22.09.2008/Sayı:205
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Başyazı Gökçe Fırat

Atatürkçülük ve Sosyalizm

Karl Marks

Mustafa Kemal Atatürk

68 yılında sosyalistler hem laiklik hem de milliyetçilik mücadelesinin içindeydi. Bu noktada onların Marksist-Leninistlikleri ile Atatürkçülükleri çatışmıyordu. Fakat henüz erken bir dönemdi. O dönemde milliyetçi bir sosyalist teoriye kapı açılsa ve Atatürkçülüğün aslında aranılan sosyalizmin bir adım gerisi değil ta kendisi olduğu anlaşılabilse Türkiye 40 yılını kaybetmezdi.

Komünist Manifesto’dan
160 yıl sonra Marksizm

1968’in üzerinden 40 yıl geçmiş. Türk Devrimi’nin başlangıç tarihi diyebileceğimiz 1919’un üzerindense 80 yıl. Biraz daha geriye gidersek, Marksizmin doğuşu sayabileceğimiz Komünist Manifesto’nun yayınlanışının üzerindense 160 yıl.

Marks’tan yola çıkan tüm sosyalist devrimler birer birer yıkılmış, geriye bir tek Atatürk’ün Cumhuriyeti ayakta kalmış. Ama o Cumhuriyet’ten de geriye kalanın ne olduğu ortada...

Tabii önemli olan geçmişe bakıp hatırlamak değil, geçmişten geleceğe bir yol çıkarabilmek. Tarihi bu şekilde değerlendirdiğimizde Atatürkçülük ve Sosyalizmi nasıl algılamamız gerekir? Atatürkçülükle Sosyalizm arasında ne gibi bir fark vardır, hangi noktalarda buluşur, hangi noktalarda ayrışırlar?

Bu soru Türk Solu’nun tarihinde önemli bir tartışma konusu olagelmiş hep. Özellikle 68’den sonra çokça tartışılmış, Sol içindeki ayrışmaların temel nedeni olmuştur. Bu yazımızda bu soruya bir cevap bulmaya çalışırken aynı zamanda bu tartışmayı bir nihayete erdirmeye çalışacağız.

Sosyalizm antikapitalizmin genel adıdır. Ama elbette farklı farklı sosyalist görüşler mevcuttur. Fakat Marks’ın Komünist Manifestosu’nun yayınlanışı ile birlikte diğer sosyalist görüşler gittikçe zayıflamış Marksizmse sosyalizmin tek adresi haline gelmiştir.

Marks’ı çıkarttığınızda geriye sosyalizm tarihi olarak da, sosyalizm teorisi olarak da çok bir şey kalmaz açıkçası. Marks’ın yarattığı ideolojinin gücünü bu noktada teslim etmek gerekir. Kendinden önceki hiçbir ideoloğun yapamadığını yapmıştır Marks; öyle bir teori ortaya koymuştur ki, dünyanın neresine giderseniz gidin sosyalizmin en azından başlangıç noktasında mutlaka Marks vardır.

Fakat işin çok daha garipsenecek tarafı Marks’ın fikirlerinin hayat tarafından doğrulanmamasıdır. Marks’ın iktisat teorisi, ki tüm ideolojisinin belkemiğidir, çok açık bir şekilde hayat tarafından yanlışlanmıştır. Burada kastettiğimiz sadece kapitalist sistem içinde Marks’ın beklentilerinin, öngörülerinin gerçekleşmemiş olması değil. Daha önemlisi Marks’ın teorisini uygulamaya çalışan sosyalist devrimlerin de birer birer yıkıldığını gördük.

O halde Marks’ın teorisinin öngörüleri gerçekleşmediği gibi, o teorinin sınanması ile birlikte teorinin yanlışlanması da meydana gelmiştir. Bu durum bir teorinin tarihin çöplüğüne atılması için yeterli bir nedendir ama Marksizm hâlâ ayaktadır!

Bu garip durumun iki açıklaması var; birincisi son derece basit bir açıklama, dünyanın bütün sosyalistleri Marks’tan vazgeçmek istemeyecek kadar tutucudur! Ama bu son derece basit bir açıklama olur, gerçek şu ki, kapitalizme karşı mücadele etmek isteyen sosyalistler için, Marks’ı bıraktığınızda geriye döneklik dışında bir yol kalmaz. O nedenle sosyalistlerin Marks’a tutunmalarının çok anlaşılır bir yanı bulunmaktadır.

Ama bir taraftan da bu durumun aynı zamanda sosyalizmin önünü tıkadığını ve bu nedenle de kapitalizmin kalıcılığına güç kattığını görmemiz gerekir. Yani dönek olmama tavrının da büyük bir bedeli vardır dünyaya: Kapitalizmin devamlılığına razı olmak.

Marksist felsefedeki çıkmaz

Bu noktada yapılması gereken zor bir adım atmaktır, Marks’ı ve O’nun yarattığı sosyalist teori ve pratiği tarih süzgecinden geçirmek, oradan dahi ileri bir sosyalist teoriye ulaşmak.

Korkutucu bir durum bu ama unutmayalım ki aynısını Marks da yapmış, kendinden önceki tüm sosyalist teorileri bir kenara atarak yeni bir teori yaratma cesareti göstermişti. Bugün bizlerin yapması gereken de Marks’ın bu tavrını örnek almaktır.

Bunu derken Marks’a karşı pek çok eleştirinin yapıldığını ve farklı türde sosyalist teorilerin ortaya atıldığını görmezden gelmek değil elbet niyetimiz. Ama Marks’a alternatif tüm bu teorilerin buluştuğu belli başlı noktalar var. Bu noktalardan en önemlilerini şöylece sıralayabiliriz: Marks’ın toplumsal mülkiyet hayali yanlıştı, bireysel mülkiyeti kabul etmek gerekir, Marks’ın proletarya diktatörlüğü teorisi demokrasiyi yok etmiştir.

Ancak bu eleştirilerden görmekteyiz ki Marks’a karşı çıkışlar ya serbest piyasacı ya da özgürlükçü “sosyalizm”e varmaktadır ki bu tür bir sosyalizmin sosyal demokrasiden bir farkı yoktur ve sosyal demokrasi de kapitalist sistem içi bir düşüncedir.

Marks’ın yanlışı ise bireysel mülkiyete karşı çıkışı ya da özgürlüğü ortadan kaldırması değildi. Marks’ın belki de en doğru yanlarıydı bunlar. Ama Marks’ın çok daha derinde yatan büyük yanlışları vardı. Bu yanlışlarsa doğrudan felsefeden kaynaklanmaktadır.

Marksist felsefe ve sosyoloji toplumu algılarken tek gerçek ayrım noktasının üretim tarzı içindeki konumlanış olduğunu söyler. Yani herhangi bir ülkede toplumu değerlendireceğimiz zaman, bu toplumun tarihinin çok bir önemi yoktur, bu toplumun bu tarih içinde edindiği milli kimliğin bir önemi yoktur, yine bu toplumun dini inanışlarının bir önemi yoktur, siz o toplumu sınıflandırırken sadece üretim tarzındaki yerlerine bakarsınız.

Böylesi bir sınıflandırmada Marksizmin büyük önermesi ortaya çıkar. Bir insanın tek kimliği vardır; işçi veya burjuva olması. Ama o işçinin milliyetinin, dininin, tarihinin, o işçinin düşüncesinde hiçbir etkisi olmayacaktır, çünkü işçinin düşüncesi, maddi yaşantısı olan üretim sürecinden elde edilecektir, burada ise işçi sadece kapitalist sistem içinde sömürüldüğünü görecek ve antikapitalist olacaktır.

Teori bu şekliyle son derece mantıklıdır. Eğer siz toplumları üretim sistemlerine göre sınıflandırırsanız, gerçekten de toplumu işçiler ve burjuvalar olarak ikiye kolayca bölebilirsiniz. Ancak bu hiç de teorik olarak yapıldığı kadar kolay değildir.

Emperyalizme karşı vatan savunması, bir millet tarafından verilir. Ve bu milletin tek amacı da kendi milletinin haklarını savunmaktır. Böylesi bir düşüncenin sistemleşmiş hali ise milliyetçiliktir. Marks’ın “Devrimci” İdealizmi!

Marks burjuva felsefesini ve sosyolojisini aşmaya çalışmıştır. Bunu yaparken idealizmin yerine materyalizmi koyar. Ancak Marksist felsefenin varsayımları da temelde idealisttir.

Bu idealizmin kökeni Marks’ın Hegel’in sıkı bir takipçisi olmasıdır. Hegel, felsefede diyalektiği getirmiştir ve büyük bir devinim yaratmıştır ama Hegel’deki yaratıcı güç olan tanrı ya da devlet anlayışının sadece kafanın içinde bir yeri vardır. Hoş bir düşünce kategorisidir, kendi içinde son derece tutarlı ve zekicedir. Ama hayatta karşılığı yoktur!

Diyalektik düşünce, bir insanın aynı nehirde iki kez yıkanamayacağını ortaya koyar. Çünkü değişim toplumun temelidir. Fakat Hegelci diyalektikte büyük bir idealizm vardır, çünkü felsefe toplumun yansıması değildir, tersine toplum bu felsefeye göre biçimlendirilecektir! Eğer toplum bu kalıba giremiyorsa, kabahat felsefede değil toplumdadır!

Marks, Hegel’deki idealizmi görmüştür. Ancak bu idealizmi ortadan kaldırırken başka bir yanlışa düşmüştür. Marks’ta Hegelci tanrı/devletin yerini proletarya alır. Böylelikle Marks soyut bir özne olan tanrı ya da devletin yerine somut bir proletaryayı koyar ve tarihi de bunun etrafında döndürür. Böylelikle Hegel’de başı üstünde durduğunu söylediğini diyalektiği ayakları üstüne oturtur! Kendi içinde son derece tutarlıdır bu açıklama ama proletarya ne kadar somuttur acaba?

Burası tam da Marks’ın düştüğü yanılgıdır, Marks toplumsal ilişkileri kategorileştirirken son derece basitleştirmiştir, proletaryanın toplum içinde bir tanımı yapılabilir ama tüm yeryüzünü kapsayacak bir proletarya tanrısı yoktur.

Fakat bu sorgulama yapılmamış proletaryanın varlığına olan inanç bir tanrı inanışına dönüşmüştür. O kadar ki devrim olmayan yerlerde, proletaryanın bir türlü proletarya gibi davranmamasıdır sorun, devrim olan ülkelerde ise proletaryanın iktidarı eline alamamasıdır.

Kısacası tüm suç proletaryaya ya da proletaryaya dışardan bilinç taşıyacak öncüler olan devrimci partilere atılmıştır. Ama akla ortada hiç de teorideki saflıkta bir proletarya olmadığını düşünmek gelmemiştir.

Ulusal Sol'a ve Marksizme göre tarihsel süreçlerMarksizmi Marks’a Uygulamak

Marks’ın idealizminin yanlışlanmasını ise bizzat Marks’ın kendi teorisinde görebiliriz. Yeryüzü işçiler ve burjuvalar diye ikiye bölünecekti ancak bu olmadı. Marks döneminde hâlâ ileride ikiye bölünmenin olabileceği, köylülüğün, küçük üreticiliğin, bürokrasinin, devletin ortadan kalkacağı beklentisi vardı. Bu beklentinin temeli ise Marksist iktisattı.

Ancak Marks’ın iktisat teorisi de kendi içinde aynı idealizmi taşıyordu. İşçi sınıfının devrimciliğinin tek nedeni vardı, çünkü işçi yaşadığı gibi düşünecekti. Sistem içinde sömürüldüğünü görecek, bu sömürünün bilincine varacak ve bu sömürüyü yok etmek için devrimci olacaktı. Nitekim işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu!

Ancak bu teori pratikte sınandığında durum karıştı. Eğer işçi sınıfını devrimci yapacak olan onun ekonomik durumu ise, yani kabaca yoksulluğu ise, işçinin karnı doyduğunda ya da refaha erdiğinde onun devrimci olmasının nedeni de ortadan kalkmış olacaktı.

Ancak Marksist iktisata göre bu olmayacaktı. Çünkü kapitalist iktisat işçiyi hep aynı yoksulluk düzeyinde tutmak zorundaydı, çünkü kapitalistler arası rekabetin temeli fiyatı düşürmekti, bununsa tek yolu işçi ücretlerini hep düşük tutmaktı. Üstelik ciddi bir işsiz ordusu da yaratılmalıydı ki mevcut işçiler iş bulduklarına sevinsin!

Peki böylesi bir durum gerçekleşti mi? Elbet hayır. Kapitalistler arası rekabet, işçi ücretlerini yütselterek, pazarı genişleterek, hammadde kaynaklarını ucuzlatarak, teknolojiyi ucuzlatarak devam etti. Bu ise Marks’ın öngörüsünden bambaşka birşeydi: Emperyalizm ya da sömürgecilik dediğimiz olguydu.

Böylesi bir toplumda ise işçilerin devrimci olduklarında kaybedecekleri çok şey vardı. Mesela evleri, arabaları, emekli maaşları, sosyal güvenceleri. Kısacası ben devrimci olacağım diyen işçi tüm geleceğini ortaya koymak zorundaydı.

Böylesi bir konuma gelen proletaryanınsa hâlâ Marksist kuramdaki tanrılık rolünde kalması ise ideolojinin idealist bir kısır döngüye dönmesi demekti. Yüz yıldır süren Marksizm içi teorik tartışmalarda bir türlü bir sonuca varılamamasının temel nedeni işte buydu. İdealizmin dışına çıkmaz, madde ile temas etmezseniz yüzyıllarca tartışabilirsiniz. Çünkü hayatla bağınız kesilmiştir. Ama bu, din adamlarının kendi içlerindeki tartışmalarına benzer sadece.

O halde Marks’ın o çok önem verdiği ama bir türlü kendi teorisine uygulama cesareti gösteremediği materyalizmi alalım ve Marksizme uygulayalım!

Marksist Sosyolojinin İdealizmiı: Milletiın Yok Sayılması

Marks’ın toplumsal kategorisinde tek gerçek vardı; işçi ya da burjuva olmak ve bunlar arasındaki sınıf mücadelesi. Hatta Manifesto da bu iddialı cümle ile başlıyordu: Bu zamana kadarki tüm insanlık tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir!

Bunun tek bir anlamı vardı, milletler arasında bir mücadele yoktu, dinler arasında bir mücadele yoktu, milliyet ve din, birer gerçeklik değil yansımaydı. Peki neyin yansıması? Toplumsal sistemin.

Olaya bu şekilde bakmanın nedeni ise milliyet ve dinin birer üstyapı kurumu olarak algılanmasıydı. Bunlar toplumun ya da toplumu oluşturan insanların gerçek kimliği değildi, toplumsal sistem değişince bunlar da değişecekti.

Fakat bunu yapan Marks yine ciddi bir idealizme düşüyordu. Ona göre millet bir burjuva icadıydı, din de aynı şekilde. O halde millet fikrini yok edip enternasyonal bir proletarya yaratılacaktı ve din ortadan kaldırılıp ateizm ve materyalizm hakim olacaktı.

Ama Marksist sosyolojinin idealizmi tam da burada başlıyordu. Marksist teori, sınıf mücadelesini kabul ediyordu ve bu teori içinde insanlık diye bir kategori yoktu. Çünkü tüm insanlar aynı insanlık havuzunda toplanamazdı, bu, işçi ile onu ezen burjuvayı aynılaştırmak olurdu. Marks burada son derece haklıydı ama aynı kavramlaştırmayı kendisi de yapıyordu, insanlık kavramını sınıf kavramı ile ikame ederek, enternasyonal proletaryayı insanlık mertebesine eriştirerek.

Böylelikle tarihte binlerce yıl içinde oluşmuş milli kimlikler ve dini inanışlar yok sayılıyordu. Ancak teori bir şeyi yok saydığında, o şey yok olamazdı. Nitekim olmadı, teoriye göre üstyapı kurumları olan ve ancak birer iman olarak algılanacak millet ve din gerçeği ortadan kalkmadı.

Örneğin Rus Devrimi, bu Marksist teoriyi sonuna kadar uyguladı, kimi zaman büyük baskı ve katliamlarla. Peki milletler ortadan kalktı mı? Aksine Sovyetler yıkılırken geriye yeniden milli topluluklar çıktı. Ki bu milli kimliklerin yok edilmesi için 70 yıllık bir altyapı oluşturulmuştu!

Burada Marksist teorinin en temel yanlışını anlamak için bir kalkış noktası tespit edebiliriz. Marks, idealist felsefeye karşı çıkıyordu, O’na göre din bir inanıştı bir kimlik değil. Bu aşamada Marks temelde bir doğruyu gösteriyordu. Nitekim Avrupa’da yaşanan dinde reform süreci de bunun bir ispatıydı. Din ve insanların dinsel düşüncesi, bilimin gelişmesi, toplumların ilerlemesi ile birlikte farklılaşıyordu.

Ama aynı şablon millete uygulandığında iş değişecekti. Çünkü milli kimlik tarih boyunca değişiyordu. Ama bu değişme bir milli kimlikten diğerine atlamak şeklinde olmuyordu. Bu değişim, mili kimliğin oluşum süreciydi. Milli kimlik binlerce yılda sürekli kendini geliştiriyor ve güçleniyordu. Çünkü insanlar kendilerini milliyetlerine göre tanımlıyorlardı. Bu tanımlama da bir düşünce, inanış değil gerçeklikti!

Bunun en basit sınanması da yine sosyalist ülkelerin yıkılışında ortaya çıktı. Sosyalist proletarya devleti yıkıldığında insanların aklına milli kimlikleri geldi ve o kimliklere sarıldılar. Enteresan bir gelişmedir kimsenin aklına dini gelmedi. Örneğin bizim soydaşlarımız olan Türk toplumları kendi milli devletlerini kurdular, hem de zamanında İslam’ın en koyu idaresinin yaşandığı yerlerde bile.

O halde bir gerçek apaçık ortaya çıkmaktadır. Marks millet kategorisini dışlayarak bir yanlışa düşmüştür. Sınıf mücadelesi kavramı ise bu millet kavramının tümüyle dışında ve ona karşı kurgulandığı için hep kökü dışarda bir eğilim olarak algılanmıştır.

Marksist iktisadın idealizmi: Emperyalizmin kavranamaması

Ama Marks’ın bu millet kategorisini atlamasının ikinci bir yanlışlanışı daha vardır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, kapitalist rekabet işçi ücretlerini düşürerek sürmez. Kapitalist rekabetin temel eğilimi işçi ücretlerinin artışı, buna karşın pazarın genişlemesi, hammaddenin ucuzlaması ve teknolojinin ilerlemesidir.

Bunun anlamı çok açıktır, kapitalist ileri ülkelerde işçi ücretleri artarken, Üçüncü Dünya ülkeleri kapitalist pazara açılacak, ileri teknoloji ürünleri için pazar haline gelecek ve bunun karşılığını ise ucuz hammadde satarak ödeyecektir. Üçüncü Dünya’nın ucuz hammadde satması içinse tek yol bu ülkelerde işçilerin ücretlerinin düşmesidir. Daha doğrusu ileri ülkelere göre hep çok çok düşük seviyelerde kalmasıdır.

Bu eğilim 160 yıldır tüm verilerle kanıtlanmıştır. Ama buradan iktisadi bir sonucun ötesinde bir sonuç çıkar. Bir kısım ülke ilerlemekte, zenginleşmektedir, tüm toplumuyla birlikte, ki bu Batılı ülkelerdir. Batıda işçi sınıfının zenginleşmesi olgusu budur. Ama bu olgunun arka yüzü de açıktır, Üçüncü Dünya ülkeleri fakirleşmekte ve bu ülkelerin işçileri de (Batıdaki kardeşlerine göre) gittikçe yoksullaşmaktadır.

Bu durum ise ileri ülkelerle geri ülkeler arasında bir mücadeleyi ortaya çıkarır. Ancak burada kullanılacak kavram ne olacaktır?

Mesela tarih geri ülkelerin işçi sınıfı ile ileri ülkelerin burjuvaları arasındaki mücadele mi olacaktır? Bu bir yöntem olabilir ama tüm teorik tılsım gider çünkü o zaman proletarya diye bir kavramı ortadan kaldırmanız gerekir. Proletaryayı ortadan kal-dırdığınızda ise geriye Marksizmden bir şey kalmaz!

Bu kısır döngüden çıkmanın yolu ise materyalizme dönmektir. Ezen ülkeler ve ezilen ülkelerde kimler vardır sorusunun cevabı tüm tarih boyunca aynı kalmıştır, bu ülkeler kendi halkları ile, yani kendi milletleri ile vardır. Nitekim her ülke bir milleti temsil eder!

O halde Marksist teoriyi bu noktada düzeltmek ve materyalizmi uygulamak gerekmektedir. Tarih, ezen milletlerle ezilen milletler arasındaki mücadeledir.

Burada devreye hemen emperyalizm kategorisi de girer. Ve sosyalizm mücadelesinin alacağı mücadele tarzı da netleşir, sosyalizm mücadelesi antiemperyalizmle antikapitalizmin bir birleşimidir. Burada iki türlü kaçışa da yer verilemez; yani antiemperyalizmi dışlayan bir sosyalizm de olamaz, antikapitalizmi dışlayın bir sosyalizm de...

Marks, Lenin, Atatürk

Bu nokta tam da Sosyalizm ve Atatürkçülük arasındaki ilişkinin başladığı yerdir aslında. Mustafa Kemal’in epreryalizme karşı başlattığı Ulusal Kurtuluş Savaşı bu tür bir tarih anlayışı içerisinde nereye oturacaktır?

Eğer Marksist bir anlayışı koruyacaksak, Mustafa Kemal hareketini ve O’nun Cumhuriyet Devrimi’ni Sosyalist bir proje içinde görmemek gerekir. Çünkü Atatürkçü projede hedeflenen proletarya diktatörlüğü olmadığı gibi, izlenecek yöntem de sınıf mücadelesi değildir.

Ancak Lenin’in Marksizme yaptığı bazı katkı ve geliştirmeleri de dikkate almamız gerekir. Lenin, saf Marksist proletarya diktatörlüğü teorisini savunmuş ve bunu Rusya’da uygulamaya da koymuştur. Ancak hedef proletarya diktatörlüğü olmakla birlikte bu diktatörlüğe giden yolda, yani devrim yolunda, izlenecek metoda farklı yaklaşmıştır.

Bunun böyle olması gayet doğaldır çünkü Lenin’in yaşadığı ülke ve çağ Marks’ın teorisindekilerden farklılaşmaktaydı. Lenin burada emperyalizm kavramını literatüre kazandırdı. Aslında bu Marksizme esas can veren buluş oldu. Çünkü 1900’lü yıllarda emperyalizm teorisine ulaşmayan bir Marksizm ölüp giderdi. Ancak Lenin’in bu buluşu ile birlikte Marksizm yaşamaya devam etti ve ondan sonra da hakim Sosyalizm anlayışı Markizm-Leninizm oldu.

Ancak burada Rus Devrimi’nin ötesinde bir olgu tespit edilmelidir. Lenin, Avrupa Devrimi beklentisinden koptuğu için emperyalizmi keşfetmedi, tersine Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı dünya, artık çok açık bir şekilde kapitalist rekabetten epey farklılaşmıştı, bir paylaşım savaşı veriliyordu. Ve böylesi bir paylaşım savaşında, emperyalizme karşı direnişin gelişeceği zaten beklenmeliydi. Mustafa Kemal’in başlattığı hareket bu açıdan, Lenin’in emperyalizm teorisinin doğrulanması oldu. Ve bir bakıma da Mustafa Kemal’in hareketi sayesinde Leninizm kendi rüştünü ispat edip hakim anlayış haline geldi.

Mustafa Kemal Hareketi emperyalizme karşı Bağımsızlık Savaşıydı. Bu savaş karşısında Marksist-Leninistler ne yapacaklardı?

Lenin bu konuda tereddütsüz destekleme kararı aldı ve teorisini de bunun üzerine inşa etti. Emperyalizme karşı direnişler, bu direnişlerde öncülüğü kim yaparsa yapsın desteklenecekti. Böylelikle aslında Marksist teorinin tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğu önermesi açık bir şekilde dışlanıyordu. Çünkü Bağımsızlık Savaşları, sınıf mücadelesi olarak da görülmüyordu. Bunun kolay bir formülü bulundu, tarih yine sınıf mücadeleleri tarihi olacaktı, ancak Ulusal Kurtuluş Savaşları burada, sınıf devrimlerinin, yani proletarya devrimlerinin destekçisi kabul edilecekti.

Bu güzel bir formüldü ve genel olarak tüm dünya sosyalistleri tarafından benimsendi. Ama kimse bunun teorik sonucunu irdelemedi, madem Ulusal Kurtuluş Savaşları sınıf savaşı değildi, o halde bu yaşanan savaşlar tarih dışında mı cereyan ediyordu?

Marksist-Leninistler bu soruyu sorup cevap vermeye kalksalardı sosyalist teorinin inşası büsbütün başka bir rotaya girecekti. Ancak bu yapılamadı. Aslında Lenin bunu yapabilecek cesarette bir liderdi. Nitekim ölümüne yakın genel olarak ulusal sorun üzerine eğilmiştir. Tarih tahminler üzerine kurgulanamaz ama Lenin’in geçmiş teorik serüveni bu tür bir yönelimi işaret etmektedir.

Marksist-Leninist teori Ulusal Kurtuluş Savaşlarını değerlendirmek için bir ara formül buldu. Bu formül Marks’ın Burjuva Demokratik Devrim teorisinin emperyalizm dünyasına uyarlanmış hali oldu: Milli Demokratik Devrim.

Bu tür bir devrimin öncüsü proletarya değil genellikle küçük burjuvazi oluyordu, küçük burjuvazinin ilerici niteliği emperyalizme karşı olmasıydı. Bu aşamada Marksist-Leninistler bu tür bir Milli Demokratik Devrimi destekleyeceklerdi. Ancak bu devrim gerçekleştikten hemen sonra iç çelişki, yani sınıf mücadelesi ön plana çıkartılacak ve oradan sosyalist devrime geçilecekti.

1968 gençliğinin, hem Milli Demokratik Devrimi savunması, hem Kemalizmi savunması, hem de kendisini Marksist-Leninist olarak adlandırmasının nedeni, sosyalist teorideki bu gelişmelerdir.

Ancak günümüze geldiğimizde, hem 68 devrimciliğini, hem Atatürkçülüğü, hem de Sosyalizmi çok daha net tanımlayabilecek teorik bir mirasa sahibiz. Ve üstelik günümüzde, yani 2000’li yıllarda, tüm bu teorilerin sınanması yapılmış durumda. Yani gerçek teoriye ulaşacak pratiğe artık sahibiz.

Proletarya hayalinden millet gerçeğine

Burada başlangıç noktası olarak teori içindeki idealist yanları ayıklayarak işe koyulmamız gerekir. Burada başlangıç aşaması, sınıf mücadeleleri tarihi kavramının sorgulanmasıdır. Eğer sınıflar proletarya ve burjuvazi ise, Üçüncü Dünya’daki tüm devrimci hareketleri tarih sahnesi dışına itmemiz gerekir ki, bu o dünyaya sömürgeci bir bakış açısıdır. Ama malesef Marksizmin saf halinde, bu tür bir sömürgeci eğilim de mevcuttur.

Mustafa Kemal, sosyalist bir geçmişe sahip değildi. Herhangi bir sosyalist örgütlenmenin de içinde bulunmamıştır. Dolayısıyla Mustafa Kemal hareketine ve O’nun uygulamalarına, yani Atatürkçülüğe sosyalist demenin pek geçerli yanı yoktur. Eğer Marksist-Leninist şablonların içinden çıkamazsak!

Biz bu şablonun dışına çıkarak olaya farklı bir boyut eklemekten yanayız. Dünyanın emperyalizm aşamasına gelmiş olması, temel mücadele eksenini değiştirmiştir. Çünkü böylesi bir dünyada emperyalizme karşı mücadele ortaya çıkmaktadır. Ve bu savaşın tek bir nedeni vardır, bir ülke halkının, kendi emeğine, kendi toprağına, kendi değerlerine sahip çıkması.

O zaman ülke, toprak, değer gibi kavramların somut karşılıklarının soyutlama düzeyine çıkartılması gerekmektedir. Emperyalizme karşı vatan savunması, bir millet tarafından verilir. Ve bu milletin tek amacı da kendi milletinin haklarını savunmaktır. Böylesi bir düşüncenin sistemleşmiş hali ise milliyetçiliktir.

O halde milliyetçilik, emperyalizme karşı ilerici bir ideoloji olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat Marksist enternasyonalizm teorisi ile milliyetçiliği kaynaştırmanın imkânı yoktur. Çünkü milliyetçilikte dünya tahlilinizin merkezinde milletler, enternasyonalizmde ise burjuvalar ve proleterler vardır.

Fakat sınama noktasında enternasyonalizm yanlışlanmaktadır. Çünkü Ulusal Kurtuluş Savaşları veren ülkelerde ne burjuvazi ne de proletarya gelişmiştir. Hatta yok denecek kadar azdır. Ve işin garibi, dünya nüfusunun yüzde doksanı bu durumdadır.

O halde Marksist enternasyonalizmin hayali proletaryası ortalıkta yoktur. Ancak sınıflar geliştikçe bunlar ortaya çıkacaktır ve o zaman da sınıf mücadelesi başlayacaktır! Peki bu öngörü doğrulandı mı? Hayır. Marks’ın öngörüsünün tam tersine, burjuvalaşma, yani kapitalistleşme proletaryayı değil, küçük burjuva katmanları, küçük üreticiliği, tarım sektörünü vb. yapıları ortaya çıkardı. Kısacası ne Marks döneminde vardı teorideki proletarya ne de günümüzde! Yani toplum, karpuz gibi ikiye bölünememektedir, burjuvalar ve proleterler diye...

Bu noktada teorik analizimizin temel yapı taşının, yani temel öznenin değiştirilmesi gerekmektedir. Bu özne ise millettir. Milletler, kendi içlerindeki sınıf farklılıklarına karşın, millet bütünlüğünü korumaktadırlar. Ve ezen de, ezilen de milletlerdir. O halde doğru bir teorinin ilk adımı, proletaryanın yaratıcılık rolünün millete verilmesidir.

Geri Marksizm ileri Kemalizm

Bunu yapansa Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal bu sonuca, teorik bir araştırma veya sosyalist bir pratik sonucunda ulaşmamıştır ama bir devrimcinin bulunduğu koşullarda düşmanına karşı kendi cephesini kurması bile onu doğru bir noktaya getirmektedir.

Atatürk’ün en büyük doğrusu bu olmuştur. Ve her tür toplumsal devrim projesini de millet üzerine inşa ettiği için, Cumhuriyet idaresi diğer sosyalist devrimlere göre çok daha dayanıklı olmuştur emperyalizm karşısında.

Kimi sosyalistler Kemalizmle Sosyalizm arasına bir ayrım koyarken ilk aşamanın Kemalizm olduğunu ondan sonra ise Sosyalizm aşamasının geleceğini söylemektedirler. Yani Kemalist Devrim tamamlanacak ve Sosyalizme ulaşılacaktır.

Ancak bu bakış açısında Atatürkçülüğü geri, sosyalizmi ise daha ileri gören bir ima vardır. Ama Kemalizm Marksist-Leninist idarelerden daha dayanıklı çıktı ise, bu Kemalizmin daha doğru bir zeminde bulunmasındandır, yoksa daha az sosyalist olmasından değil.

Biz tam tersini iddia ediyoruz, tüm Marksist-Leninist devrimler, Kemalizmden çok daha geri olduğu için daha önce yıkıldılar ve Kemalizm çok daha ileri olduğu için hâlâ ayakta. Nedeni de çok basit, Marksist-Leninistler idealize ettikleri bir proletarya diktatörlüğü kurmak için dünya tarihinden ve mücadelenin asıl ekseni olan ezen-ezilen ulus mücadelesinden kopmuşlardır ama Kemalizm tam da bu zeminde durduğu için hâlâ direnmektedir.

Atatürk’ün ilk duruş noktası yani millet gerçeğine dayanması ve milliyetçiliği O’nun tek doğrusu değildir. Altı Ok’taki tüm ilkeler, değeri ancak günümüzde anlaşılan, bir dönemler çok geri gibi görülen taleplerdir. Atatürk’ün Altı Ok’u emperyalizme karşı milliyetçiliği, kapitalizme karşı devletçiliği ve halkçılığı, gericiliğe karşı laikliği savunan bir devrimci anlayıştır.

Bu anlayışı 23’lü yıllardan bugüne incelersek Atatürk’ün Marksist-Leninist olmayarak aslında yeni tür bir sosyalizmi inşa ettiğini görebiliriz.

Klasik Marksist-Leninist teorinin öznesi proletaryadır, bu proletaryanın gelişmesi içinse öncelikle kapitalizmin gelişmesi gerekir. Ve genellikle tüm Marksistler kapitalizmi sosyalizmden önceki en ileri ve zorunlu aşama olarak görürler. Halbuki Atatürk’ün Altı Ok’u bu tür bir ilerlemeci gericiliğe en baştan kapalıdır.

Atatürk, serbest ticaret denilenin ne melanet bir tuzak olduğunu Tanzimat Devri boyunca görmüştür. O nedenle, kapitalistleşmenin bir ülkeye ilericilik değil yıkım getirdiğini bilmektedir. Nitekim daha 1920 yılında Halkçılık Programı’nı açıklar.

Kimileri Atatürk’ün ancak Dünya Buhranı’ndan sonra liberalizmi terkedip devletçiliğe yöneldiğini iddia etmektedir ama devletçilik ancak halkçılıkla birlikte ele alınırsa bir anlam taşır. Halkçılık ve devletçilikse, sosyalist bir anlayıştır. Yani ülke kaynaklarının dış sömürüye kapatılması, emperyalist soygunun önünün kesilmesi, ancak ülke içinde ayrımcılığın önüne geçecek düzeyde bir eşitlikçilik için de halkçı bir uygulama.

Üstelik devletçilik sadece kapitalizmin karşıtı olarak da ele alınmamalıdır. Devletçilik aynı zamanda kapitalizme karşı ve ona rağmen ve ondan uzak kalarak bir ülkenin kalkınma yoludur. Bu ise günümüzde değeri çok çok daha iyi anlaşılan bir yoldur. Kendi sanayisi olan ülkeler günümüzün ileri ve zengin ülkeleridir. Eğer Atatürk’ün yolu izlense idi, Türkiye de bugün bu yoksullukta bir ülke olmayacaktı.

Kemal’in hakkı Kemal’e!

Ancak burada Marksist-Leninist teorinin diğer çıkmaz sokaklarına da girmek gerekir. Marks’ın deyimiyle her toplum ancak önüne çıkan sorunları çözer. Fakat Marksist-Leninistlerin temel sorunu, önlerine çıkan sorunlarla değil, teorideki sorunlarla uğraşmalarıdır. Böyle olduğu için Marksist-Leninistler, Üçüncü Dünya ülkelerinde hep küçük gruplar olarak kalmışlardır, çünkü ülkenin asıl sorunlarından uzakta konumlanmaktadırlar. Bu noktada Türkiye ve Atatürk örneği çok büyük önem taşır.

Marksist ilericilik dini ve milleti bir üstyapı kurumu olarak ele alır ve onları yok etmeye çalışır. Atatürk’ün burada Marksist kavrayıştan çok daha ilerici bir anlayışı vardır. Günümüz sosyalizmi açısından da en belirleyici noktalar bunlardır.

Atatürkçülükte milliyetçilik esastır ve millet de temeldir. Marksizmin ilericilik anlayışına göre bir insan ya da bir ulus ne kadar ulus kimliğinden arınırsa, proleterleşirse, enternasyonalistleşirse o kadar ilericileşir. Ancak bu, Marks’ın da eleştirdiği burjuva insanlık kavramının başka bir ifadesidir.

Burada teorideki idealizmle uğraşmayacağız ama günümüz açısından bazı hatırlatmalar yapmamız gerekir. Emperyalizme karşı mücadeleyi kim vermektedir? Milletler. Peki milletlerin güçlü olduğu yerde mi bu mücadele daha iyi verilir yaksa zayıf olduğu yerde mi?

Günümüz dünya tablosu güçlü milletlerin ayakta kaldığını gösterir. Ama çok daha önemlisi emperyalizm kendisine düşman olarak proletaryayı değil milletleri belirlemiştir. Bu nedenle de emperyalizmin etnikçilik tuzağı ile Marksist enternasyonalist teorisi buluşmaktadır. Bu ise Marksist geçinenleri emperyalizmin safına itmektedir.

Bu noktaların hepsinde Ataktürk’ün haklılığı ve doğruluğu gittikçe anlaşılmaktadır. O kadar ki emperyalizmin ideologları bile temel tehlike olarak Marks’ın komünizm hayaletini değil Mustafa Kemal’in ulus devlet projesini görmektedir!

O halde milliyetçiliği geliştirmek sizi daha fazla ilerici yapar, daha gerici değil. Ama sosyalistler Marksist dogma ve idealizmin peşinden sürüklendikçe milliyetçilikten uzaklaşmakta ve gericileşmektedir.

Bu açıdan 68’den günümüze yapacağımız bir değerlendirme son derece öğretici olacaktır. 68’de Sol öncelikle milliyetçiydi. Milliyetçi olduğu için de antiemperyalistti ve halkla da bağları son derece kuvvetliydi. Bu aşamada Mustafa Kemalciydi de. Bu Türk Solu’nun en ilerici aşamasıydı.

Ancak sonrasında icat edilen Marksist-Leninist şablonlarla Mustafa Kemal’le Atatürk arasına ayrım koymalar başladı. Mustafa Kemal’in ulusal kurtuluşçuluğu devrimcilik olarak kutsandı ama Cumhuriyet projesi Atatürkçülük olarak reddedildi, beğenilmedi.

Sosyalist Gençlik biraz daha dikkatli irdelese, aslında sokakta mücadele ettiği gericilerin de aynı sınıflamayı yaptığını görebilecekti. Gerici haklıydı; Mustafa Kemal, Atatürk olurken onların dünyasını yıkmıştı. Peki ya sosyaliste ne oluyordu!..

Bu aşama Türk Solu’nda Atatürkçülükten kopuşun başladığı ve sosyalistlerin de ülkedeki gerçek düşmanları ile mücadele zemininden uzaklaşmalarının başlangıcı oldu.

Atatürkçülük: Aranılan Sosyalizmin ta kendisi

Burada ikinci bir nokta daha bulunmaktadır. Marks dine karşıydı ve dinle de mücadele etmekten yanaydı. Atatürk ise Şeriatçı bir imparatorluktan laik bir devlete geçiyordu. Bu noktada Marksistlerle Atatürkçülerin epey paralel olduğu düşünülebilir ama bu da son derece yüzeysel bir değerlendirme olacaktır.

Marksist teorinin inşa edildiği Avrupa tümüyle Hristiyan bir bölgedir. Ve üstelik bu Avrupa’da dine karşı güçlü bir Reform, Rönesans ve Aydınlanma hareketi de gelişmiştir. Böylesi bir geçmişin üzerine gelen Marks’ın ateizmi son derece normaldi.

Aynı şekilde Çarlık Rusyası da Hıristiyandı. Rusya’da kilisenin rolü daha belirgin olsa bile, Hıristiyan kültür Lenin’i de etkilemişti doğal olarak.

Teorik planda dine karşı ateizm mücadelesi Marksist teoride vardı ama bunun toplumsal mücadelede karşılığı yoktu. Çünkü devletin o ülkelerde dini kullanmasının rolü ve anlamı bizim ülkemizdekinden çok çok farklıydı. Kısacası Marksistlerin laiklik gibi bir programı hiç olmadı çünkü buna gerek yoktu.

Ama bizim ülkemize geldiğimizde laiklik mücadelesi en belirleyici mücadelelerden biri haline geliyordu.

Marksist teoriye göre kapitalist iktisat geleneksel toplumu ve değerleri yıkıyordu. Ancak Üçüncü Dünya’da tam tersi bir gelişme söz konusuydu. Kapitalistleşme ile birlikte gericilik ve dinsel tutuculuk güç kazanıyordu. Bu ise laiklik mücadelesini bir burjuva devrim programı olmaktan çıkartmakta, sosyalist bir mücadeleye sokmaktaydı.

Bunun çok sarsıcı örneklerini görebiliriz. Teoride ateist olan komünist partiler bizim ülkemizde hep laiklik mücadelesinden uzak kalmışlardır ve bu mücadeleyi verenleri de burjuvalıkla küçümsemişlerdir. Ancak laiklik mücadelesinden kopan sosyalizm mücadelesinden de kopmaktadır.

Marksistler burada kendi teorileriyle bir kez daha çelişmektedirler. Din eğer bir üstyapı kurumu ise, Marksistlerin tıpkı milliyetçilikle mücadele ettikleri gibi dincilikle de mücadele etmeleri beklenirdi. Yani kendi içlerinde tutarlı olacaklarsa!

Ama bu hiç olmamıştır, tersine Marksistler dinsel düşünceye karşı mücadeleyi devrim sonrasına ertelemiş, devrime kadarsa milliyetçilikle mücadele programı benimsemişlerdir.

Bu nedenle Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında bile Şeriatçılarla komünistler dini savunmuş ama milliyetçiliğe düşman olmuşlardır. Yeşil Ordu’nun kurulduğu, dinci sosyalizm teorilerinin ortaya atıldığı bu ülkede yasaklanan tek şeyse al-yıldızlı bir sosyalizmdir, yani milliyetçi sosyalizmdir.

Bunun teorik bir anlaşılırlığı vardır, çünkü Marks’ın laiklik gibi bir sorunu yoktu. Marks’ı Türkiye topraklarına uyarladığınızda da, eğer tamamen kopyalıyorsanız, sizin de laiklik gibi bir sorununuz olmaz.

Ama bir de teorinin dışındaki gerçeklik boyutu vardır işin. O ise, dine karşı mücadeleden kaçıştır, çünkü kendini toplumdan soyutlanmış gören sosyalist dine karşı çıkarak halkın tepkisini çekmek istemez. Bunu halkın dini değerlerine hoşgörü olarak teorileştirir üstelik.

Ama din sadece bir düşünce ve inanış değil aynı zamanda günlük yaşamda yansıması olan bir gelenekler toplamıdır. Gerçek sosyalistin yapması gerekense bu geleneksel yapıyı ilerletmek için mücadele etmektir. Atatürk’ün yaptığı da bu olmuştur.

Mesela Atatürk’ün laiklik anlayışında asla din düşmanlığı veya din karşıtı propaganda yoktur ama dinsel taassubun toplumsal yansımaları Kemalist Devrim’in hedefi olmuştur. Çarşafla mücadele etmek ve kıyafet devrimi kimi sosyalistlere göre küçücük bir üstyapı devrimidir. Ama bu, aynı zamanda en Marksistçe olan mücadeledir, yani dinin toplumsal yansımalarına müdahaledir. Günümüzde türban meselesinde sosyalistlerin bir kısmının türbanın yanında yer alması bu açıdan anlaşılır olmaktadır.

Ancak sosyalistin yapmaya korktuğunu Atatürk yapmıştır. Atatürk tüm bunları yaparken bir şeyi daha göstermiştir, Marks haklıdır, din kişinin kimliği değil sadece inancıdır. İnsanlar bu inancını değiştirebilmektedirler. Kısacası Marks’ı Marksistler değil Atatürkçüler doğrulamaktadır.

Burada sosyalistin temel yanılgısını çözen de yine Atatürk’tür. Millet ise bir inanç sistemi değil kimliktir. İstediğiniz kadar milliyetçilik karşıtı propaganda yapın, o miletin milliyetini değiştiremezsiniz.

68 yılında sosyalistler hem laiklik hem de milliyetçilik mücadelesinin içindeydi. Bu noktada onların Marksist-Leninistlikleri ile Atatürkçülükleri çatışmıyordu.

Fakat henüz erken bir dönemdi. O dönemde milliyetçi bir sosyalist teoriye kapı açılsa ve Atatürkçülüğün aslında aranılan sosyalizmin bir adım gerisi değil ta kendisi olduğu anlaşılabilse Türkiye 40 yılını kaybetmezdi.

Marks, kendinden önceki sosyalistlere kocaman bir romantik damgası vurmuştu; Don Kişotluk belki yiğitçeydi ama devrimcilik değildi. Atatürkse kendinden öncekilere hiçbir söz söylemedi ama yaptıkları ile gerçek devrimci duruşun ne olduğunu gösterdi. Tabii anlayana, öğrenene ve bir de devrimcilik yapmayı Don Kişotluk yapmaya yeğleyenlere...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe