| Özgür Erdem |
Külhanbeyi misin başbakan mı?
Külhanbeyiyle Külhanbeyiyle başbakan arasında ne fark vardır? Külhanbeyi bağırarak konuşur. Ne kadar çok bağırırsa o kadar etkili olduğunu düşünür. Hatta naralar atar. Peki ya Başbakan? Külhanbeyi rakibini “erkeksen dışarı çık hesaplaşalım” diye tehdit eder. Peki ya Başbakan? Külhanbeyi korkutmak istediklerine “bir hafta süre verir.” O süre içinde istediği yapılmazsa neler yapacağı ise görülecektir... Peki ya Başbakan? Külhanbeyi bağırıp çağırırken, “aslanım be kim tutar seni” diyen şakşakçılarını çok sever. Peki ya Başbakan? Bu karşılaştırma nereden mi aklımıza geldi? Yanlış anlaşılmasın, “Büyük Diktatör” filminden... Chaplin’in Hitler’le dalga geçtiği filmi izledik de... Filmde Diktatör sinirlenince kendini kaybeder, sesini yükseltmeye başlar. Ne kadar çok bağırırsa o kadar etkili olduğunu düşünür. Hele hele kalabalıklara karşı konuşurken daha da çok bağırır, daha da etkili olduğunu sanır. Ancak filmin en komik tarafı, diktatör, çok fazla sinirlendiğinde, saçma sapan kendine özgü bir dille konuşmaya başlar. Kimse anlamaz ne dediğini. Ama ne dediğinin önemi de yoktur. Önemli olan sinirli olduğunu görmek ve ayağını denk almaktır. Tüm faşist liderlerin karakteri aynı mı, sizce? Faşist liderler çok güçlü olduklarını sanırlar. O yüzden, kimi insanların güçlerinin farkında olmaması onları çıldırtır. Birileri onlara karşı çıktı mı, ya da aman dilemedi mi kendilerinden geçerler. Chaplin’in filmindeki diktatör de o karakterdedir. Hadi biz “Büyük Diktatör” filmini izledik diyelim. Türkiye ise başka bir film izliyor. Bu ülkenin Başbakanı her gün çıkıp kendini eleştiren medya organları, muhalefet liderleri, yazarları, çizerler hakkında “ileri geri” konuşuyor. Tabirimizi maruz görün. Gerçekten de “ileri geri” konuşuyor. Türkiye’nin izlediği şu “Büyük Diktatör” filmine bir bakalım. Ama bu film bir komedi değil, en az Frankenştayn kadar korkutucu. Sonuçta Charlie Chaplin bir komedyendi. Tayyip Erdoğan ise bir başbakan... “Türkiye’nin en meşru Başbakanıyım” Türkiye aslında bu filmi 3 Kasım’dan beri izliyor. Kendisini eleştiren çiftçiye “ananı da al git” diyen kimdi? “Yeter artık” diyen şehit yakınlarına “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diyen kimdi? Halbuki bu sözlerin sahibine sorsanız, bu sözleri söylemek için milletten yetki almıştır. Zaten Tayyip’i tehlikeli kılan da bu garip meşruluk anlayışı. Tarih 6 Eylül Cumartesi. Tayyip, Suriye gezisinin ardından Türkiye’ye dönerken gazetecilerle sohbet ediyor. Doğal olarak gündemde Gül’ün Ermenistan ziyareti var. Tayyip ziyareti eleştiren CHP’ye yanıt veriyor: “Demokrasilerde meşruiyetin temelinde halk vardır. Kararı halk verir. Meşruiyeti tayin yetkisi CHP’ye ait değildir!.. CHP’nin meşruiyeti 22 Temmuz seçimlerinde, o da ancak DSP’nin desteğiyle %20’yi bile bulamadı. AKP’nin meşruiyeti ise %47. 2009 yerel seçimleri bu tartışmalara en güzel cevap olacaktır.” Tayyip’in bütün muhalefeti tehdit eden açıklamaları bu tonda başladı. Bundan sonra söyleyecekleriyle karşılaştırıldığında oldukça yumuşak bile sayılır. Ancak içerik açısından belki de en tehlikelisi. Çünkü Tayyip aldığı %47 oy ile çok meşru olduğunu düşünüyor ve istediği her şeyi yapabileceğini sanıyor. Tam faşist kafa. %47 oy almış ve Türkiye’nin “en meşru gücü” olmuş AKP’nin eleştirilmesine katlanamıyor. Ve iktidara ya da partisine yönelik her tür eleştiriyi bir iftira ve yıpratma kampanyasının parçası olarak değerlendirip çok sinirleniyor. Baykal’a salvolar: “Aynaya bakıyor öyle konuşuyor” Eleştirilmeyi hiçbir şekilde hazmedemeyen Tayyip herhalde kendisini en çok AKP kongrelerinde rahat hissediyor. İlk saldırı Şam’dan döndükten hemen sonra 7 Eylül’de İstanbul Güngören’deki ilçe kongresinde gerçekleşiyor. Tayyip’in hedefinde Gül’ün Ermenistan’a gidişini eleştiren Baykal var. Baykal’ın “Bari gidip soykırım anıtına çelenk koysunlar” açıklamasına çok sinirlenmiş: “Cumhurbaşkanı nereye çelenk konulacağını Baykal’dan öğrenecek değil. Benim ülkemin Cumhurbaşkanı için bu yakıştırmayı hoş bulmam. Çok çirkin. Kendi ülkesinin cumhurbaşkanının nereye çelenk koyacağını, nereye koymayacağını çok iyi bildiği halde, böyle bir ifadeyi kullanmasını bizim doğru bulmamız, sessiz kalmamız mümkün değil. Cumhurbaşkanımız nereye çelenk koyacağını, nereye koymayacağını en az Baykal kadar çok iyi bilir. Onun tavsiyesine ihtiyacı yok.” “Ne yapacağımızı sizden öğrenecek değiliz,” Bu sözleri bir iktidar partisi muhalefet partisine söylüyor. Faşist zihniyetin güzel bir göstergesi. Bu mantıkla AKP’yi hiçbir şekilde eleştiremezsiniz. Ne yani, Tayyip sizden mi öğrenecek ne yapacağını? Madem Baykal’ın tavsiyesine ihtiyacınız yok, kaldırın muhalefet partilerini, rahat rahat yönetin ülkenizi! Bu sözleri kongredeki delegeler tarafından alkışlarla karşılanan Tayyip bir anda kendinden geçiyor. Ve olayı Baykal’ın karakterine kadar getiriyor. “Bu, Deniz Baykal’ın karakterini, kimliğini gösteriyor. Biz onun cemaziyelevvelini çok iyi biliriz.” Tayyip daha da coşuyor: “Herhalde aynaya bakıyor kendisi, öyle konuşuyor.” Hani çocuklar yapar ya... Kendisiyle dalga geçen büyüklerinin lafının altında kalınca çocukça yanıt verir: “Asıl sensin. Aynaya bir bak.” “Vur vur inlesin, Aydın Doğan dinlesin” Mussolini’nin ünlü bir Roma konuşması vardır. Bir milyona yakın insana seslenen Mussolini, söyledikleri kalabalık tarafından onaylandıkça kendinden geçerek “vurur da vurur”. Bir benzerini Hitler’de de görmek mümkündür. Faşist liderler kendilerini en çok partilerinin kongrelerinde güçlü hissederler. Çünkü söylemleri büyük tezahüratlar ve alkışlarla desteklenir. Sonuna kadar “meşru”durlar yani... Güngören’deki parti kongresinde de benzer bir “faşist” hava hakim. Tayyip “düşmanlarını” bir bir eleştiriyor. Bağıra çağıra yeri göğü inletiyor. Ve parti üyelerinin coşkun tezahüratlarıyla kendinden geçiyor. Önce Almanya’daki Deniz Feneri soruşturmasını manşetlerine taşıyan Aydın Doğan grubunu hedef alıyor: “Bunu hangi yüzle, hangi anlayışla söylüyorsun? Türkiye Cumhuriyeti Başbakınanı nasıl olur da böyle çamur atmaya yeltenirsin? Kusura bakma Aydın Doğan, sen bu çamurları kabullenebilirsin ama biz kabullenemeyiz.” Anlamak mümkün değil gerçekten. Tayyip’in başında bulunduğu bir parti nasıl yolsuzlukla suçlanabilir? Bu arada bütün salon AKP’lilerin sloganlarıyla inliyor: “Vur vur inlesin, Aydın Doğan dinlesin.” Ve Tayyip kendinden geçiyor. Ceketini çıkarıyor... Ve kalabalığın sloganlarına katılıyor: “Duyacak kulağı varsa dinler, yoksa nasıl dinleyecek. Bir taraftan bana iyi niyet elçileri göndereceksin, ondan sonra her türlü iftiraları şahsıma, aileme, partime yapacaksın. Ondan sonra da Tayyip Erdoğan çok sinirli diyeceksin.” Tayyip hem avukat, hem savcı hem de yargıç Tayyip, konuyu bir süredir gazetelere haber olmuş “Gaziantep’teki yolsuzluklara” getiriyor: “Artık yetti. Bunu Aydın Doğan Grubu üstlenmiş vaziyette. Şimdi diyecek ki: ‘Başbakan grubumu hedef gösterdi.’ Sen AKP’yi hedef göstereceksin olacak, Başbakan partisine saldıran gazeteye yanıt verdiğinde olmayacak. Bal gibi de olur.” Dedik ya, Tayyip’in başında olduğu parti hakkında hiçbir yolsuzluk iddiasında bulunulamaz. Çünkü Tayyip bunu hedef gösterilmek olarak görüyor. Eleştirilmek, hakkında iddia ortaya atmak hedef göstermek demektir o faşist mantıkta. Devam ediyor Tayyip: “Kimse AKP’ye yolsuzluk çamurunu atamaz. Yolsuzluk çamurunu atanlar kendileri o çamurun içinde boğulur. Bugüne kadar atanlar da aynen bu şekilde boğulmuştur.” Ve yolsuzluk iddialarının nasıl boşa çıktığını anlatıyor: “İki gündür Gaziantep ile uğraşıyor Doğan Grubu. Gaziantep’te yolsuzluk varmış. Bizzat kendim inceledim. İncelemelerim neticesinde olayın gazetelerinde anlatıldığı gibi olmadığını gördüm. Belgelerini belediye başkanımdan aldım.” Tabii ya… Bu ülkenin tek hakimi Tayyip’tir. “Hakim”i burada “egemen olmak” anlamında değil, “yargıç” anlamında kullanıyoruz. Tayyip incelemiş belgeleri, bir yolsuzluk görememiş. Bir yolsuzluk olduğunu düşünüyorsan önce Tayyip’i ikna edeceksin. Yani Tayyip hem savcı, hem yargıç, hem de avukat. Gaziantep’teki belediye başkanını savunur, avukattır çünkü. Yolsuzluk olduğu iddia edilen belgeleri inceler ve bir sorun olmadığına kanaat getirir. Takipsizlik kararı veren bir savcıdır yani. Ve yargıçtır. Kararını verir: “Başkanım suçsuz.” Tayyip’e karşı çıkan çılgındır, tetikçidir, iftiracıdır, utanmazdır, ahlaksızdır... Peki Tayyip’in kararını kabul etmeyenler?.. Olabilemez öyle bir şey! Çünkü Tayyip “meşru”luğunu halktan almıştır. Tayyip’e göre kendisini eleştirenler... Çılgındır… “Bu kervan yolda aynı kararlılıkla yürür. Açık ve net olarak söylüyorum; AKP bundan önceki alışılmış siyasi partilerden değildir. Tayyip Erdoğan da o alışılmış başbakanlardan biri değil. Onlar Aydın Doğan ile pazarlığa oturmuş olabilirler. Tayyip Erdoğan’ı bu pazarlığa oturtamadıkları için bu çılgınlıkları yapıyorsun. Şu ana kadar bütün kampanyaların arkasında yatan gerçek budur.” Tetikçidir... “Sadece bu değil, daha önce desteklediği gazeteleri hangi metod ile destekliyor, onları da duyacaksınız. Sonra o gazeteler ileri nasıl kendisine tetikçilik yapıyor, onları da duyacaksınız. Sonra o gazeteler ileride nasıl kendisine tetikçilik yapıyor, onları da duyacaksınız.” Utanmazdır… “Son günlerde bu çalışmaları yürütürken bu tabloya rağmen bir medya grubunun yaptığı gibi utanmadan sıkılmadan, bu çalışmaları yürüten iktidara karşı, yolsuzluk yakıştırması yapan medya grubu, acaba gelip benim belediye başkanımla oturup konuştu mu? Ondan bilginin gerçeğini aldı mı?” İftiracıdır… “Onların mantığında, onların anlayışında iftira var. Tutmasa da iz bırakır mantığı yatıyor. Bugüne kadar böyle geldiler, böyle yürüteceklerini zannediyorlar. Bugüne kadar kervanı böyle götürdünüz ama bundan sonra götüremeyeceksiniz.” Ahlaksızdır… “Başbakan Erdoğan, Deniz Feneri’nden para mı almıştır? Eğer bunu ispat edemezseniz ahlaki değerler noktasında nasibini almamış birisisiniz. Erdoğan ne böyle bir para almıştır, ne böyle bir paranın sahibiyle tanışmıştır. Asla!” “Haftaya yine İstanbul’dayım, erkeksen gel” Tayyip, henüz Aydın Doğan’ın en büyük suçunu söylememiştir: “Bu iftira kampanyasını Doğan Medya Grubu, açık söylüyorum, Aydın Doğan Grubu üstlenmiş vaziyette. CHP’yle beraber bu kampanyayı sürdürüyor.” Bak sen… Nasıl olur da bir yayın organı, muhalefet partisiyle aynı söylemleri kullanabilir? Demokrasilerde olabilir mi böyle şey? Gören de Aydın Doğan PKK’yla birlikte hareket ediyor sanır. Bu duruma çok içerleyen Tayyip, rakiplerine meydan okur: “Sizin bu telaşınız niye? Bu saldırganlığınızın arkasına ne var? Siz asıl onu söyleyin, onu açıklayın. Bunun altında bir şey muhakkak var. Açıklamadığınız bir şey var. Bunu ben biliyorum da siz açıklayın. Açıklayın bunu. Bir hafta süre.” Evet Tayyip, Aydın Doğan hakkında birtakım gizli şeyler açıklayacaktır. Ve bir hafta süre verir. Peki insan sormaz mı, sen Başbakansın. Bütün yetkiler sende. Madem bildiğin birtakım gizli şeyler var. Niye savcılığa başvurmazsın? Başbakan tehdit eder mi? Yakışıyor mu bir başbakana? “Önümüzdeki hafta sonu kongreler için gene İstanbul’dayım. Açıkladın, açıkladın, açıklamadım ben açıklayacağım.” Yani diyor ki, haftaya yine geliyorum İstanbul’a, erkeksen çık karşıma... Eh, bu söylem kime yakışır sorarız… Bu açıklamayı Bayrampaşa ilçe kongresinde yapıyor. İlçe ilçe dolaşıp parti kongrelerinden güç alıyor anlayacağınız. “Hadlerini bildireceğiz” Birkaç gün sonra, Kadıköy’de bu sefer bir ilçe kongresine değil ama, partisinin düzenlediği bir iftar yemeğine katılıyor Tayyip. Önce sakin başlıyor konuşmasına.: “Bizim kavgayla, dövüşle, çatışmayla asla işimiz olmadı, bundan sonra da olmayacak. Bizi çatışma minderine, kavga minderine çekmek isteyenler oldu.” Ama dayanamıyor sonra. Tabii iftar yemeğine katılan AKP’lilerin kendisini desteklemesinden etkileniyor, “meşru”luğunun kaynağı milletini karşısında görünce dayanamıyor. Düşmanları onu haksızca eleştirecek, o da sessiz mi kalacak. Hadlerini bildirecek tabii ki: “Asla aldırmayacağız. Gülüp geçeceğiz, ama hadlerini de bildireceğiz. Öyle bir yanağa atsın bir tokat, öbürünü çevir, yok öyle bir şey. Bizim kültürümüzde de yok.” Aklını kendine sakla... Tayyip, konuşmasında son dönemin ünlü konusu “mahalle baskısı”na da değinmeden geçemiyor. Kadıköy’de Moda’da belediyeye bağlı bir lokantada içki satışının sona ermesinin protesto edilmesine anlam veremiyor Tayyip. Hele hele bu protestoların gazetelere yansımasına: “Kardeşim, vatandaşın bir kısmı içiyor mu? Buyursun içsin, ama bir kısmı içmiyorsa, bırak da o da içmesin. Mahalle baskısı deniliyor ya asıl mahalle baskısı bu ülkede ‘ben içmiyorum kardeşim, sen buyur iç’ bu anlayışı sürdürenlere bunlara yapılıyor mahalle baskısı. Mecbur muyum sen tokuşturuyorsun diye tokuşturmaya?” Bu ülkede oruç tutanlara mı, tutmayanlara mı mahalle baskısı var tartışmasına girmeyeceğiz. Ramazan’da içki içenlere mi içmeyenlere mi baskı olduğunu da es geçelim. Bizi ilgilendiren Tayyip’in konuşmasının şu son cümleleri: “Köşesinden akıl veriyor. O aklını sen kendine sakla.” Kendisini eleştiren bir köşe yazarına böyle saldırıyor Tayyip... “Vurdukça güçleniyoruz” Türkiye bir hafta boyunca soluğunu tutup Tayyip’in verdiği sürenin dolmasını bekledi. Meydan okumuştu ya. 13 Eylül’de Beyoğlu ilçe kongresinde, 14’ünde ise Şişli’de pek gizli bir şey açıklamadı ama saldırılarına devam etti Tayyip: “Yine aynı grubun yayın organında o da şu. Diyor ki, ‘Efendim, Alman makamlarına baskı yapmış, lafa bak.” Sen misin başbakan aleyhinde haber yapan. Bak Tayyip nasıl da cevabı yapıştırıyor: “Lafa bak!” Devam edelim: “Hak yerini er geç bulacak. Vurdukça güçleniyoruz. Onlar bize iftira atıyor, biz güçleniyoruz.” Tam bir faşist zihniyet örneği. “Üstü şişhane altı kaval” Ancak bununla da yetinmiyor Tayyip. Şişli ve Beyoğlu’nda yaptığı konuşmasından birkaç parça aktaralım: “Bunlar ne garip insanlar ya, anlamak mümkün değil. Üstü şişhane altı kaval.” Muhalefeti “garip olmakla” suçlayan Tayyip bir de yerin kulağı var diye tehdit ediyor: “Onların aracısı olarak bize gelip bir şeyler anlatıyorlar. Yerin kulağı var. ‘Söylediklerinizi duyuyoruz’ diye takılıyoruz. Onlar da cevap veriyor: ‘bizi de mi takibe aldınız’. Kimin kimi takibe aldığı belli.” Tayyip, Aydın Doğan’a “ispatlamazsan ahlaksızsın” demişti. CHP’ye ise daha ağır konuşuyor: “CHP’ye de sesleniyorum. Şıracı bozacı tezgahını çalıştırmaya başladılar.” Demek istediği CHP ile Aydın Doğan’ın aynı iddiaları seslendirmesi. “Kalkıyor benim genel başkan yardımcıma laf atıyor. Yok eroin esrar kaçakçılığına bulaştırıyor.” Sen nasıl Tayyip’in yardımcısı hakkında iddia ortaya atarsın! “Bunu ispat edemeyen alçaktır, şerefsizdir, müfteridir.” İşte böyle yanıtını alırsın! Sen kimsin de bana ültimatom çekiyorsun! Tayyip’in Doğan Medya Grubu’na yönelik saldırılarına Uluslararası Basın Enstitüsü’nden (IPI) kınama geliyor. Ve bu kınama da parti kongresinde yanıtını alıyor Tayyip’ten: “Bugün de üyesi oldukları basın kuruluşu, ültimatom çekmiş bana, kimsin de ültimatom çekiyorsun bana. Ben ne konuşuyorum ona bak. İyi izle. Siyaseti susturmak isteyenlere gereken cevabı veriyoruz sen de nasibini al” Tayyip tam bunları söylerken Kongre’den sloganlar haykırılıyor: “Kıskananlar çatlasın.” Ve yanıt veriyor Tayyip sloganlara: “Kıskananlar çatlamasın, onlar da bir gün lazım olacak.” Bütün medya özgür olacak! Peki kendisini bu kadar eleştiren medyaya böyle yüklenen Tayyip, hiç mi gazete okumaz. Beğendiği hiç mi yazar, çizer yoktur? Vardır tabii: “Türkiye’de Doğan grubunun sindiremediği bağımsız gazete ve televizyonlar bulunuyor. Allahtan bunlar var, millet gerçekleri öğreniyor. Sindiremedikleri gruplara da yandaş medya diyorlar. Allahtan özgür medya var da şıracı-bozacı tezgahı bozuluyor.” Tabii Tayyip, bir dönem kendisine muhalif olan, sonra devletin el koyduğu ve AKP’li holdinglere sattığı medyadan bahsediyor: Star ve Sabah gazeteleri. Tayyip aslında basını özgürleştiriyormuş da haberimiz yokmuş. Herhalde yakında Hürriyet’i de, Milliyet’i de, Vatan’ı da diğer Aydın Doğan gazetelerini de özgürleştirecek. Aklımıza nedense Nazi toplama kamplarında yazılı sloganlar geldi: “Çalışmak özgürleştirir.” Naziler de toplama kamplarında gaz odalarında öldürdüğü 6 milyon insanı özgürleştirdiğini savunuyordu. Kalsın, öyle özgürlük bize göre değil... Bize Atatürk’ün tarif ettiği özgürlük yaraşır: “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir.”
|