tehlikenin boyutlarına işaret etmektedir. İlker Başbuğ, gerek Genelkurmay Başkanlığı devir teslim töreninde gerekse Mullen’le yaptığı görüşme sonrasında, PKK ile mücadele konusunu gündeme getirerek ABD ile ilişkilerin “mükemmel” olduğunu belirtmiş ve bu ifadeyi kullanan ilk Genelkurmay Başkanı olma sıfatını kazanmıştır.

Büyükanıt döneminde parlatılan “ABD ile sıcak istihbarat” ve “PKK ile ortak mücadele” gibi hayalci stratejiler şimdi Başbuğ ile birlikte daha da ileri götürülmekte ve PKK ile mücadele adı altında Türk Ordusu’nun ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığının bir parçası haline getirilmesi planı hayata geçirilmektedir. Mullen’in ziyaretinin Türk Ordusu açısından bir başka önemi ise “Amerikan müttefikliği” stratejisinin Türk Ordusu’nu ABD-AKP ittifakının doğal bir bileşeni durumuna sokmasıdır.

Aciz ülke; Türkiye

ABD ve Rusya arasındaki emperyalist rekabetin sonucunda patlak veren Gürcistan krizi Türkiye’nin ulusal güvenliği ve geleceği açısından da çok vahim bir duruma işaret ediyor. Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi ile başlayan süreç aslında uzun bir süredir Türkiye’nin ulusal çıkarlarının hiçe sayıldığı ve bütün devlet politikalarının ortadan kaldırıldığı bir politik tercihin Türkiye’yi nereden nereye getirdiğinin de en açık kanıtı oldu.

AKP iktidarının altı yıllık dış politikası sonunda Türkiye artık aciz, kendi başına hareket edemeyen, kendi ulusal çıkarlarını savunacak güçten yoksun ve hem bölgesel hem de uluslararası güçlerin dikkate alma gereği bile duymadıkları bir ülke konumuna getirilmiş bulunuyor.

Türkiye, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana, cumhuriyetle birlikte hayata geçirilen milliyetçilik ve tam bağımsızlık esasına dayalı dış politika anlayışının yerine tümüyle teslimiyetçi ve Batı işbirlikçisi bir politikaya mahkum edilmiş durumda ve bu politika bugün Türkiye’yi tam anlamıyla bir felakete sürüklüyor.

AKP’nin teslimiyetçi çizgisi her şeyden önce Türkiye’nin caydırıcı bir güç olma özelliğini ortadan kaldırmıştır ve bu durum Türkiye’yi açık bir hedef haline getirmektedir. Türkiye yakın zamana kadar, yıllardır ulusal güvenliğini tehdit eden komşularına karşı, askeri üstünlüğünün de önüne geçen bir psikolojik üstünlüğe sahipti. Tam da bu nedenle 60 yıllık sağcı iktidarlar döneminde ilmek ilmek örülen “Amerikan müttefikliği” ve NATO konseptlerine rağmen Türkiye, düşmanları tarafından ne yapacağı yine de kestirilemeyen ve korkulan bir ülkeydi. Bunun en somut göstergelerinden birisi 1974’te Türkiye’nin artık, tam anlamıyla NATO’cu-Amerikancı bir yönelime girdi denilen bir zamanda gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekatı’ydı. Üstelik Kıbrıs Barış Harekâtı, ABD’nin her türlü tehditlerine ve müdahale sonrası uyguladığı ambargoya rağmen gerçekleştirilmişti.

Bugün “Amerikan müttefikliği” aldatmacasının yarattığı yıkım sayesinde bu etki tümüyle yok edilmiştir.

Amerikancılığın faturası: “Büyük Osmanlı” değil “Küçük Türkiye”

Bugün gelinen noktada AKP’nin uygulamaya çalıştığı dış politika Türkiye’nin ABD’nin talimatları doğrultusunda Amerikancı ittifak projelerinin içinde bir piyon olarak yer almasından başka bir şey değildir. Ermenistan’la ilişkiler, Kıbrıs meselesi, PKK terörü, Gürcistan krizi ve Kürt devleti gibi pek çok noktada sergilenen politik tutum da Türkiye’nin kendi çıkarlarının değil ABD çıkarlarının bir gereğidir.

Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyareti bu açıdan dikkatle değerlendirilmelidir. Bu ziyaretle Türkiye, ambargo kararı aldığı bir ülkeye uyguladığı ambargoyu fiilen delen ve üstelik adeta bu kararından dolayı özür dileyen bir noktaya kadar getirilmiştir. Oysa Ermenistan’la işbirliği yapmanın Türkiye’ye kazandıracağı hiçbir şey olmadığı gibi Ermenistan, Türkiye’ye yönelik her gelişmede de Türkiye’nin ulusal çıkarlarına düşman bir çizgi izlemektedir. Ermeni diasporasının faaliyetleri ise yıllardır bilinmektedir. Kaldı ki Ermenistan halen Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımayan ve Azerbaycan’ın dörtte birini işgal altında tutan bir tehdit konumundadır. Bütün bunlara rağmen Türkiye ABD’nin İran operasyonu öncesinde ve Rusya’ya karşı uygulamaya koyduğu Kürt-Ermeni-Yahudi Seddi’nin önemli bir bileşeni olan Ermenistan’la ilişki kurarak sadece ABD emperyalizminin bölgesel hakimiyetinin artmasına yardımcı olmaktadır.

ABD’nin AKP iktidarının arkasında bu denli kararlılıkla durmasının sebebi de böylelikle daha iyi anlaşılmaktadır.

Kıbrıs meselesinde de AKP’nin Amerikancı dış politikası yüzünden kırk yıllık Kıbrıs politikası çöpe atılmış ve Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki garantörlük hakları ve Türk Ordusu’nun Ada’daki varlığı tartışmaya açılmıştır. Gelinen noktada Kıbrıs Türkiye’den tümüyle koparak Akdeniz’de bir Amerikan üssüne dönüşmek üzeredir. Ancak bütün bunların dışında Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde hassasiyetle durmasının yegane sebeplerinden birisi olan Kıbrıs Türk halkının varlığı ve can güvenliği de tümüyle yok edilmek üzeredir. Kıbrıs’ın elden çıkmasının getirdiği stratejik zaafiyet ise Türkiye’nin Akdeniz’deki tüm etkinliğini kaybetmesiyle sonuçlanacak kadar büyüktür.

Türkiye’ye yönelik Batı tehdidinin giriş kapılarından biri olan Kıbrıs’ta verilen tavizler, Batıdan gelen tehdidin tümüyle Misak-ı Milli sınırlarına dayanması anlamına gelmektedir.

AKP’nin kukla Kürt devleti konusunda attığı adımlar ise Türkiye’nin ulusal güvenlik siyasetinin bel kemiğini oluşturan Kürt meselesinde ve otuz yıldır süren terörle mücadele politikasında en başa dönülmesine yol açmıştır. Türkiye bugün, daha yakın zamana kadar savaş nedeni saydığı Kürt devleti’yle diplomatik ilişki kurmakta ve kukla devleti fiilen tanımaktadır. Abdullah Gül’ün bu tehdide rağmen Talabani’ye “geçmiş olsun kardeşim” mesajları göndermesi Irak’taki fiili durumun resmen kabul edildiğini göstermektedir.

Bunun Türkiye açısından yarattığı başlıca tehlike ise PKK terörünün ve Kürt bölücülüğünün siyasallaşarak güç kazanmasıdır. Kürtçe eğitim ve yayından, PKK’nın siyasallaştırılmasına kadar demokratikleşme adı altında yapılan düzenlemelerle terör artık sadece askeri bir tehdit değil, engellenemez bir sosyal tehdit haline gelmiştir.

ABD yakın dönemde Büyük Ortadoğu Projesi içinde kurmaya çalıştığı Kürt devleti için İran’a saldırdığında AKP’nin İran operasyonuna destek vermesi de neredeyse kaçınılmaz görünmektedir.

Bütün bu Amerikancı tercihlerin Türkiye için anlamı ise Türkiye etrafındaki ABD kuşatmasının çok daha güçlenmesidir. Türkiye, ABD ile ittifak çizgisi izleyerek ABD’nin hedefi olmaktan kurtulacağı gibi bir yanılgı içindedir. Oysa, Irak’tan sonra İran’a girecek ABD’nin yeni hedefi kaçınılmaz olarak Türkiye olacaktır. Amerikan işbirlikçiliği ise Türkiye’yi kurtaracak değil tam tersine Türkiye’yi ABD karşısında daha da savunmasız bırakacak bir sürecin önünü açmaktadır sadece. Bugün Amerikancılığı hâlâ bir seçenek olarak sunmaya çalışanlara karşı sadece AKP’nin Türkiye’yi getirdiği bu aciz ve zavallı pozisyonu göstermek bile yeterlidir aslında.

Öyle ki Kafkaslar’daki kriz başladığında “Kafkas İstikrar Platformu” gibi komik önerilerde bulunan AKP iktidarı kendi yandaşları tarafından bile gülünç bulunmuştu. Zira AKP iktidarı altında Türkiye, bırakın kabul edilebilir bir öneri yapmayı artık ne dediği bile önemsenmeyen bir ülke haline getirilmiştir. Bu “Büyük Osmanlı” vaat ederken sadece küçük bir Türkiye yaratan AKP’nin Amerikancı dış politikasının sonucudur.

ABD ittifakı Türkiye için bir numaralı tehdit

ABD savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkması ile başlayan süreç ise Türkiye açısından pek çok tehlikeyi beraberinde getirmektedir.

ABD, Rusya ile olan paylaşım mücadelesi içinde Türkiye üzerindeki egemenliğini ve tehdit gücünü kullanarak Karadeniz’e giriş yapmıştır.

Ancak Karadeniz’deki ABD varlığı sadece Montrö sözleşmesinin delinmesi açısından değerlendirilmemelidir. Montrö zaten onu yaratan milliyetçi dış politikanın terk edildiği günden beri fiilen yok edilmiştir.

Ama bunun ötesinde bir başka tehlike vardır ki o da ABD’nin bugüne kadar gerek Ortadoğu gerekse Kafkaslara müdahale için egemenlik kurmak istediği, fakat bunu başaramadığı tek yer olan Karadeniz’e sürekli bir biçimde yerleşmesidir. ABD Genelkurmay Başkanı Mullen de zaten “ABD gemilerinin Karadeniz’de sürekli olarak kalacağını” açıklamış durumda.

Karadeniz’deki bu ABD varlığı ise tıpkı Çekiç Güç’ün bir zamanlar kısa süreliğine diyerek Türkiye topraklarına yerleşip uzun yıllar çıkmaması örneğinde olduğu gibi, uzun vadeli bir işgal durumu yaratmaktadır.

Çekiç Güç’ün Türkiye’ye hediyesi kukla Kürt devleti ve PKK’nın yeniden diriltilmesi olmuştur. Karadeniz’deki ABD varlığı da bugün bu ölçüde büyük bir tehlike yaratmaktadır. ABD Irak tezkeresi öncesinde talep ettiği Karadeniz’de üs isteğini şimdi fiili durum yaratarak gerçekleştirmektedir.

Bu durumsa Türkiye açısından ikili bir tehdit yaratmaktadır. Birincisi, Türkiye ABD’nin savaş tamtamları yüzünden Rusya ile karşı karşıya gelebilir. Zira Rusya, Karadeniz’i ABD’ye açtığı için Türkiye’yi açıkça suçlamaktadır. ABD’nin Karadeniz’de NATO üyesi 7 ülke ile gerçekleştirdiği gövde gösterisi amaçlı tatbikat bu nedenle hem bu gerginliği körüklemekte hem de Türkiye’nin Boğazlar ve Karadeniz’deki etkinliğinin tümüyle ABD’ye geçtiği mesajını vermektedir.

Ancak bu tatbikat ya da sonrasında gelişebilecek olası bir çatışmada ABD’nin kendi sebep olduğu bu durum karşısında Türkiye’ye yardım etmesi gibi bir durumun söz konusu olacağını beklemek de saflığın ötesinde bir iyimserlik olacaktır. Dolayısıyla Türkiye ABD’nin Karadeniz’e yerleşmesine seyirci kalarak aslında kendisini hedef haline getiren bir taviz vermiştir.

Karadeniz’deki ABD varlığının yarattığı esas tehlike ise Türkiye’nin ABD tarafından Karadeniz’den kuşatılmasıdır. Doğu’da Ermenistan ve Kürt Devleti, Batıda Yunanistan, Güney’de ise Kıbrıs üzerinden gerçekleşen Türkiye üzerindeki ABD kuşatması, Karadeniz’in de ABD egemenliğine geçmesiyle birlikte tamamlanmış olmaktadır.

Böylelikle “ABD müttefikliği” denilen ucube ulusal güvenlik siyaseti, Türkiye için bir numaralı tehdit haline gelmiş olmaktadır.

Başbuğ dönemi; ABD-AKP-Ordu ittifakına doğru mu?

Türkiye’nin ABD ittifakına tümüyle dahil edilmesinde en önemli nokta ise Türk Ordusu’nun Amerikancı ve NATO’cu bir yönelime sokulması olacaktır.

Türk Ordusu neredeyse altmış yıldır NATO üyesi bir ordu olmasına rağmen hiçbir zaman NATO’nun ve ABD’nin jandarması olmamıştır. Türk Ordusu NATO ve BM gibi uluslararası kurumlar aracılığıyla ABD’nin istediği pek çok ülkede askeri güç olarak bulunmasına rağmen NATO stratejisi içinde her zaman önemli bir tehdit olarak tanımlanmıştır. Türkiye üzerindeki ABD-NATO kıskacında Türkiye’nin güvenlik sübabı ve ABD için caydırıcı tek güç de hep Türk Ordusu olmuştur. Öyle ki Özal gibi en Amerikancı iktidarların işbaşında bulunduğu bir dönemde bile Türk Ordusu ABD’nin Irak’ı işgal senaryosuna dahil olmamış ve dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın istifası ile Türkiye Körfez Savaşı’ndan uzak tutulmuştur.

İlker Başbuğ’un üç haftalık Genelkurmay Başkanlığı dönemi ise Türk Ordusu’nun bu tarihsel duruşunun tümüyle geri plana atılacağının sinyallerini vermektedir.

Türkiye, altmış yıllık sağ iktidarlar yönetiminde her dönem ABD’nin bölgesel çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir. AKP iktidarı da bu Amerikancılığın zirve noktasıdır. Ancak Amerikancı sağ iktidarların yarattığı her türlü tehdide rağmen Türk Milletinin ve Türk vatanının çıkarlarını en son noktada bile olsa savunacak bir ordu kademesi her dönem bir sigorta olarak görülebilmiştir. Bugünse Türk Ordusu bu Amerikancı yönelimin bir dişlisi konumuna getirilerek tümüyle teslim alınmak istenmektedir. Geçtiğimiz hafta içinde Türkiye’ye gelen ve Tayyip, Gül ve Başbuğ’la görüşen ABD Genelkurmay başkanı Mullen’in özellikle Başbuğ ile yaptığı uzun görüşme ve sonrasında yapılan açıklamalar bu tehlikenin boyutlarına işaret etmektedir.

İlker Başbuğ, gerek Genelkurmay Başkanlığı devir teslim töreninde gerekse Mullen’le yaptığı görüşme sonrasında, PKK ile mücadele konusunu gündeme getirerek ABD ile ilişkilerin “mükemmel” olduğunu belirtmiş ve bu ifadeyi kullanan ilk Genelkurmay Başkanı olma sıfatını kazanmıştır. Oysa bırakın Büyükanıt dönemini, Hilmi Özkök döneminde bile Kuzey Irak’ta ABD ile karşı karşıya gelmenin bir tehlike olduğu tespit edilmiş, “kötünün kötüsü”nden kaçınmak için de geri adım atma siyaseti önerilmiştir. Tarih, Özkök’ün bu tercihinin sonuçlarını elbette yazacaktır.

Başbuğ ise Özkök döneminin bile gerisine düşmekte ve hem K.Irak’taki Kürt devletine karşı çıkmamakta hem de “PKK ile mücadele” adı altında ABD ile işbirliği yapılacağını ve NATO ile ilişkilerin daha da geliştirileceğini söylemektedir.

Büyükanıt döneminde parlatılan “ABD ile sıcak istihbarat” ve “PKK ile ortak mücadele” gibi hayalci stratejiler şimdi Başbuğ ile birlikte daha da ileri götürülmekte ve PKK ile mücadele adı altında Türk Ordusu’nun ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığının bir parçası haline getirilmesi planı hayata geçirilmektedir.

Ancak Başbuğ’un ilk ziyaretini tıpkı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra olduğu gibi Güneydoğu’ya yapmasını ve burada verdiği mesajları değerlendirdiğimizde, sıkça tekrarlanan bu terörle mücadele stratejisinin Abdullah Gül ve AKP’nin “terörle mücadele”sinden ne farkı bulunduğu sorusu da akla takılmaktadır.

Başbuğ’un Güneydoğu ziyaretinde yaptığı “barışçı” açıklamaların hemen ardından gelen Barzani’nin “Kerkük Kürt şehridir” şeklindeki küstah açıklamasının zamanlaması ise herhalde sadece tesadüf olmalı!

Mullen’in ziyaretinin Türk Ordusu açısından bir başka önemi ise “Amerikan müttefikliği” stratejisinin Türk Ordusu’nu ABD-AKP ittifakının doğal bir bileşeni durumuna sokmasıdır. ABD’nin Türkiye için yeni dönem planı ABD-AKP-Ordu ittifakıdır.

Bundan önce, sağcı iktidarlarla ABD arasındaki işbirliği mekanizması içinde Türk Ordusu sağ iktidarlar aracılığıyla ABD planlarına dahil edilir, ama buna rağmen PKK meselesi başta olmak üzere, Türk Ordusu her platformda ABD ve Batılı ülkelerin Türkiye üzerindeki emellerinden açıkça bahsederdi. Bugünse ABD, Türk tarihinin en Amerikancı iktidarı görevdeyken AKP üzerinden değil doğrudan Türk Ordusu ile işbirliği içine girmektedir ki bu bile Başbuğ döneminin neler getireceğini göstermektedir. Türk Ordusu da Başbuğ’un yönetiminde Doğan Güreş dönemine geri dönmek üzeredir.

Ancak unutulmaması gereken şudur; Türkiye’nin başbakanı artık Tansu Çiller değil, Tayyip Erdoğan’dır. Dolayısıyla Ordu’daki bu dönüşüm Türkiye için felaket senaryosu demektir ve ne yazık ki süreç bu yönde ilerlemektedir.

ABD-AKP ittifakına dahil olan bir ordunun koşar adım Kürt-İslamcı bir faşizme giden bir Türkiye’de nasıl bir rol oynayabileceğini ise tahmin etmek bile istemiyoruz. O nedenle, Türkiye’ye bugün dış politika seçeneği olarak sunulan “Amerikan müttefikliği” içinde, Türkiye ancak küçülmüş ve rejimi değişmiş bir ülke olabilir.

Amerikancı seçenek Türkiye’nin intihârıdır

Kafkaslar’da başlayan emperyalistler arası mücadele içinde Türkiye’ye önerilen mandacı siyasetlerin gösterdiği gerçek; Atatürk’ün başı dik ve tam bağımsız Türkiyesi’nin artık yıkılma noktasına getirildiğidir. İster Amerikancılık, ister Avrasyacılık adı altında olsun, emperyalist paylaşım mücadelesi içinde hangi mandacı tercih söz konusu olursa olsun Türkiye, kaçınılmaz olarak kaybedecek bir ülke konumundadır.

Türkiye 1919’da emperyalist güçlere dayanarak ayakta kalmaya dayalı mandacı stratejilerin elinde parçalanmaya giderken bugün bu stratejileri öneren bütün mandacı kuvvetleri yalnızca ihanetleriyle hatırlıyor.

Seksen yıl sonra Türkiye’nin egemen güçleri yine mandacı çözümlerle Türkiye’yi ABD ittifakının peşinde intihara sürüklemektedirler.

Türk milleti ise intihar seçeneğini değil, 1919’da olduğu gibi direnişi ve dirilişi seçecektir.

Türkiye’yi intihara sürükleyen Amerikancılığa karşı çıkmak bu diriliş sürecinin ilk adımı olacaktır.

Türkiye, Amerikancı stratejilerin iflas ettiği noktada yönünü yeniden Atatürk’ün tam bağımsızlık politikasına çevirecektir.

Kurtuluş oradadır.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe