11.08.2008/Sayı:199
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Hamas ve El Fetih sakal-bıyık savaşında

Ortada Ehud Olmert, en solda Şaul Mofaz ve onun yanında Tzipi Livni.

Ülkelerini işgal eden İsrail’e karşı saldırmak yerine birbirlerine saldırıp Filistin’de kardeş kanı dökülmesine ve ülkenin bölünmesine neden olan Hamas ve El Fetih, bu kardeş kavgasıyla tüm Filistinleri üzerken artık düşmanlarını da güldürmeye başladı. Artık iki taraf silahlı çatışmanın yanı sıra sanki Filistin’de her şey yoluna girmiş gibi birbirlerinin sakallarını ve bıyıklarını kesiyor.

Bölgeden gelen son haberlere göre Hamas militanları yakaladıkları El Fetihlilerin bıyıklarını keserken, El Fetih militanları da yakaladıkları Hamas militanlarının sakallarını kesiyor. Gazze’de geçtiğimiz hafta tutuklanan Nafız El Nammam, 30 yıldır kesmediği bıyıklarının, serbest bırakılmadan önce Hamas militanları tarafından kesildiğini, tutuklu bulunan 150 El Fetihliye de aynı muamelenin yapıldığını söylüyor. Bıyık kesme vakaları o kadar artmış olmalı ki, El Fetih’in silahlı kanadı El Aksa Tugayları bir bildiri yayınlayarak Hamas’ı kınadı. Hamas ise geçmişte El Fetih militanlarının da kendilerinin sakallarını kestiklerini ve bu yüzden öç aldıklarını söylüyor.

Hamas, 25 Temmuz’da aralarında İzzeddin El Kassam Tugayları liderlerinin de bulunduğu 6 kişinin yaşamını yitirdiği patlamaların ardından kendine yeni düşman olarak El Fetih’i seçmiş gibi görünüyor. Patlamanın ardından bölgede El Fetih’e ait dernekleri, hayır kurumlarını kapatan, buradaki malzemelere el koyan Hamas bununla da yetinmeyerek aralarında Gazze Valisi Muhammed El Kurda ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün yönetim kurulu üyelerinden Dr. Zekeriye El-Aga’nın da bulunduğu 17 kişiyi de hafta içinde tutukladı. Anlaşılan Hamas’ın Gazze’de El Fetih yanlısı kimseye bir tahammülü kalmamış durumda. İsrail ile ateşkes antlaşması imzaladıktan sonra doğan boşluğun bir şekilde doldurulması gerekiyordu ve Hamas boşluğu böyle dolduracak görünüyor. Eminiz ki İsrailliler de Hamas’a ateşkes antlaşmasını imzalatıp rahat bir soluk aldıktan sonra şimdi bu kardeş kavgasını izleyip kahkahalarla gülüyorlardır.

Fakat gelecek günler, birlik olmadıkları sürece, Filistinliler için hiç de iç açıcı görünmüyor. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle iyice köşeye sıkışan İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in, partisi Kadima’nın 17 Eylül’de yapılacak başkanlık seçimlerinde aday olmayacağını ve başbakanlıktan istifa edeceğini duyurmasının ardından Başbakanlık koltuğunun en güçlü iki adayının Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ve Başbakan Yardımcısı Şaul Mofaz olması Filistinlilerin gelecek günlerde işlerinin daha zor olduğunu gösteriyor.

Başbakan adaylarından Tzipi Livni’nin gençlik yılarında Mossad adına çalıştığı geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı. “4 yıl Mossad’ta görev yaptım. Aynı zamanda eğitim stajı gördüm ve yurt dışında da görev aldım” diyen Livni’nin görev yeri ise Paris. Livni, buradaki merkezden tüm Avrupa’daki Filistinli gerillaların peşine düşerek öldürülmelerini sağlamış. Tzipi Livni’nin babası da, Filistinlerin İsrail’deki yerleşim birimlerini boşaltması için terör katliamlarıyla adını duyurmuş IRGUN’un operasyon şefi.

Başbakanlık koltuğunun diğer adayı Şaul Mofaz ise sert ve alışılmadık söylemleri ile tanınan bir politikacı. Daha geçtiğimiz günlerde nükleer programını sürdürmesi durumunda gerekirse İran’a karşı tek taraflı harekete geçebileceklerini belirten Mofaz, “Amerika petrol ve gaz fiyatlarını düşünüyor, ancak İsrail devletinin varlığını koruması bunlardan çok daha önemli” diyerek Amerika’nın desteğini yitirmekten korkmadıklarını dile getirmişti. Yine geçtiğimiz günlerde ortaya atılan bir iddiaya göre Mofaz’ın, Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde Batı Şeria’da komutanlarına, “Her bir tugaydan 10 katledilmiş Filistinli istiyorum” diyerek günde 70 Filistinlinin cesedini görmek istediği öne sürülmüştü. Kısacası Filistinliler için gelen gideni aratır gibi görünüyor. Filistinliler ise böyle bir zamanda düşmana saldırmak yerine birbirlerine saldırmayı tercih ediyorlar. Zaman, kardeş kavgasını bir yana bırakarak bağımsız bir Filistin’i kurma zamanı oysaki!


Karadziç’i ABD korumuş

Richard Holbrooke

Nichard Holbrooke ve
Madeleine Albright

1992-1995 arasında 312 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan Bosna Savaşı’nda 20 bin kişinin ölümünden bizzat sorumlu tutulan Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karadziç, yargıç karşısına çıkarıldığı ilk duruşmasında gündemi sarsacak itiraflarda bulundu.

Lahey’deki BM Savaş Suçları Mahkemesi’ne verdiği ilk ifadede, “Amerikalı diplomat Richard Holbrooke, ortadan kaybolmam şartıyla Lahey’e teslim edilmeyeceğime söz verdi” diyen Radovan Karadziç, böylece 11 yıllık kaçaklık dönemi boyunca tüm aramalara karşın neden yakalanmadığı konusunda ipuçlarını vermiş oldu.

Karadziç ve ABD arasında böyle bir antlaşmanın yapıldığı daha önceleri Sırp ve Boşnak yetkililer tarafından da iddia edilmiş ancak konu birinci ağızdan şimdiye kadar bu kadar net ifade edilmemişti. Karadziç ayrıca dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın kendisine Rusya, Yunanistan veya Sırbistan’a gitmesini ve özel bir klinik açmamı önerdiğini de söylüyor.

Savaşı sona erdiren Daytona Barış Antlaşması’nın mimarı olan ABD Dışişleri Bakanlığı eski Müsteşarı Richard Holbrooke, “Karadziç’in sözlerindeki doğruluk payı sıfır. Kendisiyle böyle bir anlaşma yapmam ahlak dışı olurdu, etik olmazdı. Kesinlikle böyle bir şey yok” diyerek antlaşma iddialarını yalanlasa da, hem Boşnak hem de Sırp tarafından Karadziç’i doğrular nitelikte açıklamalar geldi. Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Muhammed Şakirbey, gizli anlaşmanın varlığından Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü yetkilisi ABD’li diplomat Robert Frowick vasıtasıyla 1996 yılında haberdar olduğunu söylerken, Sırbistan Dışişleri Bakanı Alexa Buha da, “Evet bu anlaşma yapıldı. Holbrooke anlaşmayı bana da gösterdi” diye konuştu. İngiliz Independent gazetesi ise Karadziç’in yakalanıncaya kadar CIA tarafından saklandığını iddia ediyor.

İtiraflara, söylenenlere, yazılanlara ve daha doğrusu ABD’nin geçmiş politikalarına bakacak olursak böyle bir antlaşmanın yapılmış olduğu ortada. Fakat sorun şu ki, Karadziç gibi bir katil bile bu antlaşmayı açıklamış olmaktan dolayı büyük korku içinde. Miloseviç’in başına gelenleri anımsayan Karadziç, “Yaptığım açıklamalardan dolayı ortadan kaldırılma tehlikesi içindeyim. Holbrooke’un ortadan kaldırılmama yönelik arzusu bugün eskisinden daha güçlü. Holbrooke’un uzun kolları mahkeme salonuna kadar bile uzanabilir” diyerek ABD’nin gerektiği takdirde kendisini de ortadan kaldırabileceğini ve yaşamından endişe ettiğini belirtiyor. Zehirlenme korkusu nedeniyle yalnız badem yiyip ailesinin getirdiği suyu içen Karadziç’e biçilen görev tamamlanmış olduğu için, Karadziç’in de Miloseviç’le aynı sonu paylaşmasından daha doğal bir durum olamaz. ABD Yugoslavya’da böl-parçala-yok et stratejisini uygulamak için Karadziç’i kullandı ve plan başarıya ulaşınca da deliğe süpürdü. ABD zamanı gelince Türkiye’de kullandıklarını da deliğe süpürecek, buna bir itirazımız kesinlikle yok ama korkumuz şu ki, süpürme zamanı geldiğinde Türkiye Cumhuriyeti, Yugoslavya ile aynı yazgıyı paylaşıyor olmasın.


Alexandr Soljenitsin’in son günü

Sovyet yazar Aleksandr İsayeviç Soljenitsin, 89 yaşında kalp yetmezliği sonucu yaşama veda etti.

“Bizde faşizm terimi, Rus bilincinin uyanmasını engellemek amacıyla kullanılıyor” diyen Soljenitsin, Putin’in fikir babalarından birisi oluverdi.

1974 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazanmasına karşın, romanlarından daha çok tüm dünyanın siyasi fikirleriyle tanıdığı Sovyet yazar Aleksandr İsayeviç Soljenitsin, 89 yaşında kalp yetmezliği sonucu yaşama veda etti.

1918 yılında Kuzey Kafkasya’da dünyaya gelen Soljenitsin 2. Dünya Savaşı yıllarında dört yıl süreyle Sovyet ordusunda yüzbaşı rütbesiyle görev yapar. Cephedeyken yazdığı mektuplarda Sovyet halkının savaşta uğradığı yıkımdan dolayı Stalin’i eleştirince 1945 yılında 8 yıl çalışma kampına ve ardından Kazakistan’a müebbet sürgüne gönderilir. Ne var ki Soljenitsin’in Stalin’i eleştirdiği nokta, diğer insanların Stalin’i eleştirdiği noktadan oldukça farklıydı. Soljenitsin bu mektuplarında, 20 milyon Sovyet yurttaşının yaşamını yitirmesinin sorumluluğunu Hitler’le yeterince işbirliği yapmayan Stalin’e yıkıyordu.

Soljenitsin’in yazgısı, SSCB’nin başına Nikita Kruşçev’in geçmesiyle birlikte değişir. Kruşçev belki de Soljenitsin’i ilk kullanan kişidir. Soljenitsin, Stalinizmi eleştirdiği “İvan Denisoviç’in Bir Günü” adlı romanla Stalin’in kötü etkilerini silmek isteyen Kruşçev’in takdirini kazanır ve bir yıl sonra Sovyet Yazarlar Birliği’ne kabul edilir.

Batılı ülkelerin Soljenitsin’i keşfetmesi de fazla gecikmedi. Çünkü geçen süre zarfında Soljenitsin’in anti Stalinist düşünceleri antikomünizme doğru bir evrim geçirmiş ve Soğuk Savaş’ın en şiddetli yıllarında Soljenitsin Batının tam da aradığı adam durumuna gelmişti. Sovyet ceza sistemini, toplama kamplarını acımasızca eleştirdiği “Gulag Takımadaları” adlı kitap Batının temel SSCB ve komünizm karşıtı propaganda kitabı haline gelir ve milyonlarca satar. Soljenitsin tıpkı bugün olduğu gibi bunun karşılığını görmekte gecikmez ve kapitalist sisteme katkılarından dolayı 1970 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanır; ancak ödülünü vatana ihanet yüzünden SSCB yurttaşlığından çıkarıldığı 1974 yılında alabilir.

İki sene İsviçre’de kaldıktan sonra 1976 yılında ABD’ye yerleşen Soljenitsin ilginç siyasi saptamalarına burada da devam eder. George W. Bush’un, ölümünün ardından “Özgürlük Savaşçısı” olarak nitelendirdiği Soljenitsin, komünizm düşmanlığının yanına halk düşmanlığını da ekler. Hızını alamayan Soljenitsin’in istekleri özgürlük yanlısı Avrupalı dostlarını bile artık güç durumda bırakmaktadır. ABD’nin Vietnam’a müdahalesini coşkuyla destekleyen Soljenitsin, ABD’nin Vietnam’dan çekilmesinin ardından ikinci bir müdahale çağrısında bulunur. Portekiz’de bugünkü cumhuriyetin rejiminin temelini atan ve 40 yıllık faşist rejime son veren kansız devrimin ardından Soljenitsin Portekiz’e ABD’nin askeri müdahale yapması çağrısında bulunur. Çünkü Soljenitsin’e göre Portekiz, Varşova Paktı’na katılmak üzeredir.

Soljenitsin’in popülaritesi Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile birlikte inişe geçti. Çünkü Batının artık kendisine gereksinimi kalmamıştı. 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin son Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov tarafından yurttaşlığa geri alınan yazar hakkındaki sürgün kararı da 1991 yılında kaldırıldı. 1994 yılında Rusya’ya geri dönen Soljenitsin’in gerçek edebi değeri de ortaya çıkmıştı. “Rusya Çöküşte” adlı kitabı tüm Rusya’da ancak 5.000 adet satılırken, aynı dönemde piyasaya çıkan Boris Yeltsin’in korumasının anıları ise 1 milyon civarında satış yaptı. Hazırladığı televizyon programı yeterli reyting alamadığı gerekçesiyle yayından kaldırıldı.

Rusya yurttaşlığını kazandıktan sonra Soljenitsin bu kez de hızlı bir Rusçu olup çıkıverdi. Daha düne kadar tüm dünyayı özgürleştirmesi için çağrılarda bulunduğu ABD’yi bu kez Rusya’nın içişlerine karışmakla suçlamaya başladı. “ABD Kongresi, Radio Liberty’i kullanarak Sibirya ayrılıkçılığını körüklüyor” diyen Soljenitsin ayrıca Rus Ortodoksluğunun altının oyulduğunu iddia ederek Rusya’nın “İdeolojik Savunma” mekanizmaları geliştirmesi gerektiğini söylemeye başladı. İlk başlarda “ajan” diyerek Vladimir Putin’e karşı olsa da, SSCB döneminde Rusya’nın Kafkas halklarına yönelik sürgün ve baskı politikalarına karşı çıkan Soljenitsin, “Rusya’nın Çeçenistan’a karşı yürüttüğü savaşı destekliyorum” diyerek “Özgürlük Savaşçısı” kimliğinin gereğini bir kez daha yerine getirdi. “Bizde faşizm terimi, Rus bilincinin uyanmasını engellemek amacıyla kullanılıyor” diyen Soljenitsin, Putin’in fikir babalarından birisi oluverdi.

Peki ölümünün ardından Aleksandr İsayeviç Soljenitsin’i Ruslar nasıl anımsayacaklar? İşte bu soruya yanıt vermek oldukça zor. Zira yeni kuşak Soljenitsin’in adını bile bilmiyor. Kendisine Soljenitsin hakkında soru sorulan bir genç kız AFP muhabirine “O da kim? Hiç bilmiyorum” diye yanıt veriyor. Aslında bu durumu son derece doğal karşılamak gerekiyor. Çünkü kendisine biçilen misyonu tamamlayan Soljenitsin artık yalnızca edebi yeteneği ile değerlendirilecek ama Tolstoy, Gorki, Gogol ya da Nabokov gibi yazarlarla kıyaslayınca okyanusta bir damla kadar kaldığı için gelecek kuşaklar için hiçbir anlam taşımayacak.


Sahibinden satılık köprü

New York’un en önemli sembollerinden 125 yıllık Brooklyn Köprüsü de satışa çıkarıldı. ABD’de yaşanan emlak krizinin olumsuz etkileri yalnız kişileri vurmakla sınırlı kalmadı. Finansal krizin etkilerini çok derinden duyumsamaya başlayan New York kenti de çareyi iflas eden tüccarcın yaptığı gibi mallarını satmakta buldu.

Fuhuş skandalının ardından görevinden ayrılmak zorunda kalan Eliot Spitzer’in yerine Valilik koltuğuna oturan New York’un ilk siyahi ve görme engelli valisi David Paterson, 26 milyar dolarlık bütçe açığını kapatmak için 3 yıl içinde köprü ve otoyolların satışa çıkarılacağını söyleyince New York’un en önemli sembollerinden 125 yıllık Brooklyn Köprüsü de satışa çıkarıldı.

Açıklanan rakamlara bakılacak olursa New York’un içine düştüğü ekonomik krizin boyutları çok büyük. Yaşanan krizin büyüklüğünü bir örnekle ortaya koyan Vali Paterson, Haziran 2007’de kazançlarının 173 milyon dolar olduğunu ama Haziran 2008’de bu rakamın 5 milyon dolara düştüğünü belirtiyor.

Yeni Vali David Paterson’un ayağı da uğurlu gelmemiş anlaşılan. Köprü ve tünelleri satmayı planladıklarına göre New York’a Sülün Osman gibi satış uzmanları gerekiyor. Fakat biz yine de deneyimli olduğumuzdan uyaralım. Biz de geleceği görme özürlüler bırakın köprüyü, memlekette ne varsa babalar gibi sattı ama halen daha krizden kurtulabilmiş değiliz. New Yorkluların endişesi de bundan dolayı olmalı.


İtalya’da faşizmin ayak sesleri

Roma, Milano, Torino, Padova, Verona, Napoli, Bari, Catania ve Palermo kentinin sakinleri geçtiğimiz hafta uyandıklarında askeri birliklerin kentlerinde devriye gezdiklerini gördüler. Üçüncü kez başbakan seçilmesinin ardından İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalya’nın gördüğü en faşist hükümeti kuran Forza Italia partisi lideri Silvio Berlusconi, faşist uygulamalarına her geçen gün bir yenisini ekliyor. İlk olarak Navorra kentindeki parklarda üç ya da daha fazla kişinin bir araya gelip bekleşmeleri durumunda 500 avro para cezası kesme uygulaması başlatıldı. Şimdi ise göçmenler konusunda ırkçılığa varan uygulamalarıyla daha önceden sabıkası bulunan Berlusconi hükümeti, zabıta ya da polis güçleriyle göçmen sorununu çözemeyeceğini anlayınca ordu birliklerini devreye sokmaya karar verdi.

Hükümet ortağı Kuzey Birliği’nin (NL) elindeki İçişleri Bakanlığı’nın sessizce yürürlüğe koyduğu karardan habersiz olan Roma, Milano, Torino, Padova, Verona, Napoli, Bari, Catania ve Palermo kentinin sakinleri geçtiğimiz hafta uyandıklarında askeri birliklerin kentlerinde devriye gezdiklerini gördüler. Toplam üç bin askerden bini göçmen merkezlerine, bini diplomatik temsilcililik, istasyon, kilise gibi hassas hedeflere konuşlandırılırken, bini de polis ve jandarmayla göçmen avına çıkacak. Askerlerin, yanlarında polis ya da jandarma olmadan tutuklama yapamayacakları belirtilse de AB’nin en büyük ülkelerinden birinde artık sokaklar askerden sorulacak.

Siyasi çevreler bu son adımın Berlusconi hükümetinin içindeki yabancı düşmanlığının dışa yansıyan son uygulaması olduğunu iddia ederken, Berlusconi hükümeti bu kararın halkın güvenlik kaygılarına son vermek için alındığını iddia ediyor. Fakat bütün faşistlerin birbirine benzediğini, sürekli korku ve aşağılık kompleksinin faşistte paranoyaya yol açtığını düşünecek olursak son uygulamanın hiç de garipsenecek bir tarafı olmadığını söyleyebiliriz. İşin sonunu ise zaten tüm dünya biliyor.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe