AKP devletle değil
Müslüman Türk halkıyla çatışıyor

AKP iktidara geldiği günden beri devletin tüm kurumlarıyla çatışma içinde ve yapmak istedikleri bu kurumlar tarafından engelleniyor. Yani devletin tepesinde birbiriyle çatışan iki “iktidar” kutbu bulunuyor.

Liberal-şeriatçı köşe yazarları bu durumu “AKP iktidar olabilecek mi?” tartışmasıyla irdeliyorlar. Onlara göre AKP halk iradesini temsil ediyor, çatışmanın diğer tarafı ise oligarşi ve baskıcı devlet oluyor.

Oysa sorunun AKP’nin iktidar olup olmamasıyla bir ilgisi yok. AKP iki aydır hem Türk halkıyla hem Türk devletiyle hem de kendi kitlesi olan Müslümanlarla bir çatışma içine girmiş durumda.

Devletle girdiği çatışmayı Cumhurbaşkanı, Ordu, üniversite ve bürokrasinin aldığı tavra bakarak çok rahat anlayabiliyoruz. Türk halkıyla girdiği çatışma Irak ve Kıbrıs sorununda açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Müslümanlarla girdiği çatışmayı anlamak için ise Vakit ve Yeni Şafak’a şöylece bir bakmak bile yeter. Yani liberallerin açtığı tartışmayı tersine çevirmek ve çatışmanın üzerinde büyüdüğü konulara bakmak gerek.

Şeriatçı AKP Türkiye’nin gelmiş geçmiş en Batıcı hükümeti

Daha seçim öncesinde, seçim sonrası kurulacak hükümetin Amerikancı bir savaş hükümeti olacağını TÜKSOLU sayfalarında defalarca belirtmiştik. 3 Kasım seçimlerinden birinci parti olarak çıkan AKP bugüne kadar izlediği politikalarla bu misyonun da ötesine geçti. AKP bugün sadece savaş hükümeti olmakla kalmıyor, aynı zamanda Batının Müslüman dünyaya ve İslam medeniyetine saldırısında en önemli piyon olarak yer alıyor.

Seçimler öncesinde Batıcı yüzünü belli ölçülerde gizleyen AKP, hükümet olduktan kısa bir süre sonra Batının askerliğine soyunmuş durumda. Ulusal güvenliğimizi ilgilendiren, Türkiye’nin yıllardır milli dava olarak gördüğü konularda, bunların tam tersi bir tutum almaya başladı. Türkiye yıllardır Batıcı hükümetler tarafından yönetiliyor ancak, onlar bile Türk ulusuna ve Müslüman dünyaya karşı böylesine düşmanca bir politika izlemeye cesaret edememişlerdi.

AKP iktidar olduktan sonra, Tayyip Erdoğan’ın yaptığı ilk iş Müslüman dünyasından önce, Hıristiyan dünyasında soluğu almak oldu. Yıllardır Hıristiyan Kulübü olmakla suçladığı AB’ye girmek için hiçbir yetkisi olmadığı halde Türkiye’nin her türlü tavizi verebileceğini açıkladı.

Buralarda sergilediği tutumla Batının beğenisini topladı ve bu tutum hükümet için övünç kaynağı oldu. Yunanistan başbakanı Simitis, “ilk defa karşımızda bir Attila bulmadık” sözleriyle mutluğunu ve memnuniyetini dile getiriyordu görüşmeler sonrasında.

Türkiye’yi parçalamaya yönelik bütün emperyalist planlar, AKP tarafından bir anda masaya yatırıldı, emperyalistlere tüm tavizler teker teker verilmeye başlandı. Yıllardır milli dava olarak görülen ve Türkiye’nin, hiçbir şekilde bu konuda taviz verilmeyeceğini, her görüşmede üstüne basa basa söylediği Kıbrıs pazarlık konusu yapıldı ve tüm emperyalist istekler kabul edildi.

Aslında Kıbrıs, Batının Türkiye üzerindeki emellerinin somutlandığı yer. Emperyalistlerin yıllardır yapmak istedikleri şey Türkleri Anadolu’dan atmak ve burayı Hıristiyanlaştırmak. İşe ilk olarak Türkleri Kıbrıs’tan atmak ve burayı Rumlaştırmakla başlıyorlar. Bu emellerini de her fırsatta da dile getiriyorlar. Geçmişte bunu yapmayı denemişlerdi ancak başarılı olamamışlardı. Türkiye, bu uğurda binlerce gencini de şehit verdi geçmişte. Türkiye’nin bu hassasiyetine karşın, hükümetin tavizkâr bir politika izlemesi, AKP hükümetinin meşruiyetinin de sorgulanmasını beraberinde getirdi.

Tayyip Erdoğan, ezilenlerin değil ezenlerin yanında      Tayyip Erdoğan, ezilenlerin değil ezenlerin yanında
Tayyip Erdoğan, ezilenlerin değil ezenlerin yanında


AKP: Haçlılarla anlaştık ama halkı ikna etmemiz gerekiyor

Elbette sadece Kıbrıs değil. Emperyalistlerin Ortadoğu’ya üs kurma planın bir parçası olan, Irak konusunda da savaşın eşiğine geldik. Ancak hükümete baktığımızda, tüm bu planlara her şeyleriyle teslim olmuş durumdalar, yakındıkları tek nokta ise bu planlara karşı çıkan başta ordu olmak üzere devletin diğer kurumları. Başbakan Abdullah Gül “Her şey bizim dışımızda gelişiyor, Amerikan yönetiminin bizden pek çok isteği var. Türkiye demokratik bir ülke. Halkımızı ikna etmemiz gerek, parlamentoyu ikna etmemiz gerek” sözleriyle, halktan kopuk, Türkiye aleyhine çalıştıklarını çok güzel ifade ediyor. Çünkü parlamento zaten ikna olmuş durumda. İkna edilmesi gerekenler Türk ulusu ve bu Haçlı Seferi’ne direnen kuvvetler.

AKP Kıbrıs’ta Rumların Irak’ta Hıristiyanların yanında

Halkı ikna etme mücadelesinde medyayı da büyük ölçüde arkasına alan hükümet, Türklere ve Müslümanlara saldırıda sınır tanımıyor. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan “Kıbrıs Türklerini yıllardır besliyoruz” diyerek, buradaki insanlardan duyduğu rahatsızlığı bu derece açık şekilde dile getirmekten çekinmiyor.

Kıbrıs’ı Türkiye’nin sırtında taşıdığı bir kambur olarak gören bu zihniyet, Irak konusunda da ABD’ye herşeyiyle teslim olmuş durumda. Aynı kültüre sahip, aynı uygarlığın parçası olan iki ulus karşı karşıya getirilmek isteniyor. Hükümet bu konuda o derece ileri gitmiş durumdaki, iktidar olduktan sonra en büyük destekçileri olan şeriatçı köşe yazarları dahi çileden çıkmış durumda.

Akif Emre Yeni Şafak’taki köşesinde, “bir haçlı senaryosu” kaleme alıyor: “Türkler, 80 yıl öncesine kadar Müslüman coğrafyayı savunmak için çöllerde kanlarını asfalt yapmışlardı... Aynı Türkler aynı coğrafyada varlıklarını sürdürdüklerine göre yine Haçlılara karşı koymaları beklenirdi. Bu senaryoda hiç akla gelmeyecek kurgu Türklerin 80 yıl önce çekildikleri topraklara Haçlılarla birlikte geri dönmeleri olabilirdi. Hem de Haçlılar adına savaşarak, Haçlıların çıkarlarına alet olarak kardeşlerine karşı savaşarak.”

Akif Emre’nin bu senaryosu gerçeğin ta kendisi aslında. Hükümet bu ülkenin evlatlarını, Müslümanlara saldırtma pazarlığını yapıyor bugün. Geçmişin “Büyük Şeytan”ı hükümetin en iyi dostu olmuş durumda. ABD’ye karşı en ufak bir tepki, en küçük bir karşı çıkışı görmüş değiliz.

Ahmet Taşgetiren Yeni Şafak’taki köşesinde “Amerika’nın şu anda Tayyip Erdoğan’a gösterdiği ilgiyi sırf Türkiye insanın iradesine gösterilen saygının ürünü olarak değerlendirmenin çok safça bir yaklaşım olacağını kabul ediyorum. Batılılar halk iradesine ne kadar saygılı bakın görün yaklaşımının Batı büyüsünden başka izah edici bir yönü yok” diyerek hükümetin ne derece Amerikancı bir hükümet olduğunu kendi sözleriyle çok güzel ifade ediyor.

Vakit yazarlarından Abdurahman Dilipak ise “Savaşa Hayır diyen bir milletvekili aranıyor” başlıklı yazısında hükümetin ve mevcut parlamentonun teslimiyetçiliğinden dolayı nasıl çileden çıktığını anlatıyor. Yine Vakit yazarı Turgut Emin üs pazarlıklarını kastederek “Orada neler oluyor. Yetti artık!” diyerek tepki gösteriyor. Abdullah Gül’ün en yakın arkadaşı Fehmi Koru bile son bir haftadır hükümetin tutumu nedeniyle savaş karşıtı kampanya çağrıları yapıyor.

Kısacası AKP şu anda kendi kitlesinden dahi kopmuş durumda. Bu kopukluğu giderebilmek için de kitlesinin karşısına devletin diğer kurumlarını düşman olarak koyuyor ve Müslüman Türk halkıyla olan çatışmasını cumhurbaşkanı, bürokrasi, ordu veya oligarşiyle çatışma şeklinde göstermeye çalışıyor.

AKP oligarşiyle değil Türk halkıyla karşı karşıya

Bu çatışma gazete sayfalarına AKP bürokrasi engelini aşamadı şeklinde yansıyor. Özellikle liberal-şeriatçı köşe yazarları, AKP’nin bu durumundan oldukça rahatsızlar. AKP’nin açıklamalarıyla, yaptıkları arasında büyük farklar var. Tabi böyle bir farkın oluşmasının en büyük nedeni başta ordu olmak üzere, Türkiye’de milli bir kaygısı olan devletin diğer kurumları.

AKP Türkiye’nin milli meselelerinde teslimiyetçi bir çizgi izlerken, milli hassasiyeti olan kurumlarla çatışma içersine giriyor doğal olarak. Hatta öyle ki AKP bu kurumların başında gelen orduyu Batılı devletlerle birlikte sıkıştırarak tasfiye etmenin planlarını yapıyor.

AKP iktidar olur olmaz orduyla bir hesaplaşma içersine gireceğini, 28 Şubat sonrasında YAŞ kararlarıyla, irticai faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle atılan Ramazan Toprak’ı Milli Savunma Komisyonu’nun başına getirerek açık bir şekilde ortaya koymuştu.

Şeriatçıların ve İkinci Cumhuriyetçilerin, “AKP artık iktidar olsun” feryatları aslında hiç de boş değil. Yurtdışı gezilerinde her türlü tavizi veren hükümet bu sözlerini bir türlü yerine getiremiyor. Hükümete yakın yazarlardan Cengiz Çandar, Kıbrıs Zirvesi sonrası yazdığı yazıda, hükümetin bu toplantıya katılmasının, hiçbir anlam ifade etmediği, zaten kararın alındığı ve hükümetin de buna boyun eğdiğini açık bir şekilde yazıyor. Türkiye’nin milli menfaatlerine yönelik kararlar ve kararı alan kişiler ve kurumlar yine gazete sayfalarında hükümetin baş düşmanı ilan ediliyor.

Nazlı Ilıcak Yeni Şafak’taki köşesinden hükümetin meşruiyet tartışmasına açıklık getiriyor. AKP’nin ipleri germeyelim düşüncesi bir teslimiyete dönüşmemelidir diyor. AKP’nin teslim olmayacağı yer de elbette ki ordu oluyor. Ancak bunu söylerken, dayanması gerektiği gücü de “Avrupa Birliği’ne elimiz mahkum, ABD ile birlikte hareket etmeliyiz” diyerek belirtmeden geçemiyor. Hükümetin de bu konuda Nazlı Ilıcak’tan farklı düşündüğünü sanmıyoruz elbette.

Hükümetin tüm çabalarının engellenmesi şeriatçı basın tarafından “hükümet Ankara oligarşisini aşamadı şeklinde yorumlanıyor”. Ancak iş o kadar çığırından çıktı ki, böyle bir yorum yapan şeriatçılar dahi Irak’a saldırı konusunda AKP’yle karşı karşı gelmeye başladılar. Türkiye’yi emperyalistlere kimin esir ettiğini de kendi yazılarından okuyabiliyoruz.

Şeriatçıların bir türlü dile getiremedikleri fakat içlerinden geçirdiklerini New York Times dile getiriyor. “AKP Batının Müslüman polisi olmaktan çekiniyor” diye. Ancak AKP bu yola çoktan girmiş durumda, bunun onlar da farkındalar. Washington Post kendileri açısından durumu çok iyi özetliyor. Onlara göre “AKP’nin tek derdi başörtüsü” bunun karşılığında da her şeyi vermeye hazırlar.

AKP toplumun her kesimiyle kavgalı

AKP’yi iktidarsızlıkla suçlayan köşe yazarlarının en çok yüklendikleri kurumların başında elbette ki ordu geliyor. Onlara göre AKP halk iradesini temsil etmekte, ordu ise bu iradesinin önünde duran büyük bir engel.

Bir diğer engel ise Cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanı Sezer ise Tayyip Erdoğan’a başbakanlık yolunu açacak anayasa değişikliğini meclise geri gönderdi. Cumhurbaşkanın hükümete karşı tavrını ortaya koyan daha da önemli bir gelişme ise KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı köşke çağırmak oldu. Çünkü Cumhurbaşkanı AB’nin Türkiye’ye tarih vermeyeceğini ve Kıbrıs konusunun Türkiye’nin önüne konulacağını bildiği için Kopenhag’a gitmemiş, nitekim buradan da Türkiye’nin Kıbrıs’tan vazgeçmesi sonucu çıkarılmıştı. Buna verilecek en güzel cevap da, hükümete karşın Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın köşke alınması olabilirdi.

Üniversite rektörleri de yaptıkları açıklamada, AKP hükümetine karşı tavırlarını sert şekilde dile getirdiler. AKP’nin en büyük destekçisi sermaye grupları bile, özellikle Irak’a savaş konusunda tepkilerini, savaş istemediklerini dile getirdiler.

Tabii sadece bu kesimlerin değil AKP’ye oy verenlerin de bu partiye karşı tavırlarında değişmeler yaşanmaya başladı. Ahmet Taşgetiren bu değişimi “Ak partinin başarılı olmasını isteyenlerin yüreğinde endişe kıpırtıları oluşmaya başladı. Bunun farkına varılmalı ve bu, çok ciddi bir uyarı sayılmalı” sözleriyle ifade etmekte.

Yeni Şafak yazarı Kürşat Bumin bu durumu “AKP’nin halkın kişiye özel düzenlemelerden hiç hazzetmediğini... ve tutarsız politikalardan çok sıkıldığını tahmin etmesi gerekirdi” diyerek ifade ediyor.

Oligarşi tartışmasında en samimi tespiti ise Vakit yazarı Turgut Emin dile getiriyor: “Ankara Oligarşisi AK Parti’yi esir alıyor manşeti hayati bir tespit. AK Parti’yi son umut olarak gören on milyarlarca insanda aldı bile duygusunun yaygınlaşması an meselesi”

Evet, şeriatçılara Müslümanlığı da Atatürkçüler öğretecek

Sonuçta Müslümanların oylarıyla iktidara gelen AKP bugün Müslüman Türk halkıyla karşı karşıya gelmiş durumda. Herkes, hatta kendi kitlesi bile “haçlıların peşinden Irak’a saldırmak ve Kıbrıs’ı Rumlara bırakmak mı Müslümanlıktır?” diye soruyor. Bu tepkiyi ise siyasi düzlemde Atatürkçü ve milliyetçi kesimler dile getiriyorlar ve şeriatçıları en çok rahatsız eden de bu.

Yeni Şafak yazarı Sami Hocaoğlu kendi hareketlerine yönelik suçlamalardan bunalarak şöyle diyor: “En militan ve dahi militarist laikler, en radikal din karşıtları en çok bağımsızlık yanlısı kesilmişler. Dünün İslamcısı bakıyorsunuz bugünün militan Kemalistiyle kuvvacılık oynuyor. Dünün iflah olmaz laikçisi güya İslamı savunurmuş gibi sureti haktan görünerek azınlık haklarına gülle savuruyor.”

Yani Hocaoğlu Atatürkçüler bize Müslümanlığı öğretemez demeye getiriyor. Siz bir generale törende nasıl selam vereceğini öğretmeye kalkışırsanız elbette ki birisi de çıkar size Müslümanlığı öğretir. Hıristiyan Berlusconi’nin sofrasına gidip orucunu bozan ve ardından da kalkıp “din bir araçtır” diyenlerin biraz Müslümanlık dersine ihtiyacı olduğu açık değil mi? “Din araçtır” demekle “Allah bir araçtır” demenin arasında ne fark olduğunu mümkünse bir Müslüman yazarımız biz Atatürkçülere anlatsın.

Sadece bu da değil. Türk halkıyla ve Türk ordusuyla düşman ama “büyük şeytan” Bush’la dost bir Müslümanlığın kimin hayır duasını alabileceğini merak eden varsa Türkiye Yahudilerinin Hahambaşı Rav İshak Haleve’ye kulak versin: “Seçimden önce AKP temsilcileri ziyarete geldi. Hayır duaları ettim. AKP’ninki tuttu.”

 
30.12.2002/Sayı:20
 Kuzey Fırat
Ana Sayfa >>