Necip HablemitoğluNe derin cinayet,
ne istikrarsızlaştırma,
hedef milli devlet

Atatürkçü bilim adamı Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesinin ardından cinayetle ilgili pek çok görüş öne sürüldü. “Suikastı kim yaptı?” sorusu tartışılmaya devam ediyor. Cinayetin soruşturulmasında ise henüz bir gelişme yok.

Suikastın arkasındaki güçlerle ilgili özellikle iki tez öne çıkıyor. Birinci teze göre, bu “derin bir cinayet”tir. Gizli istihbarat örgütlerinin savaşının bir sonucudur. Cinayet çok derin olduğu için de faili bulmaya imkan yoktur. İkinci teze göre ise, bu bir istikrarsızlaştırma saldırısıdır ve ülkenin huzurunu bozmaya yöneliktir. Bu cinayetle amaçlanan ülkeyi istikrarsızlığa sürükleyerek laik-antilaik çatışması yaratmak, AKP’yi yıpratmak veya kimilerine göre AB yolunu kapamaktır.

“Derin Cinayet”çiler hedef saptırıyor

İlk tezi savunan gazeteler olayı “Çok Şey Bilen Hoca Öldürüldü”, “Derin Suikast”, “Sivil Siyasete Tehdit” manşetleriyle verdiler. Hemen hemen tüm gazetelerde Necip Hablemitoğlu’nun devletin istihbarat örgütleriyle bağlantılı olduğu iddiaları öne çıktı. Öyleyse bu işin arkasında karanlık güçler vardı.

Peki bu karanlık güçlerin amacı ne idi? Neden Necip Hablemitoğlu hedef seçilmişti? Kimilerine göre bir hesaplaşmanın kurbanıydı Necip Hoca.

Olaya istihbarat örgütleri arasındaki ilişkiler perspektifinden bakanlar tarafından öyle bir hava yaratıldı ki, Necip Hablemitoğlu’nun siyasi kimliği birden unutuluverdi. Atatürkçü ve milliyetçi görüşleriyle tanınan bir aydın daha ortadan kaldırıldı ama kimse bundan bahsetmiyor. Şengül Hablemitoğlu buna dayanamayıp isyan etti: “Herkes Necip’i eline birtakım belgeler tutuşturulan biri olarak gösteriyor. O gerçek bir vatanseverdi, tüm araştırmalarını vatan aşkıyla yaptı.”

Köşe yazarları ve yorumcular “derin cinayet”i çözmek için yorumlar yapmakla meşguller. Olayla ilgili yorumlarda “gizli örgütler, karanlık güçler” tekerlemeye dönüştü. “Derin cinayet”çi yorumcular, dedektif gibi olayın faillerini araştırıyorlar. Ancak yaptıkları tek şey var, saldırının hedefini saptırmak.

Bizce de bu suikastı muhtemelen dış kaynaklı gizli bir örgüt yaptı. Bunun bir önemi yok. Ne kadar araştırılırsa araştırılsın, katillere ve arkasındaki güçlere ulaşılamayacak. Önemli olan saldırının hedefini doğru tespit etmek. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’dan sonra yine Atatürkçü bir aydının öldürülmesi tesadüf mü? Ülkenin Kıbrıs ve Kuzey Irak’ta sıkıştırıldığı bir dönemde işlenen bu cinayet Batıya karşı ulusal tavır alanlara ve Atatürkçülere verilen bir gözdağı değil midir?

Amaç istikrarı bozmak mı?

Suikastın arkasında istikrarı bozmak isteyen karanlık güçler olduğu tezini ise en çok şeriatçılar savunuyorlar.

Abdurrahman Dilipak, Hablemitoğlu’na sıkılan kurşunun huzura, barışa ve güvenliğe sıkıldığını ve hedefin AKP iktidarı olduğunu yazdı. Arkasından bir arkadaşından alıntılayarak şöyle dedi: “O hem PKK’lı, hem sağcı, hem solcu, hem Atatürkçü, hem de Turancı idi, yani görev adamıydı.”

Hablemitoğlu’nun PKK’lı olduğu yönünde internette yayınlanan haber, yalan olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen Vakit’in sayfalarında yer aldı. Amaç Hablemitoğlu’nun karanlık bir kişi olduğu izlenimini yaratarak kafaları bulandırmak. Hocamızın soyadını Hable-MİToğlu şeklinde bile yazdılar.

Şeriatçı gazetelere göre saldırının amacı ülkeyi yeniden laik-antilaik çatışmasına sürüklemek. Yeniden kardeşin kardeşi vurduğu günler geliyormuş. Ülke ikiye bölünüp, bir o taraftan bir bu taraftan insanlar ölüyormuş hep. Duyan da, Atatürkçü aydınlar dışındakilerin de suikastlere kurban gittiğini ya da saldırıya uğradığını sanır. Ne laiklik karşıtlarından, ne de emperyalistlerle işbirliği yapanlardan birisine dokunulmuş mudur?

Dr. Necip Hablemitoğlu’nun cenazesini binlerce yurtaş uğurladı.Şeriatçıların bahsettikleri istikrarsızlaştırma operasyonuna en iyi örnek 1980 öncesi olaylardır. O dönem gerçekten de Türkiye’de kardeşin kardeşi vurduğu bir dönemdi. Ama dikkat edilirse kayıplar her iki taraftan birden veriliyordu. Şimdi ise nedense yalnızca Atatürkçüler öldürülüyor. Çünkü yaşanan kardeşin kardeşi vurması değil, emperyalist bir gücün Atatürkçü, vatansever aydınlarımızı ortadan kaldırmasıdır.

Evet iki cephe vardır. Birincisi ulusal bağımsızlığı savunan Atatürkçü-milliyetçi güçler, ikincisi bunun karşısındaki şeriatçı ve Batı işbirlikçisi güçler. Ve ilk cephedeki insanların simgeleşmiş isimleri birer birer yok ediliyor.

1990 yılından itibaren işlenen cinayetlere bakalım. Önce Muammer Aksoy, sonra Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı. Bugün de Necip Hablemitoğlu. Bu isimlerin ortak özelliği Atatürkçü olmaları. Öldürülenlerin hepsi ulusal bağımsızlıkçı ve yeri doldurulamayacak insanlar. Öyle rastgele seçilmiş hedefler değil. Türkiye’nin bir kuşatma altında olduğunu görüp buna direnen isimler.

Özellikle Uğur Mumcu ve Necip Hablemitoğlu’nun devletin çeşitli istihbarat birimleriyle ilişki kurup, bu kuşatmanın ortaya çıkarılması için yaptıkları birçok önemli çalışma vardı. Necip Hablemitoğlu, son kitabında, devlet içinde Fethullahçı ve mafyavari örgütlenmeyi açığa çıkarmıştı. “Devletin stratejik kurumlarındaki Fethullahçı fidanlıklar ormana dönüşmektedir” uyarısında bulunuyordu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Emniyet Genel Müdürlüğü’ne ve MİT’e müdahalesini savunuyordu.

Hedefi görmek isteyenler cenazeye baksınlar

Peki bu suikast kimi hedefliyordu? Asıl ortaya çıkarılması gereken budur. Mehmet Yılmaz gibi bazı gazeteciler, bu saldırının bir provokasyon olduğunu, kurbanın Atatürkçü, sağcı, solcu olmasının önemli olmadığını savunmaktalar. Neredeyse Necip Hablemitoğlu’nun ülkeyi karıştırmak ve provokasyon çıkarmak için rastgele seçildiğini yazacaklar. Oysa hedef çok bilinçli seçilmişti ve daha önceki faili meçhullerde olduğu gibi aynı yere yönelikti bu cinayet.

Hedefi ve katili görmek isteyenler Mumcu’nun, Kışlalı’nın ve en son Hablemitoğlu’nun cenazelerine bakabilirler. Kimler vardır bu cenazelerde? Öğretim üyeleri, öğrenciler, rektörler, Atatürkçüler ve Ordu.

Hablemitoğlu’nun cenazesinde de resmi katılım için Ankara garnizonuna emir verildi. Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’nın cenazelerinde olduğu gibi Hablemitoğlu’nunkinde de üst düzey komutanlar oradaydı. Rektörler, öğrenciler, öğretim üyeleri, yüksek yargı mensupları ve tüm Atatürkçüler oradaydı. Demek ki hedef üniversite, milli devlet, ordu ve Atatürkçülermiş. Katili merak ediyorsanız bunca cinayet arasında hiç bir kayıp vermemiş olanlara ve bir de cenazede olmayanlara bakın. Belki bulabilirsiniz.


Bülent Arınç’ın Kürt devleti isteyen kasedini açıklayacaktı

Öldürülmeden bir hafta önce ADD’nin Eskişehir’de düzenlediği söyleşi programına katılan Dr. Necip Hablemitoğlu Türkiye’ye irticanın doğu, kuzey ve güneyden değil, Batıdan geldiğini söyledi. ABD ve Almanya’nın Türkiye’yi bölüp ve parçalamak için hem misyonerleriyle faaliyette bulunduğunu hem de dinci tarikatları desteklediğini ifade eden Hablemitoğlu “Çünkü cemaate dayalı, ulus bilinci olmayan ülkeleri sömürmek daha kolaydır” dedi. ABD’nin Türkiye’yi Fethullahçı tarikatlar ile yönlendirmeye çalıştığını kaydeden Hablemitoğlu: “Almanya’da Sarteluji, Çin’de Falım-gong tarikatlarının faaliyetleri yasaklandı. Biz bunu yaptığımızda insan haklarını ihlal etmekle suçluyorlar. Sarteluji, Falım-gong tarikatlarının lideri de, Fethullah Gülen de ABD’de Philadelphia’dadır. Türkiye’de Yehova Şahitleri şimdi faaliyetlerini vicdani redçilik olarak sürdürüyor. Bunlar adam öldürmemek uğruna askere gitmeyi reddediyorlar. Ulus bilincini yok etmeye çalışıyorlar. Türkiye’de yüzbinlerce insan ABD ve Avrupa’da yaşamak için din değiştiriyor. Siz hiç dini istismar eden TV ve gazetelerin misyonerler aleyhine bir yayın yaptıklarını gördünüz mü? Çünkü her ikisinin de patronu aynıdır.” diye konuştu.

Hablemitoğlu yine Eskişehir’deki bu konuşmasında 10 güne kadar Bülent Arınç’ın Kürt devletini savunan ve Hac’da yapılmış bir konuşmasının kasedini kamuoyuna açıklayacağını duyurmuştu.


Dr. Necip Hablemitoğlu,
31 Mart 2001 tarihinde Ankara’da düzenlenen ADKF Anadolu Kurultayı’nda konuşmuştu.

Bu Kurultaydaki gençlik Cumhuriyet gençliğidir

Sayın Alparslan Işıklı’nın konuşmasında belirttiği Atatürkçülüğe vurulan en büyük darbenin sahte Atatürkçüler tarafından vuruluşunun günümüze kadar gelen çok kısa bir öyküsü hakkında tipik örnekler vermek istiyorum. 12 Eylül’le beraber Türkiye’de Atatürkçülükten nefret ettirmek, gündemden düşürmek için yapılan en önemli ihanetIerden bir tanesi, bu görevin bizzat YÖK’e verilmesiydi. Nitekim YÖK’e verildi ve iki işlem yapıldı.

Bunların birincisi; 1700 kişi, aralarında ben üç kere atılmakla rekor kırıyorum, şu veya bu şekilde üniversitelerden uzaklaştırıldı. Uzaklaştırılanlar içinde Cumhuriyet’e karşı olan bir tek aydın gösteremezsiniz. Buna karşılık bir tek şeriatçı, ırkçı da gösteremezsiniz. Tüm Cumhuriyet aydınları bu şekilde üniversitelerden tasfiye edildiler. İşin ilginç yanı şu; sadece bu yapılmadı. 1936 yılında Atatürk hayattayken bu binada, şu kapıdan çıktıktan sonra Afet İnan tarafından Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü kuruldu ve bu enstitünün ben şu anda öğretim elemanı olarak çalışmaktayım. İşin ilginç tarafı, buraya 469 öğrenci alındı ve bu öğrencilere bakıldığında bunların ezici çoğunluğunun Fethullahçı, bir bölümünün Kadiri, bir bölümünün Nakşibendi, bir bölümünün Süleymancı olduğunu görüyorsunuz. 20 yıllık süreçte bunlar 45 günlük ve 3 aylık süre içerisinde doktora verip Dr. ünvanı aldılar. Şimdi böylece siz Atatürk’e hakaret eden, O’nun ilke ve inkılaplarının karşısında tamamen yer alan insanları, siz bu insanları, Atatürk ilkeleri ve Devrim tarihi dersleri verecek kişiler arasına geçirdiniz. Şimdi bunların bir kısmı profesör ve öğretim üyesi olarak Türk üniversitelerinde. Sözde Atatürkçülüğü bunlar anlatıyor ve savunuyorlar.

İşin bir başka boyutu şu; daha sonra yıllar geçti bu durumun farkına varıldı. 28 Şubat sürecinden sonra bu dersi verenlere YÖK, bir genel aydınlatma toplantısı yaptı ve toplantıda şunu gördüm ki, YÖK’te bütün şeriatçı ve ırkçıların ilk önce Atatürk düşmanlarının kapısını çaldığı isim Durmuş Yalçın, eski Ankara Valisi. Maalesef bu durumu düzeltecek kişi olarak saptandığını gördüm.

Benim 2 yıl önce Indianapolis’te bir konferansım oldu. 250 doktor ve master öğrencisi. Bunlardan bitirenler Türkiye’ye öğrencilerimizin başına hoca olarak gelecekler. Değişik sorular soruldu. 250 öğrencinin 200’den fazlası maalesef şeriatçı ya da PKK’lı. Çok az öğrenci var Türk devletine ve Atatürk ilkelerine bağlı. Gelen sorulardan bir tanesi; peçeli bir hanım üstelik simsiyah çarşaf içinde ve güneş gözlüğü de var. Şunu söyledi; “28 Şubat süreci ile birlikte Türkiye’de demokrasi tamamen rafa kalkmıştır. İnsan hakları yoktur. Soruyorum size” dedi; “Ben burada tıp fakültesi öğrencisiyim. Doktor olduktan sonra siz ABD’nin tıptaki tedaviye olumlu katkıları konusunda bilgi sahibi misiniz?” “Evet” dedim. “Pekala soruyorum sizlere” dedi; “Dini bütün bir müslüman karşısında benim gibi dini bütün bir hanım görmek isterse ne zararı var? Daha çok tedavi olur” dedi. “Bakın” dedim. “Ben diyelim ki, çok ağır bir hastalıktan kalktığımda ve gözümü açtığımda doktor olarak sizi şu kıyafetinizle gördüğümde ya kalp krizi geçirirsem” dedim. “Yani bunun ölçüsü ne?” dedim.

Diğer bir soru, Dr. Ümit Sayın da bunun alıntısını yapmış; öğretim üyesi olacak adaylar bunlar. Bunlar YÖK’ün Türkiye’ye en büyük ihanetinin göstergeleri. İşin ilginç tarafı şu; Bugün YÖK’ü savunmak zorundayız. Şeriatçı kesime karşı. Bu da işin başka bir çelişkisi maalesef. Soru aynen şöyle; Bir baba daha doğrusu öğrenciye yaklaşımı şu; diyor ki, Atatürk’ün getirdiği Medeni Yasa tüm dinsiz yasalar gibi eksiktir. Soruyorum size, acaba bunların hangisine Medeni Yasa cevap verebilir?” diyor ve soruları şuydu; “Bir baba, oğlunun kadın kölesiyle cinsel ilişkide bulunduğu veya bir adam babasının cariyesiyle cinsel ilişkide bulundu veya iki adam bir kadın köleye sahipken adamlardan biri kadınla ilişkiye girdi. Bu güç durumda tarafların ne gibi cezai ve hukuki yükümlülükleri olduğunu şeriat gösterirken Medeni Yasa göstermiyor.”

Düşünebiliyor musunuz, bu kafa yapısına sahip, cariyeden bahsediyor, köleden bahsediyor. Hayat arkadaşını bir kenara bırakarak bir kadınla çok yönlü ilişkiden bahsediyor. Ondan sonra kalkıp da bunu şeriata dayandırarak, Atatürk’ü suçlayıp, dil uzatabiliyor. Şimdi bunların sayısı binlerce, bunların bir kısmı maalesef Türkiye’ye geldiler ve öğretim üyesi olarak görev aldılar.

Onun için öğrenci arkadaşlarımızın işi gerçekten zor. Atatürk ilkeleri dersini verecek öğretim elemanlarının durumu ortada.

Tamamına yakını şeriatçı veya etnik ırkçı. Buna karşılık bakıyorsunuz Atatürk ilkeleri dersini kim verecek? Gördüğünüz gibi ancak kendi kendinize örgütlenebilirseniz, hepsi bu. Şimdi toplam olarak her sene 25 yıldır üniversitede Atatürk ilkeleri ve Devrim Tarihi dersine girdiğim için biliyorum. İnanılmaz öğrenci tipleri geliyor. Ve seviye giderek istediğimiz seviyenin altına iniyor. Nedenine gelince 1724 tarikat eğitim kurumu var Türkiye’de. Ayrıca şubeleri ve temsilcilikleriyle 4500 vakıfa sahipler. 10 binden fazla dernekleri var. Genelkurmay’ın rakamlarına göre Türkiye’deki tarikatlara ve şeriatçı yapılanmalara ait yurtlarda kalan öğrenci sayısı 200 bini geçiyor. Bir kıyaslama olsun diye veriyorum bu örneği, 5 bine yakın Işıkevi var Fethullahçıların. ADD’nin ise sahip olduğu bir tek öğrenci yurdu var. O da Kız Öğrenci Yurdu. Şimdi çok önemli başka bir tehlike daha var. Bu kurultay gibi ikinci bir aktivite daha yapılmalı. O da bu sene Ekim ayına doğru Vural Savaş’tan sonra Cumhurbaşkanımız ve maalesef Türkiye’deki belli bir kesim ikinci bir Cumhuriyet aydınını daha tasfiye etmek niyetinde; Bu da Kemal Alemdaroğlu. Lütfen otobüslerle, gruplar halinde Cumhurbaşkanlığı’ndan bir randevu alarak, eylem gücü ve kararlılığı göstererek hiç olmazsa Kemal Alemdaroğlu’na sahip çıkmayı öğrenmeliyiz. Sadece ve sadece Cumhuriyet aydını olduğu için, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıktığı için sayın Savaş gibi feda edilmek isteniyor.

Bizim üniversitemize gelen öğrencilerin çoğu beyni yıkanmış olarak geliyorlar ve ellerinde de ünlü bildirileri, bu bildiriyi hepiniz biliyorsunuz; 19 Mayıs’ta ben ilk olarak açıklamıştım. Şöyle deniliyor; Harf sayısına kadar aynı Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, “İslamcı Gençlik! Birinci vazifen din ve mukaddesatını, imanını muhafaza ve şeriatı müdafaa, islam düşmanlarına ve nefsine karşı cihat etmektir. Yaradılışının yegâne temeli yalnız Allah’a kul olmaktır” diye başlıyor ve sonunda “Ey Türk Gençliği” demiyor, ilginç olan bu, “Ey Milleti İbrahim Gençliği.” Türk olmaktan bu kadar utanan, bu kadar nefret eden bir kesime baktığınızda “TC” diye bahsettiğini görüyorsunuz. Kesinlikle bunu reddediyorlar. Sadece bunu reddedenler onlar mı? Türkiye’deki etnik ırkçılar ve 2. Cumhuriyetçiler de aynı şekilde. Bütün bunları yaşayan bizlerin şu an ADKF üyelerinin kurultayını gerçekten sevinçle karşılıyorum, ben kendi hesabıma son derece de gururluyum. Buradaki öğrencilere kimse para vermedi, hiç kimse onları zorla tutup başka şehirlerden, başka üniversitelerden Ankara’ya getirmedi. Bu inançtır. Kararlılıktır. Bu Cumhuriyet gençliğidir. O açıdan bu anlamlı günde bu kurultaya emeği geçen herkese ve bütün katılanlara sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

 
30.12.2002/Sayı:20
 Özgür Billur
Ana Sayfa >>