Türk
basını değilRUM LOBİSİ Türk medyası Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Rauf Denktaşa karşı karalama kampanyası başlattı. Doğan Grubu, Sabah, Akşam, şeriatçı basın, bölücü basın, elele vererek özellikle 12 Aralıkta Kopenhagdaki toplantıyla beraber Denktaşa karşı büyük bir propaganda kampanyasına başladı. Denktaşa hakaretler artık manşette Aslında medyamızda son yıllarda Rauf Denktaşa karşı yoğun bir karalama kampanyası zaten devam ediyordu. Ancak geçtiğimiz ay bu karalamalar gazetelerin köşe yazılarından, manşetlerine taşındı. Türk devletinin Kıbrısı milli dava olarak gören geleneksel ulusal politikasını değiştiremeyenler, Denktaş düşmanlığını manşetlere kadar taşıyarak en azından gazetelerinin yayın politikasını netleştirdiler ve açık niyetlerini ortaya koydular. Türkiyeyi medya plazalarından yönetmeye alışmış tekelci sermaye, Denktaşı ortadan kaldıramamanın hırsıyla gazete manşetlerinden saldırıyor. Rauf Denktaşa layık görülen sıfatlardan yalnızca bir kaçı: Denktaş Yine Kıvırdı, Kıbrıs Halkı Haykırdı: Hain Denktaş, Türkiyenin ve Kıbrısın Önündeki Taş: Denktaş, Denktaş Sabırları Taşırdı, Denktaş Tıkaç. Yanlış anlamayın bunlar Yunan veya Kıbrıs Rum kesiminin gazete manşetleri değil. Bunlar sözde Türk basınının en yüksek tirajlı gazetelerinin manşetleri! Sürekli tarafsız gazetecilikten ve yayın ilkelerinden bahsedenler Rum kesimi yanında öyle militan bir tavır aldılar ki Yunan basını bunların yanında çok daha tarafsız kaldı. Türkiyeyi Batıya peşkeş çekmek isteyenler için şimdi sıra 28 şubat 2003te. Bu tarihe kadar Denktaştan Kuzey Kıbrısı Annan Planı çerçevesinde ABye ve Rumlara teslim etmesi isteniyor. Rumlarsa endişeyle bekliyor. Çünkü Güney Kıbrıs, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs olmadan ABye girerse bu, adanın fiilen taksimine olabilir. Ama korkmalarına gerek yok çünkü Türk basını kükrüyor! Basın sıradan işbirlikçi yayın üslubunu da terk etmiş, Rum lobisi gibi yayın yapıyor. Eskiden basında Kıbrısta Rumların katlettiği Türklerin resimleri ve hikayeleri yer alırdı. şimdi ise gündeme farklı konular geliyor. Kıbrısta öldürülen çocukların resmi yerine Sabah gazetesi 6-7 Eylül olaylarında kırılan mağaza camlarını ve olaylardan mağdur bir Rumun Türkleri affettiğini ifade eden açıklamalarını tam sayfa veriyor. Gören bu gazeteyi Atinada çıkıyor sanır. Ancak bu kadarla da kalmıyor Sabah işi daha da ileri götürüyor. Anlaşılan kendi yazarlarının Rum ve AB tezlerini destekleyen yazılarını yeterli görmüyor ki, eski Kıbrıs Rum Kesimi Cumhurbaşkanı Vasiliudan AB uzmanı adı altında makale alıyor. Makale Türk ordusunu ve Türkleri suçlayan ifadeler içermesine rağmen aynı gazetedeki Türk yazarları Vasiliuyla bu konuda yarışır.
Dışişleri Bakanı Yakışın Kıbrısta çözüm olmazsa, Türk ordusu işgalci konumuna düşebilir açıklaması doğal olarak büyük tepki topladı. Belki de dünyada kendi ülkesinin işgalci olduğunu dolaylı yoldan da olsa ifade eden ilk Dışişleri Bakanını çıkartmak da AKPye nasip oldu. Ancak Yakışın açıklamasına yönelik sert tepkiler medyada yeni bir tartışma açtı. Lobi etkinliğini yürüten köşe yazarları Türkiyenin niçin işgalci konumunda olduğunu ispat için yarışa girişti. Radikal yazarı ısmet Berkan işgalci kelimesine gösterilen tepkiye şaşırıyor: Vay sen misin, sokaktaki çocukların bile bildiği, her yerde konuşulan bu meseleyi söyleyen... Buradaki yanılgı fazladan alınmış toprakların bizim olduğuna inanmaktan geçiyor. ısmet Berkana göre Türkiyenin benimsediği Kıbrıs konusundaki semantik (dil) artık çökmüş çünkü haklı zemini kalmamış. Alınan topraklar fazladan olduğuna ve bizim olmadığına göre, bu topraklar kimin? Bu toprakları Berkanın Rum ve AB toprağı olarak gördüğü kesin. Her konuda hukuktan bahsedenler bu konuda AB dayatmalarını esas alıyorlar. Türkiye hakkı olmayan topraklarda bulunuyorsa, Türkiyeye işgalci demenin hiçbir sakıncası yok. ışte Berkanın Türkiyede Kıbrıs politikasıyla ilgili sunduğu yeni semantik! AKPye en yakın gazetecilerden ve hükümetin akıl hocası Yeni şafak yazarı Cengiz Çandar ise işgalci kelimesine karşı gösterilen tepkiye Berkana benzer bir cevap veriyor: Ne var bunda? Bunun böyle olduğu bunca zamandır bilinmiyor muydu? Türke Rum propagandası HaberTürk gazetesi yazarı Hakan Aygün ise işgalci kelimesine kızanları Türke Türk propagandası yapmakla suçluyor. Kendisinin Türke Rum propagandası yapmayı daha uygun gördüğü açık. Radikal gazetesinin yazarı Murat Belge ise konuya daha felsefi yaklaşarak Türkiyenin işgalciliğini ispat ediyor: (Türkiyeyi işgalci) ...yorumlamakla Avrupa ve dünya yanılıyor olabilir. Ola ki bu konuda dünyada bir tek biz haklıyız. Ama şu andaki somut durumda, durumun kendisiyle haklılık arasında bir örtüşmezlik var. Toplumların... girdikleri hareketin somut bir gerçekliği vardır. Türkiyenin işgalci olduğunu işgalci kelimesini ağzına almadan ancak Belge bu kadar dolambaçlı ve güzel ifade edebilirdi. Belgeye göre Türkiye tüm dünyanın gerçekliğinden kopuk, fantezi dünyasında haklılığına inanan ve kendini tüm dünyanın nitelemesine rağmen işgalci görmeyen bir ülke. Türkiyedeki gönüllü Rum lobisinin ve AB işbirlikçilerinin işi zor. Çünkü Türk düşmanı oldukları kadar korkaklar da. Türk ordusuna işgalci diyebilmek için işgal kelimesini kullanmadan her türlü şekle giriyorlar. Dış politika uzmanı Hürriyet yazarı Ferai Tınç ve Milliyet yazarı Taha Akyola göre ise Türkiyenin 1959 ve 1960 antlaşmalarından kaynaklanan Kıbrısa müdahale hakkını dünyaya anlatamadığı için artık işgalci değiliz demek için çok geç. Bütün bu köşe yazarlarına göre Türkiyenin işgalci olduğunu kabul etmesi ve buna göre politika belirlemesinden başka şansı yok. Madem Türk ordusu işgalci, buyrun, atabiliyorsanız atın! Ancak unuttukları bir şey var. Türkiyenin Kıbrıs konusundaki ulusal çıkarları ve tezleri işbirlikçi hükümetler tarafından ne kadar az savunulmuş olsa bile 1974ten beri var olan devlet politikası başarılı. Kıbrıstaki Türk askerine tüm dünya mı yoksa bütün evren mi işgalci diyor bilemiyoruz. Ancak nedense 28 yıldır dünyada bir baba yiğit çıkıp bu işgalci askeri adadan atamadı. Ellerine fırsat geçtiğinde bir üçüncü dünya ülkesine nasıl çullandıkları Irak örneğinde apaçık ortada. Madem Türkiyenin haklarını kazandığı 1959 ve 1960 antlaşmalarını kimse takmıyor, niçin kimse Türkiyenin askeri gücüne dokunamıyor? Madem ki bu asker işgalci ve Kuzey Kıbrıs vatanımız değil ve fazladan alınmış toprak, milyonlarca Türk bu topraklar için şehit olmaya hazırken nasıl oluyor da bu toprak üzerinde hak iddia eden Rumlar ve AB Türkiyenin Kıbrısla entegrasyonu olasılığı karşısında tir tir titriyor ve harekete geçemiyor. şurası açık ki Türk ordusu Kıbrısta hem haklı hem de güçlü. Türk medyası lobi çalışmasına bundan dolayı gaz veriyor. Türkiyenin bu haklı ve güçlü konumunu dışarıdan hiçbir güç sarsamayacağı için tek çare Türkiyenin içten işgalci olduğuna ikna edilmesi. Ama Türk halkının ve ordusunun köşe yazarlarının saçma sapan mantık oyunlarıyla ikna olacağı yok. Denktaşa değil Kıbrıs Türküne düşmanlar Denktaş yıllarca Kıbrısta Milli Davanın savunucusu olarak bilinirdi. Ama artık kendisine her türlü hakaret layık görülüyor. Radikal Gazetesi yazarı Perihan Mağdene göre Denktaş: Tıkanıklık ordinaryusu. Yazısında iyice aşka gelen Mağden hakaretleri sıralıyor: Tıkaç Denktaş, Büyük paranoya profesörü, mide bulandırıcı... Tüm bunların hepsi Denktaş Annan belgesini 12 Aralıkta ve sonra imzalamadığı için. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi 12 Aralıkta kendilerince bir zafer elde etti. Çünkü Türkiye tarih için tarih bile alamazken Rum Kesimi üyeliği garantilemişti. Ama hem Rumlarda hem de bizim medyada çözüm için bir telaştır gidiyor. Olmuşken tam olsun. Kuzey Kıbrıs Türkiyeden temelli koparılsın. Vatan gazetesi yazarı Ayşe Özgün ise Rauf Denktaş ve Mümtaz Soysal'ı utanmazlık ve Atatürkün yolundan ayrılmakla suçluyor. Ayşe Özgüne göre bu iki isim Türk milletine ve Kıbrıslılara ihanet etmiş. Oysa Atatürkün mirası ve Türk ulusal özelliklerinin gerektirdiği başkaymış. Bizim bir farkımız vardı. Bize anlaşma, hoşgörü, huzur, sempati yakışıyordu... Rüzgarı avucumuzun içine hapseder, kahkahayla işleri kolaylaştırırdık. Vatan toprağını isteyen emperyalistlerin işlerini kahkahayla kolaylaştırmak Atatürkçülüğün ve Türklüğün gereğiyse, işgalcileri Kurtuluş Savaşında denize döken Atatürk ve Türk halkı da anlaşılan utanmazlık yapmış. Kürtçüler de aynı Lobide Yeni şafak yazarı Koray Düzgörene göre Kıbrıs Davasının sembol ismi Denktaş aslında kontrgerillanın beslediği bir katil. Kıbrıstaki Türk direnişi ise derin devletin işi. Denktaşın bugün direnmesinin nedeni ise geçmişte yaptıklarının hesabını verememe korkusu. Kıbrısta ve Türkiyede Türk düşmanlığı yürütenler kendilerini bugünlerde o kadar güçlü hissediyorlar ki her istediklerini yazabiliyorlar. Fatih Altaylı ise Bozmayın Denktaşın düzenini diyor ve Kuzey Kıbrısı Denktaşın ailece hortumlayarak talan ettiği için çözüme karşı olduğunu iddia ediyor. Denktaş düşmanı koroya Kürt milliyetçisi, bölücü Özgür Gündem Gazetesinin yazarı Ragıp Zarakolu da katılıyor. Koroda onlar eksik olamazdı zaten. Zarakolu, Denktaşın Türkiyenin başına layık olduğunu ve Kıbrıstaki saltanatını Türkiyede sürdürmesi gerektiğini söylüyor.
Hakaretler başka yazarların yazılarıyla da çoğaltılabilir. Ama esas önemli olan Denktaş karşıtı karalama kampanyasının kaynağı ve kimler tarafından yürütüldüğü. Denktaşı yıllardır ulusal lideri olarak seçen Kıbrıstaki Türk halkı zaten suçlamalara en büyük cevabı vermiş durumda. Rauf Denktaşla ilgili tüm bu suçlamaların kaynağı kendisinin AB ve Rum dayatmalarına direnmesi. Başta Solana olmak üzere Batı Türkiyeyi vurmak için Denktaşı hedef tahtasına oturttu. AB yetkilileri Türkiyeyi teslim almak için Denktaşı devirmek derdinde. Denktaşın adada ulusal duruşun en önemli dayanağı olduğunu biliyorlar. Solana sorunların kaynağı olarak Denktaşı gösterdi. Türkiyede de saldırıların dozajı arttı. Saldıranlar ise Türkiyedeki bozuk sömürü düzeninden en çok nemalanan tekelci medyanın beslemeleri. Utanmadan bir de Kuzey Kıbrıstaki düzeni sorguluyorlar. Tüm Türkiyeyi olduğu gibi Kuzey Kıbrısı da zayıf düşüren ve ekonomik olarak çökertenin kendi patronlarının düzeni olduğunu sanki bilinmiyor. Türk mitingi Türk basınına giremiyor Denktaş karşıtı propagandanın gönüllüsü her türlü kesimden çıkıyor. Oral Çalışlar da Kıbrısı peşkeş çekmenin ve Türkiyeyi AB sömürgesi yapmanın gayretli bir taraftarı. Ancak ölçüsüzlüğüyle göze batıyor. Kıbrısın Resmi ve Gayri Resmi Hali başlıklı yazısı ne gazetecilik ilkelerine ne de yayın dürüstlüğüne hiçbir şekilde sığmıyor. Çalışlar Kuzey Kıbrısta Denktaş lehine, Annan Planı aleyhine yapılan mitingden telaşa düşmüş. Mitinge insanların nasıl zorla taşındığından, mitingin devletin ve askerin zorlamasıyla gerçekleştiğinden, başarısız olduğundan bir panik havasında bahsediliyor. Ve adeta psikolojik savaş yürüten bir propagandist üslubuyla yazı koskoca bir yalanla son buluyor. Mitinge 3 bin kişi bile katılmamış! Oysa en ABci yayın organı Radikal gazetesi bile mitingin on binleri bulan kitlesinin fotoğrafını basıyor. Tüm medya Denktaş karşıtlarının AB bayraklarıyla düzenlenen cılız mitingi günlerce manşete taşırken, Türkiye yanlılarının mitingine büyük bir ambargo uyguladı. ışbirlikçi medya mitingi hasır altı etme yoluna giderken, mitingi yalanlarla karalamak bir tek Oral Çalışların aklına geldi. Çalışlara göre Kıbrıstaki devletin sakladığı bu gayri resmi gerçeklerin kaynağı BıANET. Ancak BıAnın ABnin verdiği 100 binlerce Euroluk yardımla AB politikaları doğrultusunda haber yaptığı geçen yıl ortaya çıkmıştı. ABnin resmi politikalarının yarı resmi organı, gayri resmi gerçeklerin kaynağı olarak yutturulmaya çalışılıyor. Rum mallarının avukatı: Cüneyt Ülsever Hürriyet Gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever Türk medyasında bir ilke imza atmayı başardı. Kendisi Türkiyenin halen vermekte olduğu uluslararası bir davaya müdahil oldu. Rumların topraklarını Türklerin işgal ettiğini, Türkiyenin bunlar için tazminat ödemesi gerektiğini belirten Ülsever, 20-30 milyar doları bulan tazminatı Denktaşla Mümtaz Sosyalın nasıl ödemeyi düşündüğünü soruyor. Ülsever Türkiyenin hiçbir şekilde tazminat ödemeyi kabul etmediği bir konuda, kendince bir meblağ da belirlemiş ve Rumlar adına bu miktarı temin etmeye çalışıyor. Rumların mallarının derdi Ülsevere düşmüş. Ülsever sadece Kıbrıstaki Rumların değil, Kurtuluş Savaşında Anadoludan def ettiğimiz işgalcilerin de avukatlığına soyunabilir. Ermenilerin, Rumların ve emperyalistlerin Lozana ve Cumhuriyete duydukları kin ortada. Vatanı savunmamız ve kurtarmamızın karşılığında bir tazminat istedikleri biliniyor. Bu seferki tazminatın daha büyük olacağı da göz önünde bulundurulduğunda Ülsever için cazip bir iş daha ortaya çıkıyor. Ülsever avukatlığı için para alıyor mu bilemeyiz ama diğer lobicilerden farklı olarak kendi yalanları kendi ayağına çabuk dolandı. Bu açıdan lobi çalışması için kendisine para ödemeyi düşünen varsa ödeyeceği miktarı gözden geçirmeli. Ülsever, Mümtaz Soysal ve şükrü Sina Güreli Rum toprağını ve mallarını gasp etmek ve Kıbrısa villa kondurmakla suçladı. Mümtaz Soysal bu iddiayı hemen yalanladı ve Kıbrısta beş kuruş malı olmadığını açıkladı. Gürel ise Kıbrısta bir kooperatifin üyesi olduğunu ancak bu kooperatifin Türk toprağında olduğunu açıkladı. Yalanı ayağına dolanan Ülsever hatasını kabul edeceğine, kooperatifin sahibi olan Türkün başka bir yerde Rum toprağı işgal edip etmediğini sorgulamaya başladı. Ayrıca Kıbrıstaki kaynaklardan kendisine tonla bilgi geldiğini açıkladı. Bu kaynaklar Kıbrısın neresinden acaba? Kıbrısın güneyindeki Rum kesiminden mi? Milli Dava ve vatan düşmanları Kıbrıs konusu pek çok yazarımıza yeni bir olanak sundu. Milli Dava kavramına saldırarak vatan kavramını yerin dibine geçirmek için yeni bir fırsat geçti ellerine. Serdar Turgut kendi tercihini ortaya koyduktan sonra, Kıbrıs Türkü adına da konuşuyor: ... Ben hâlâ daha KKTCnin para karşılığı en yüksek fiyatı verene satılması görüşündeyim... Türkiyeye ilhak mı, yoksa en yüksek fiyatı verene satılmak mı diye sorsanız insanların büyük çoğunluğu satış alternatifini tercih eder. Can Dündar ise Kıbrısta sınırların kaldırılmasını şöyle savunuyor. Aşkta da milliyetçilikte de kapı açık bırakılmalıymış. Kapıdan çıkıp giden bir daha geri dönüyorsa aşk ve milliyetçilik geçerliymiş. Can Dündarın aşk hayatındaki ahlaki normları nelerdir bilemeyiz. Ancak vatanın sınırları vatandaşlar kaçmasın diye değil, emperyalistler işgal etmesin diye vardır. Vatan ve vatan savunusu kavramını bilmeyenlere bu saatten sonra bu gerçekleri anlatacak değiliz. Kendi yaşamlarını en yüksek parayı verene kendini satmak ilkesine göre düzenleyenler tüm halkı kendileri gibi sanıyorlar. Oysa ulusu ve vatanı oluşturanlar tam da biz satılık değiliz diyen insanlardır. Eğer bugün bir Türk halkı varsa bu, kendini satmayanların, kendini satanlara karşı verdikleri mücadele sayesindedir. Denktaşa ve ulusal politikalara hakaret etmek için yola çıkanlar Türkiyede ve Kıbrısta yaşayan bütün Türk halkına hakaret ederek yollarına devam ediyorlar. Misak-ı Milli ve Lozan nasıl kazanıldı? Lobici köşe yazarları kendilerini dünyanın en akıllı, halkı ise en aptal canlıları zannediyor. Vatan toprağının Lozan ve Misak-ı Milli örnek gösterilerek ABye satılması ancak bizimkilerin aklına gelebilirdi. Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemale göre eğer Atatürk Denktaş gibi davransaydı, Lozan asla imzalanmazdı. Aynı soruyu ısmet Berkan da soruyor. Bu mantıkla Lozan imzalanır mıydı? Zülfü Livaneli ise ekliyor Hem Kıbrıs Misak-ı Milli sınırlarında değil ki. Kıbrısın vatan toprağı olmadığına Livaneli gazetedeki köşesinden karar veriyor. Rumlar da buna sevinmiştir herhalde. Livaneliden Türk-Yunan dostluğuna, Kıbrıstaki Türk halkını çiğnemek pahasına yeni bir örnek. Lozan Anlaşması savaş alanında kazanılmış bir anlaşmaydı. Yenilgiye uğrayan emperyalistler masada aylarca direnmelerine rağmen Misak-ı Milli sınırları içindeki tam bağımsız Türkiyeyi kabul etmek zorunda kaldılar. Bütün bir bağımsız vatanın kazanıldığı anlaşmayla, Kıbrısın ABye pazarlanması aynı kefeye konuyor. Bu mantığın sahipleri sadece kasıtlı bir demagoji yürütmüyorlar. Kendileri gerçekten de Kurtuluş Savaşımızı ve Lozanı yabancı ülkelerle yapılan bir pazarlık sanıyorlar. Şeriatçı basının Kıbrısı satma aşkı Büyük sermayenin işbirlikçi kalemleri, bölücü basının sözcüleri ve eksik kalan son halka gerici basın... Gerici basın bir kez daha vatan diye bir kaygıdan tamamen arındığını gösterdi. AKPnin yarı resmi yayın organı Yeni şafakın Kıbrıs yayınları Radikal gazetesinden bile daha ver kurtulcu. Gerici gazetelerdeki Cengiz Çandar gibi liberal tayfanın tutumu zaten herkesçe biliniyor. Ancak asıl ilginç yazılar ıslami bakış açısından Kıbrısı satmayı savunanlardan geldi. Gericilerin savunduğu şu: Kıbrısı biz zaten kaybettik. Öyleyse bugün savunmanın alemi ne? Yeni şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplana göre Kıbrısı biz 1974te kaybettik. Nasıl mı? Oraya giren Türk devleti Kuzey Kıbrıstaki Türk halkını asimile etti. Bunu ise halkı ıslamdan kopararak ve laikleştirerek başardı. Oradaki halk şeyh Nazım Kıbrısi gibilerine teslim edilseydi ve ıslamileştirilseydi, şimdi Rumlarla birleşmek istemezdi. Kıbrıslı Türkleri laikleştirerek... Rumlara benzettiğimizi, onlardan farksız hale getirdiğimizi nasıl göremiyoruz anlamıyorum doğrusu. Bu mantıktan yola çıkarak Kaplan Kuzey Kıbrısın bugün ABye ve Rum tarafına AKP tarafından satılmasını doğru ve mantıklı buluyor. Hatta Kaplan Türkiyedeki laiklikten dolayı Türk halkının da yakında vatanından vazgeçeceğine hüküm getiriyor. Aynı mantığa katılan bir diğer isim ise Vakit yazarı Abdurrahman Dilipak. Ona göre Aslında ne Yunanı denize döktük ne de orduların ilk hedefi Akdenizdi. Dilipaka göre Kıbrısı da, Egeyi de, Meisi de Atatürk zamanında ve onun yüzünden kaybettik. Öyleyse bugün bir bardak suda koparılan fırtına niye? Vatanı süngüyle kazananlara karşı gericilerin tarihten gelen hıncı hiç eksik olmuyor. Vakit yazarı Hasan Karakaya, Türkiyenin pek yakında adada işgalci konumuna düşeceğini belirtiyor ve ekliyor: Bundan böyle, Rumlara karşı ilan edilecek bir savaş aynı zamanda tüm AB ülkelerine yönelmiş bir tehdit sayılacaktır ki, yüreği yeten buyursun!.. Tabii, Biz, yedi düvele kafa tutmuş bir milletin ahfadıyız diyen ruh hâlâ yaşıyorsa. Bu mümkün olmadığına göre Karakayaya göre kaçınılmaz gelişme: Kıbrıstaki Türk sınırları, bir süre sonra Denktaş ve avanesinin nemalandığı bataklık olarak görülecek ve bu bataklığın kurutulması talep edilecek. Bu ise daha bugünden KKTCde ve Türkiyede dillendiriliyormuş. Gericiler Kıbrısı satmak için oynanan mantık oyunlarında liberalleri gerçekten de geride bırakıyor. Binlerce yılın verdiği çarpık mantık yürütme ustalığı kendini belli ediyor. Bu mantığa göre Türkiye de laik olduğuna göre AKPnin ABye ve ABDye ülkemizi peşkeş çekmesi ve NATOnun saldırı üssü haline getirmesi son derece doğru. Kurtuluş Savaşında Halife ve şeyhülislam da aynı mantıkla Ankara hükümetini kafir ilan etmişti. Böylelikle Hıristiyan Yunanistan ve ıngilterenin köpekliğini kafir, dinsiz Kemalistlere karşı rahatlıkla yapılabilmişlerdi. Savunacak vatanı olmayanlar, dini vatan hainliklerine alet edebilirler. Ancak Müslüman halk kendileri gibi satılık değildir. Ne Türk ne Yunan, AB ve Rum uşağı Tartışmalara en özlü katılım yine Hürriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkökten oldu. Siz olsanız o pankartı taşımaz mıydınız? diye soruyor Özkök. Bahsettiği pankart Kıbrıstaki AB yanlılarının eyleminde taşınan Ne Türküz, ne Yunanlı, Kıbrıslıyız pankartı. Bugün Kuzey Kıbrıslı o Türk gencinin hayatında gerçek bir milattır... Ve o genç ister istemez şu soruyu soruyor. Ben bu güzel dünyaya kimin yüzünden giremiyorum. Aynı soruyu Özkök kendine soruyor ve cevabı veriyor: Kuzey Kıbrıs ve Denktaş yüzünden. Özkökün cevap vermeye cesaret edemediği bir tek soru, o pankartı taşıyıp taşımayacağı sorusu: Taşırım diyemem ama samimi söyleyeyim taşımam da diyemem. Özkökün de cesaretinin bir sınırı var tabii. Ama ortada bir gerçeklik daha var. Kıbrıslı gencin zorla kafasına sokulmak istenen uydurma Kıbrıslı milliyeti fikri Özköke bile pek uymuyor. Çünkü kendisinin ne köken olarak Kıbrısla bir ilgisi var, ne de Milli Davayla bir ilişkisi. Ama hem Özkökün hem de diğer medya yazarlarının bu konuya olan ilgisi asla bitmiyor. Artık Türk basını kalmadı, yerini Rum lobisi aldı. Nedeni ise ne Türk ne de Yunan olmalarından, Serdar Turgutun da dediği gibi en yüksek fiyatla satılmayı tercih etmelerinden. Simitis: Türkiyede Annan planının derhal kabul edilmesini savunanların tezleri ve görüşleri şaşırtıcı bir şekilde Yunan görüşleri ve politikalarıyla örtüşüyor. Yunanistanın ve Güney Kıbrısın 12 Aralıktaki en büyük korkusu ABnin Kıbrıstaki sorundan dolayı, Rum Kesiminin üyeliğini ertelemesiydi. Türkiyenin Kıbrıs konusunda diretmesi ve 1959 ve 1960dan gelen haklarını savunması, AB ülkelerini Rum kesimini ABye almak konusunda çelişkiye düşürebilirdi. Ancak Erdoğan ve Gül tam tersini yaptı. Denktaşı Annan planını imzalamaya zorladı. Yunan tarafı ise 12 Aralıka kadar büyük Türk dostluğu gösterileri yaparak, Kıbrıs konusunda bir karşı çıkışı önlemeye çalıştı. Kopenhag zirvesi hem Yunanistanda hem de Güney Kıbrısta büyük bir sevinç ve zafer havasında karşılandı. Annan Planının Kıbrıstaki Helenizm davasına aykırı olduğu yönündeki itirazlar birden kesildi. Klerides ve Smitis büyük bir zafer kazanmış olarak lanse edildi. Rum Kesimi artık AB üyeliğini garantilediği için, hangi plan gelirse gelsin Türkiye ABye bağımlı kaldığı sürece adanın Rumlaşması için gerçekten de önemli bir dayanak elde etti. Yunanistan parlementosunda en sağından soluna kadar tüm parti liderleri Simitisi tebrik ettiler. Simitis 12 Aralıka kadar söylemediklerini parlementodaki konuşmasında dile getirdi. Kıbrısın (Rum kesiminin) ABye üyeliği sorunun çözümüne hızlandırıcı bir etki yapacak. AB üyeliği Helenizm için yeni bir sayfa açmıştır. Simitis zafer sarhoşluğu içinde bu değerlendirmeyi yaparken, BM planının Kıbrısta Rum Ulusal Konseyinin kararı doğrultusunda tek devlet ve tek egemenliği ön gördüğünü belirtti. Türkiyedeki Annan Planı taraftarları iki devletten bahsede dursun, Simitis tek devlet üzerine kurulu Kıbrısı müjdeliyor. Rum lobisinin Yunanistandaki ve Türkiyedeki söylemlerinin bir birinden farklı olması şaşırtıcı değil. Güney Kıbrısın ABye kabul edilmesiyle beraber Selanik zirvesine doğru Rum kesiminde geri sayım başladı. Bazılarınca Annan Planının çok fazla bir önemi kalmamıştı. Çünkü nasıl olsa AB Planı takmadan Kıbrısı almıştı. Ancak bu rahatlık kısa sürdü. Türkiyenin ABnin kararını tanımadığını belirtmesi hem Yunanistanı hem de Rum kesimini telaşa düşürdü. Çünkü adanın taksimi ve kuzeyin Türkiyeye bağlanması ciddi bir olasılık olarak belirdi. Rumlar bunu engellemek için KKTCye karşı yeni ekonomik önlemlere başvurmaya karar verdi. Klerides tarafından KKTCdeki Türkiyeden göç etmemiş olan Türklere AB pasaportu, iş bulma hakkı ve ticaret imkanı sağlanacağı açıklandı. Amaç Kıbrıs Türk halkını parayla satın almak ve kuzeyi kargaşaya sürüklemek. Böylelikle KKTCnin varlığı zayıflatılmak ve KKTC anlaşmaya zorlanmak isteniyor. Rauf Denktaş bunu bir rüşvet ve ahlaksızlık örneği olarak nitelendirdi. Rüşveti alanın da hain ve ahlaksız olacağını vurguladı. Denktaş kuru ekmek ve suyla Erenköyde verilen direnişi hatırlattı. Rum Kesimi kuzeyin Türk halkının vatanının bir parçası olduğunu hâlâ algılayamadığı için rüşvetle, toprak satın alabileceğini sanıyor. Ancak ABye karşı Türkiyedeki uyanış devam ederse, Yunanistan ve Rum Kesiminin kazdıkları dolambaçlı Enosis kuyusuna kendilerinin düşmesi olası. Hem Yunan tarafında hem de Türkiyede gönüllü Rum lobiciliği üstlenmiş AB çevrelerinde son günlerde yaşanan telaşın nedeni bu olasılık. Dolayısıyla Annan planı yeniden değer kazanıyor ve 28 Şubat 2003 tarihi tıpkı 12 Aralık 2002 tarihi gibi Türkiyeyi pazarlamak için medya ve hükümet tarafından gündemde tutuluyor.
AKP hükümeti Rum tezlerini savunuyor AKP iktidarının ilk günlerinden itibaren hükümetle devlet kurumları arasında bir çatışma söz konusu. Bir tarafta Türkiye Cumhuriyetinin belirlediği devlet politikaları var. Bunlar Misak-ı Milliyi korumak, bölge ülkeleriyle barış içinde yaşamak, vatanın bütünlüğünü korumak. Bu devlet politikalarının bugün en somut yansıması Kıbrısta Türk varlığını korumak, Egede ulusal hakların savunulması, Irakta bir kukla Kürt devletinin engellenmesi. AKPnin politikaları ise tüm bu alanlarda devlet politikalarıyla çelişiyor. Dışişleri Bakanı Yaşar Yakışın açıklamaları ile ardından ordu ve dışişlerinden gelen yalanlamalar bu çatışmayı gözler önüne seriyor. Yakışın ilk önemli açıklaması Türkiyenin ABDye Iraka saldırı için üslerini verdiği yönündeki sözleriydi. Ancak daha bir saat geçmeden Dışişleri müşteşarlığı ve Genelkurmay bu açıklamayı yalanladı ve verilmiş bir söz olmadığını belirtti. Dış politikanın kimin kontrolü altında olacağı önemli bir mücadele mevzisine dönüştü. Tayyip Erdoğanın ABDde Busha verdiği sözleri yerine getirebilmesinin önünde önemli bir engel var. Dışişlerinin müşteşarlık kadrosu AKP tarafından görevden alınamıyor. Özellikle Cumhurbaşkanı Sezer buna karşı. Bu kadroların AKPden çok ordunun dış politika tezlerini uyguladığı her geçen gün netleşiyor. Dış politikada ikinci önemli kriz Kıbrıs konusunda yaşandı. Erdoğanın Belçika modeli açıklaması Dışişleri tarafından düzeltildi. Yakış ise karşı bir atakla Denktaşa Annan belgesini imzalatmak için Amerikaya gitti. Kopenhagtan önce anlaşmayı zorla Denktaşa imzalatma çabası Denktaşın direnişiyle boşa çıktı. Erdoğan Kopenhagta KKTC Dışişleri Bakanına Kıbrıs hakkında kararı Türkiye verir siz değil diyerek çıkıştı. Ancak Kopenhagta da Annan planı imzalatılamadı. Denktaş AB tarafından davet edilmediği Kopenhaga bütün baskılara rağmen gitmedi ve KKTCyle Türkiyenin onurunu ayaklar altına aldırtmadı. Bu direniş tabii ki Erdoğanın ifade ettiği gibi salt KKTCdeki ulusal iradeden kaynaklanmıyordu. Kendisi de Kopenhaga gitmeyen Cumhurbaşkanı Sezer ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yetkili ağızları Denktaşın davasının yanında olduklarını açıkça belirtti. Dolayısıyla AKP'nin Denktaşı saf dışı etme planları suya düştü. Yaşar Yakış Rum Dışişleri Bakanı gibi konuştu Dışişleri Bakanı Yakışın sözleri devlet politikasıyla hemen hemen her alanda çelişiyor. Ermenistanla ilişkilerin normalleştirileceği açıklaması 13 yıllık Türk Kafkas politikasına tamamen ters. Yakışın Eğer 28 Şubata kadar Annan Planını onaylamazsak Kıbrıstaki TSK, işgal ordusu konumuna gelir açıklaması AKPnin belirlediği Kıbrıs politikasının ne noktaya geldiğini gösterdi. Açıklama büyük tepki gördü. Dışişleri yetkilileri yine kendi Bakanlarını düzeltti. TSKdan yetkililer Yakışa rahatsızlıklarını belirtti. Abdullah Gül bile Yakışı uyarmak zorunda kaldı. Yakış istifa etme noktasına kadar geldi ancak Gül bunu engelledi. Yunan kesiminde ise açıklama sevinç ve şaşkınlıkla karşılandı. 28 Şubat öncesi bir Türk bakanı ilk defa dolaylı da olsa işgalci suçlamasını kabul ediyordu. Yunan basını olayı geniş bir şekilde ele aldı. Yunan hükümetinin sözcüsü Hristos Protopapas ise hemen bir açıklama yaptı: İlk kez bir Türk yetkili, Kıbrıstaki işgal güçlerinden bahsediyor. Bu önemlidir. Türkiye'nin bu konu üzerinde düşünmesi ve değerlendirmesi gerektiği kanısındayım. Böylelikle Türklere yıllarca işgalci diyen ve uluslararası güçleri bu duruma müdahale etmeye çağıran Yunan tarafı ilk defa kendine Türkiyede resmi bir muhattap bulmuş oldu. Hükümetin Denktaşı tecrit planı Medyada ve hükümette Rum tezleri açıkça telaffuz edilir bir konuma gelince Ege Ordusu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolonun açıklaması Türkiyedeki 1923den gelen ulusal devlet politikasının sahipsiz olmadığını gösterdi. Tolonun sert açıklaması şu şekildeydi: Onursuz olanlar mutlaka gidecek. Meseleyi kavrayamamış, vatan nedir, uğruna ölmek nedir bilmeyen hiçbir toplum bağımsız ve onurlu yaşayamaz. Onursuz olanlar mutlaka aramızdan ayrılacaklardır. Toprak uğrunda ölen varsa vatandır. 12 Aralık Kopenhag Zirvesinde Kıbrıs için çözüm tarihi olarak 28 Şubat 2003 gösterilince, AKP liderleri tamamen bu tarihe odaklandı. Kopenhagdaki hezimetten Denktaşı ve ulusal politikaları sorumlu tutan AKP yetkilileri Denktaşa karşı açık bir tavır aldı. Ankaranın göbeğinde hasta yatağında yatan Denktaşı ne Erdoğan ne Başbakan Gül ne de hükümetin başka bir yetkilisi ziyaret etti. Denktaş adeta tecrit edilmek isteniyordu. 4 gün süren bu tavır da boşa çıktı. Çünkü Cumhurbaşkanı Sezer ve Genelkurmay Başkanı Özkök Çankayada Denktaşın da katılacağı bir Kıbrıs zirvesi yapmaya karar verdiler. AKPnin başbakanı Gül ve Dışişleri Bakanı Yakış da zirveye katılmak zorunda kaldılar. Dışişleri: Kıbrısla ilgili AB kararını tanımıyoruz Zirve daha devam ediyorken Dışişlerinden önemli bir açıklama geldi. Türkiye Kıbrıs Rum Kesiminin uluslararası hukuka aykırı olarak ABye üye olmasını asla kabul etmediğini ABye ve Rum tarafına duyurdu. Bu aslında Türkiyenin yıllardır savunduğu ulusal politikaydı. Dolambaçlı Enosise karşı tavır Ecevit tarafından Helsinki belgesine atılan imzayla ortadan kaldırılmıştı. Bu belgeye göre Türkiye Kıbrıs Rum Kesiminin tek başına ABye alınmasına ses çıkarmayacak, haklarını aramayacak, karşılığında ise AB Türkiyeyle üyelik görüşmelerine başlayacaktı. Türkiyeyi bugünkü çıkmaza sürükleyen işte bu sözdü. Türkiye bu hatasını düzelterek sadece Kıbrıstaki ulusal duruşu sağlamlaştırmış olmadı aynı zamanda Türkiyenin AB tarafından sürüklendiği ve adeta bir bataklığa dönüşen üyelik adı altındaki tek yanlı bağlanma sürecinden çıkış için önemli bir fırsat yarattı. Böylelikle Türkiye Rum Kesiminin AB üyeliği durumunda hem Kuzey Kıbrısı Türkiyeye bağlamak yolundaki hukuki hakkını saklı tuttuğunu belirtti, hem de dış politikada Helsinki metninin ve AB üyeliği sürecinin belirleyiciliğini ortadan kaldırdı. Basındaki AB yanlıları da bu gelişmeyi doğru tahlil ederek Helsinki metnini hatırlatmaya çalıştılar ve büyük gürültü kopardılar. Oysa Türkiye esas bağlayıcı uluslar arası metinler olan Kıbrıs konusundaki 1959 ve 1960 anlaşmalarını kendine temel olarak aldı. Tüm bu gelişmeleri doğru değerlendiren Cengiz Çandar Kıbrıs konusunda AKPnin bir iktidar sınavı verdiğini ancak bu sınavı kaybettiğini belirtti. Çandara göre Ankarada artık iktidar AKPde değil, Genelkurmayda ve bazı bürokratlarda. Devlet AKPnin Denktaşı tecrit planını boşa çıkardı Çandarın saptaması ne kadar doğru olsa da, dış politikada ve devlet politikasında çatışma bitmiş durumda değil. 28 Şubata kadar yeniden inisiyatifi ele geçirmek için AKPnin ve ABci güçlerin büyük çabası var. Irakta çıkacak savaşa Türkiyenin katılmasının kendilerini yeniden güçlendireceğini umuyorlar. Ancak Çankayadaki Kıbrıs zirvesiyle beraber AKP yenilgiyi şimdilik kabullendi. Abdullah Gül Denktaşın ve ordunun tezlerini geçici de olsa onaylamak zorunda kaldı. Zirveden Denktaşa destek kararı çıktı. Annan planı ise hükümetin istediği gibi anlaşma zemini olarak değil, Denktaşın ısrarla belirttiği gibi ancak müzakere zemini olarak kabul edildi. |
|
|
|
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||