18.08.2008/Sayı:200
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Yön İnan Kahramanoğlu

Türk milletinin beklediği sol: TÜRKSOLU

Türk milletinin beklediği sol: TÜRKSOLUUlusal Sol’un
en uzun soluklu temsilcisi

TÜRKSOLU gazetesi 2002 yılında yayın hayatına başladığında, Türkiye’nin ulusal sol geleneğini yeniden canlandırmak gibi büyük bir misyonla yola koyulmuştu. Ama o günlerde bırakın böylesi iddialı bir misyonu yerine getirmesini TÜRKSOLU’nun yayın hayatını sürdürmesi bile pek çok kesim için şaşırtıcı olacaktı. Aslında böylesi bir öngörü pek temelsiz de sayılmazdı. 12 Eylül’ün yıkıcı etkilerinin solu iyiden iyiye marjinalleştirdiği, toplumun apolitikleştirildiği ve sağın ekonomik ve siyasal her alanda tam bir hegemonya kurduğu bir siyasal iklimde sol bir gazetenin yaşaması son derece zordu ve zaten bu süreç içinde benzer pek çok yayın kısa denemelerin ardından sessiz sedasız ortadan kaybolmuşlardı.

TÜRKSOLU’nun 200. sayısı ise bu öngörüleri yanlışlamanın çok daha ötesine geçmiş durumda.

TÜRKSOLU’nun teorik öncüllerinden Kadro dergisi 3 yıl ve 36 sayı, YÖN ise 6 yıl ve 222 sayı yayınlanarak Türk fikir yaşamının kilometre taşları olmuşlardı. TÜRKSOLU ise altıncı yılında ve 200. sayısı ile Ulusal Sol geleneğin en uzun soluklu yayın organı olma yolunda emin adımlarla ilerlerken tıpkı Kadro ve YÖN gibi Türk fikir hayatında sarsıcı etki yapan bir yayın organına dönüşmüş durumda.

Ancak bunun da ötesinde TÜRKSOLU mücadeleci ve savaşkan çizgisi ile sadece teorik ve politik bir yayın organı olmanın ötesine geçti ve 12 Eylül sonrasında solun ortadan kalktığı, toplumsal muhalefetin yok olmanın eşiğine geldiği bir dönemde sol bir örgütlenme ihtiyacına vurgu yaparken solun yeniden dirilişini de müjdeledi.

12 Eylül’ün kıraçlaştırdığı siyasal iklim içinde sağcı hegemonya gücünü arttırırken sol tümüyle siyasetin dışına itilmişti. Böylesi bir siyasal ortamın sonunda 2002 yılına gelindiğinde 12 Eylül’ün uzantısı olan Kürt-İslam sentezi AKP ile birlikte iktidarı ele geçirdi. Sağcı siyaset AKP iktidarı ile birlikte iktidarı toptan ele geçirerek Cumhuriyete karşı önemli bir meydan okumaya girişmekteydi.

TÜRKSOLU’nun AKP’nin kuruluşuna denk düşen 2002 yılındaki çıkışı da bu açıdan karşı bir meydan okumaydı. Altmış yıllık Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı sağcı hegemonyanın karşısına Türkiye’nin yüzyıllık devrimci birikimiyle çıkacak bir hareket olma misyonu, tarihin yüklediği bir görev olarak TÜRKSOLU’nun önünde durmaktaydı.

Bu açıdan TÜRKSOLU’nun 200 sayılık yayın performansı hem Türkiye’yi Batıya pazarlayan Kürt-İslamcı siyasetin teşhir edilmesi hem de bunun karşısına ideolojik ve politik tutarlılığı her seferinde daha da net olarak ortaya çıkan bir sol politika ve örgütlenmenin ortaya konması açısından da dikkatle değerlendirilmelidir.

TÜRKSOLU, 12 Eylül sonrasında, 80 öncesinde varolan herhangi bir örgütün uzantısı olmayan tek yeni sol hareket olarak ortaya çıkmıştır ve altı yılını dolduran bu mücadele, kısa sayılabilecek zaman dilimini içinde Ulusal Sol adıyla Türk siyasetinde önemli bir akım yaratmıştır.

Ulusal sol akım, TÜRKSOLU ile birlikte hem teorisine hem de örgütüne kavuşmuş olmaktadır.

Antiemperyalist ve bağımsızlıkçı sola dönüş

TÜRKSOLU’nun sadece sol bir gazete olma misyonunun ötesine geçip siyasal bir harekete dönüşmesi ve Türkiye’nin Atatürkçü, milliyetçi ve solcu tüm güçlerini devrimci bir parti çatısı altında toplama aşamasına gelişi ise TÜRKSOLU’nun omuzladığı yükü daha da ağırlaştırıyor.

TÜRKSOLU Manifestosu’nun ilk maddesinde “TÜRKSOLU, Türk halkının sorunlarının ancak sol bir düşünce ve eylem ile çözülebileceği anlayışından yola çıkar. Türkiye topraklarında Türk halkının solla buluştuğu anlayışı TÜRKSOLU kavramı olarak ifade eder” demiştik. TÜRKSOLU’nun 200. sayısı bu iddianın artık bir gerçeklik halini aldığını da müjdeliyor.

TÜRKSOLU, 200 sayılık yayın hayatı boyunca her alanda Türk Milletinin sesi olmayı başardı ve bu özelliği nedeniyle de Türk düşmanı tüm güçlerin hedef tahtası haline geldi. Türk halkıyla bu derece özdeşleşen bir sol hareketin inşaa süreci aynı zamanda Türk düşmanı Şeriatçı, Kürtçü ve liberal cephenin saldırı ve karalama kampanyalarıyla birlikte ilerledi. TÜRKSOLU’nun daha çıkışından itibaren bu tür bir saldırı kampanyası ile karşı karşıya kalması da normaldi. Zira Atatürkçü, milliyetçi ve sol çevreler içinde putları kırarak ilerleyen TÜRKSOLU, solun antiemperyalist ve bağımsızlıkçı çizgisinin tam yok edildi denildiği anda yeniden ve güçlü bir biçimde ortaya çıkışını simgeliyordu. Yalnızca bu bile bazılarını ürkütmeye yetmişti. Antiemperyalist ve bağımsızlıkçı sol dirilmeye çalıştığı anda boğulmalıydı ama TÜRKSOLU her alanda olduğu gibi bu oyunu da bozmayı bildi ve bugün bu çevrelerin tüm saldırılarına rağmen yürüyüşünü sürdürüyor.

12 Eylül’den neredeyse 30 yıl sonra Türk Solu’nun geleneksel çizgisinin yeniden ve bu kez çok daha güçlü teorik/politik bir çizgide ortaya çıkması aslında pek de beklenen bir gelişme değildi. 12 Eylül sonrası sol içinde yaygınlık kazanan “özgürlükçü” fikirler, sol adına alışılagelmiş her şeye ve bütün değerlere adeta küfredildiği, solun karşıt olduğu tüm değerlerinse yüceltildiği bir siyasal ucube yaratmıştı.

Bağımsızlık ve devrim fikrini artık neredeyse bir nostaljiye dönüştüren, demokrasi ve insan hakları adı altında emperyalizmin bölgesel politikalarının taşeronluğunu üstlenen, Atatürk’e, Türk milletine ve Türk vatanına düşman bir sözde solculuğun Türk Solu’nun devrimci mirasının yerine konmaya çalışıldığı yetmiyormuş gibi bir de AKP ile iktidarı ele geçiren Kürt-İslamcı faşizmin sol adı altında meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir Türkiye tablosu bu tür solculuğun yarattığı siyasal manzaraydı.

12 Eylül’le birlikte ortaya çıkan bu sol bizzat Atatürkçülüğü ortadan kaldırmak için gelen 12 Eylül rejimini Atatürkçü olarak nitelendirdi ve faşist darbeler rejiminin hesabını da Atatürkçülüğe yükleyerek solu Atatürkçülükten kopardı. Bu aslında 1968’de Deniz Gezmiş önderliğinde başlayan Devrimci Gençlik hareketinin ve TİP ile yükselişe geçen Ulusal Sol çizginin tümüyle yok sayılması yolunda bir adımdı. Kısacası bu tür bir solculuk Türk Solu’nun 1960-1970 döneminde kitleselleşen ve halkla buluşarak iktidarın kapısına dayanan yönelimini tümüyle tersine çevirmek için piyasaya sürülmüştü ve 2000’li yıllarla birlikte bu misyon iyiden iyiye belirginleşmiştir.

TÜRKSOLU ise, 12 Eylül rejiminin Türk Solu’nu bitirmek için yarattığı bu “yeni sol”a karşı 1968’de Deniz Gezmiş öncülüğünde simgelenen Atatürkçü, bağımsızlıkçı, antiemperyalist ve sosyalist sol geleneği ısrarla vurguladı. TÜRKSOLU’nun büyük bir kararlılıkla yürüttüğü bu ideolojik mücadele öyle bir noktaya geldi ki bir kısım sözde sol yakın döneme kadar rantını yemeye çalıştıkları Deniz Gezmiş’i, DEV-GENÇ’i ve TİP’i Kemalist ve milliyetçi olarak suçlayarak reddetme yoluna bile girdi.

Böylesi bir solun siyaset anlamında yapacağı tek şey de AKP’nin ve onun arkasındaki emperyalist güçlerin yedeğine düşmekti ve bugün tam da bu noktada olduklarını görüyoruz. Bugün bu tür bir solculuğun topluma sol politika diye yutturmaya çalıştığı tek şey de ne yazık ki sadece AKP’yi desteklemek olabiliyor.

AKP kuyrukçuluğu dışında solculuk olarak lanse edilen bir diğer ucube de Kürtçülüktü. Sol içine sızan bu Kürtçü virüs zamanla solu marjinalleştirerek Kürt ırkçılığının peşine taktı. 1970’lerden itibaren sol içinde güç kazanan bu çizgi 2000’lere gelindiğinde solu Türk milletinden tümüyle koparttı ve PKK kuyrukçusu bir harekete çevirdi. Ancak Kürtçülüğün sol içindeki hastalıklı etkisi bununla da sınırlı kalmadı. 68’in Atatürkçü ve sosyalist kimliğini reddeden bu tür bir solculuk tanımı içinde bağımsızlıktan bahsetmek milliyetçilik olarak görüldüğü için bağımsızlık fikri reddedildi, antiemperyalizm ise Kürtçülüğün emperyalizmle olan göbek bağı dolayısıyla artık uygulanamaz duruma getirildi ve reddedildi.

Solun bu derece karikatürleştirildiği ve sol olmaktan uzaklaştırıldığı bir sürecin toplumun geniş kesimlerinde sol bir iktidar beklentisini tümüyle yok etmesi ise kaçınılmaz bir sonuçtu.

12 Eylül 1980’den 2002’ye gelindiğinde TÜRKSOLU’nun çıkışının “Türk Solu kaldı mı” şeklinde yaygın bir soruyla karşılaşması da solun geldiği noktayı vurgulamaktaydı aslında. Bu sadece altmış yıllık sağ iktidarların yarattığı bir toplumsal tepkinin değil gerçek sola olan özlemin de bir göstergesiydi adeta.

Sağcı çizginin Kürt-İslamcı bir faşizme evrildiği, Cumhuriyetin tüm birikiminin üzerinden geçildiği, Türk vatanının parçalanma tehdidi ile burun buruna geldiği ve ekonomik bağımlılığın Türk halkını her gün daha da yoksullaştırdığı bir süreçte Türkiye’de herşeyden daha çok Türk Solu’na ihtiyaç vardı. Ama sola olan ihtiyacın bu kadar yakıcı bir hal aldığı böyle bir dönemde çelişkiye bakın ki “Türk Solu kaldı mı” sorusu kendisini sol olarak tanımlayan toplumsal kesimlerin bile ortak fikri halini almıştı.

TÜRKSOLU’nun 200. sayısı bu açıdan hem antiemperyalist ve bağımsızlıkçı gerçek solun yeniden dirilişi, hem de sol bir iktidar umudunun yeniden canlanmasıdır.

Faşizme karşı direnişin adı: TÜRKSOLU

Türkiye bugün temelleri 12 Eylül’le atılan ve AKP ile yola devam eden bir faşist rejim altında bağımsızlığını tümüyle yitirme tehlikesini yaşıyor. 12 Eylül’ün beslemesi Kürtçü ve Şeriatçı güçler tek bir Kürt-İslamcı program çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısını ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Dünyanın antifaşist mücadele tarihi ise bize faşizme karşı direnişlerin ancak örgütlü bir halkla bütünleşmiş devrimci bir örgüt öncülüğünde başarıya ulaştırılabileceğini göstermektedir.

TÜRKSOLU’nun gerçek solu yeniden Türk halkıyla buluşturma çabası bu nedenle en çok AKP iktidarı ile iktidarı ele geçiren bu Kürt-İslamcı faşizmin ilerleyiş döneminde antifaşist bir ulusal örgütlenme için önemli olanaklar yaratmaktır.

Türkiye bugün AKP iktidarı altında koşar adım faşist bir rejime doğru ilerlerken bunun karşısında antifaşist bir direniş cephesi olarak TÜRKSOLU’nu ortaya çıkartmak gibi tarihsel bir görev de önümüze çıkmaktadır.

TÜRKSOLU’nun Türk ve Sol’u yan yana getirerek Türk milletini sol bir örgütlenme çatısı altında birleştirme uğraşının önemi de faşizmin toplumu sindirmeye çalıştığı bir dönemde herhalde çok daha iyi anlaşılmaktadır.

12 Eylül ile birlikte kurulan Amerikancı düzen sağcılığın mutlak egemenliğine yol açmak için ikili bir yol tutturmuştu. Birinci yol solun tümüyle ezilmesi ve bir daha toparlanamayacak şekilde yok edilmesiydi. İkinci yol ise böylesi bir ihtimale karşın ne olur ne olmaz denilerek sahte ve düzenin yedeği bir yeni solun ortaya çıkarılmasıydı. Atatürkçülükten ve milliyetçilikten koparılan ve örgütsel gücü yok edilen bir solun emperyalizmin bölgesel planlarına ve Türkiye üzerindeki emellerine karşı çıkması mümkün olmayacaktı. Antiemperyalist bir solun ortadan kalktığı bir toplumda toplumsal bir direniş imkanı da en baştan ortadan kalkacaktı.

O nedenle sadece AKP iktidarı değil “özgürlükçü sol” da bir ABD projesiydi.

Böylece ABD eliyle dizayn edilen Türk siyaseti en sağından en soluna kadar ABD emperyalizminin güdümüne sokulacak ve Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi ve ABD’nin bölgesel jandarması haline getirilmesi operasyonu başarıyla tamamlanacaktı.

TÜRKSOLU’nun ortaya çıkışı bu oyunun da bozulmasıdır. Üstelik TÜRKSOLU kendisini doğrudan Türk milletinin sesi olarak tanımlamakta ve politik yörüngesini de vatan savunması olarak belirleyerek Türk Milletini Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü noktasında tek yürek olmaya çağırmaktadır.

Böylece Türk siyasetinde yıllardır egemen güç haline gelen Amerikancılığın karşısına Atatürkçü, sol ve Amerikan karşıtı bir siyasal hareket çıkmış olmaktadır.

Amerikancılığın merkez üssü konumundaki AKP iktidarı faşizan bir rejim kurarak başta ordu olmak üzere Türkiye’nin temel dayanaklarına saldırıp toplum üzerinde de faşist bir baskı kurarken bunun karşısında ise antifaşist bir halk örgütlenmesi temelinde Türkiye’nin üniter yapısını ve rejimini korumak için yola koyulan TÜRKSOLU vardır.

Dolayısıyla gelinen noktada Türk siyaseti CHP ve MHP gibi Amerikancı partilerden sol/sosyalist iddiasındaki sahte sol hareketlere ve AKP’ye uzanan Amerikancı cephe ile TÜRKSOLU’nun oluşturduğu antiAmerikancı cephe arasında ikiye bölünmüştür. TÜRKSOLU yıllardır yok edilmeye çalışılan antiemperyalist örgütlenme arayışının sonucu olarak henüz örgütsel anlamda devasa bir güce erişmiş olmasa da bu yöndeki kararlılığı ve ortaya koyduğu Ulusal Sol İdeoloji ve strateji ile yönsüz ve örgütsüz kalan geniş halk yığınlarının sesi olabilecek tek hareket olarak örgütsel yürüyüşünü devam ettiriyor.

TÜRKSOLU’nun antifaşist halk örgütlenmesi önerisi ise aynı zamanda gerek solun gerekse Atatürkçü kesimlerin yıllardır unuttukları devrimci örgütlenme ve devrimcilik fikrinin yeniden gündeme getirilmesidir. TÜRKSOLU devrimci ideoloji ve devrimci örgüt fikrini ulusal örgütlenmenin temeline koyarken Türkiye’de antifaşist bir halk örgütlenmesinin de ancak devrimci güçler tarafından başarılabileceğini vurguladı. Bu açıdan TÜRKSOLU’nun 200 sayı boyunca ortaya koyduğu temel yönelim, Türkiye’de unutturulmaya yüz tutan ve Atatürk’ün Altı Ok’unda simgeleşen devrimciliğin yeniden tek kurtuluş yolu olarak ortaya konmasıdır.

Türkiye yüzyılın başında Atatürk’ün önderliğinde bir Kuvayı Milliye örgütlenmesini hayata geçirerek bağımsızlığını kazanmıştı bugün ise ABD güdümlü Kürt-İslam faşizmi Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti yok etmek için tüm gücüyle çalışıyor.

AKP’nin Kürt-İslamcı faşizminin ilerlediği noktada ona set çekecek bir güç mutlaka çıkacaktır. TÜRKSOLU’nun ortaya çıkışı ve yarattığı birikim bu açıdan önemli bir fırsattır ve bu fırsat gerektiği şekilde değerlendirilmek zorundadır.

AKP faşizminin önünün ancak sol bir alternatifle kesileceğini düşünen herkes bu seçeneğin TÜRKSOLU olduğunu bilmelidir.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe