| İnan Kahramanoğlu |
|
Saddam Türkiye’nin düşmanı mı? Saddam düşmanlığı ABD terörünü meşrulaştırmanın aracı ABD’nin Irak operasyonuna yönelik hazırlıkları dört koldan ilerlerken Türkiye’nin ABD ile birlikte savaşa girmesine yönelik medya propagandası da iyice hız kazandı. Kampanya öylesine sınır tanımaz boyutlara ulaştı ki uydurma haberler ve çarpıtmalarla dolu yorumlarla ABD saldırısını meşrulaştırmak için ne gerekiyorsa yapılıyor. Çünkü Amerikancı medyanın kendi yaptırdığı anketlerde bile Türk halkının ezici çoğunluğu Türkiye’nin ABD terörüne ortak olmasına karşı çıkıyor. Böyle olunca da halkın bilincini bulandırmaya yönelik yayınlar daha da yoğunlaşıyor. Türkiye’nin hep kaybettiği ABD’nin hep kazandığı bir “müttefiklik” Türkiye’yi ABD çıkarları uğruna savaşa sürüklemeye çalışanların ısrarla vurguladıkları nokta, Türkiye ile ABD’nin “stratejik müttefik” oldukları dolayısıyla Türkiye’nin bu müttefiklik ilişkisinin gereği olarak, üstelik “teröre karşı mücadele” gibi kutsal bir görevi de yerine getireceği öne sürülüyor. Burada ifade edilen stratejik müttefikliğin Türkiye’ye şimdiye kadar ne kazandırdığı ya da ne kaybettirdiği sorgulanmıyor elbette. Çünkü sözü edilen müttefiklik ilişkisinde Türkiye hep kaybeden, ABD ise hep kazanan taraf oldu. Tarihsel sürecin kısa bir incelenmesi bile bize bu gerçeği gösterecektir. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD ile ilişki kurduktan kısa süre sonra NATO’ya girebilmek uğruna ABD çıkarları için Kore’de binlerce askerini şehit verdiğinden beri süregelen bir sömürgecilik ilişkisiyle karşı karşıya. ABD çıkarları uğruna olmadık maceralara sürüklenmemize yolaçan müttefiklik ilişkisinin en son örneğini Körfez Savaşı’nda yaşadık ve Türkiye aradan on yıl geçmesine rağmen Körfez Savaşı’nın yarattığı ekonomik ve siyasi çöküşün etkisinden kurtulabilmiş değil. Aslında görülmeyen ya da kasıtlı olarak gizlenmeye çalışılan gerçek şu ki ABD için müttefiklik değil kendi çıkarları söz konusudur ve bu uğurda gereken ne varsa her koşulda uygulanır. Buna rağmen büyük medya Türkiye’yi Saddam “belasından” kurtarmak ve ABD ile müttefikliğin gereğini yerine getirmek için Irak operasyonuna katılmaya çağırıyor. Kısaca söylenen şu: Türkiye katılsa da katılmasa da ABD saldıracak öyleyse Türkiye de bu saldırıya dahil olsun ve hem savaş sonrasında doğacak ekonomik zararlarını tazmin etmiş olur hem de Irak’ın yeniden yapılandırılmasında söz sahibi olup güvenliğini korumuş olur. Neresinden tutsanız elinizde kalan bu tezleri Türkiye’ye dış politika olarak önerme yarışına giren Amerikan askerleri ne yapsalar nafile. Bir kere Türkiye’ye Irak operasyonunu katılması karşılığında vaadedilen 3.4 milyarlık yardım meydana gelecek zararla karşılaştırılamayacak derecede küçük bir miktar. Üstelik bu yardım faiziyle geri alınacak. Körfez Savaşı’nın Türkiye’ye maliyetinin bugünün hesaplarıyla 150 milyar doları bulduğu düşünülürse telaffuz edilen rakamın komikliği kendiliğinden ortaya çıkar. Kaldı ki ABD Körfez Savaşı sonrasında Türkiye’ye vaadettiği yardımı bile vermiş değil ki bugün ABD’nin Türkiye’ye yapacağı yardım tartışılabiliyor. Saddam Türkiye’nin düşmanı mı? Türk halkının Irak’a yapılacak saldırıya ikna edilmesi için yalnızca ABD’nin yapacağı ekonomik yardım vaadinin yetersiz kalacağı bilindiği için esas kampanya Saddam’ın Türkiye için tehdit oluşturduğu ve Türkiye’nin düşmanı olduğu fikri üzerinde yoğunlaşıyor. Saddam’ın elindeki kimyasal ve biyolojik silahlardan bahseden haberlerle bu silahların Türkiye’ye karşı kullanılacağı propagandası yapılıyor. Ancak Saddam Hüseyin’in bugüne kadar Türkiye’ye karşı en ufak bir düşmanlık politikası izlemediği ortada. Körfez Savaşı’nda Türkiye ABD’yi desteklemesine rağmen Saddam rejimi Türkiye ile diplomatik ilişkilerini kesmedi. Bu süreçte Türkiye’nin PKK terörüne karşı mücadelesinde Saddam Türkiye’nin yanında yeraldı ve Türkiye’nin Kuzey Irak’ta yaptığı sınır ötesi operasyonlarda destek sağladı. Medyada yeralan Saddam’ın PKK’ya silah sattığı iddialarınında gerçekçi olmadığı açık. PKK’nın Kuzey Irak’ta güç kazanmaya başladığı dönemde Kuzey Irak Saddam’ın kontrolünden çıkıp ABD denetimine girmişti. ABD tarafından oluşturulan Çekiç Güç’ün denetimine giren bölgede PKK’yı destekleyip silahlandıran da Çekiç Güç oldu. Saddam’ın elinde bulunan kımyasal silahların Türkiye ve Ortadoğu için yarattığı tehlike iddialarına gelince; bu tür kimyasal ve biyolojik silahların on yılı aşkın süredir devam eden ambargo nedeniyle üretilmesi hiç de kolay değil. Ayrıca bölgede nükleer silah bulunduran tek ülke Irak da değil Rusya ve İran başka olmak üzere birçok ülkede nükleer silah bulunmakta. Peki ABD yarın bu ülkeleri de aynı bahaneyle düşman olarak ilan etse Türkiye ABD’nin yanında yeralıp bu ülkelere de saldıracak mı? ABD saldırısının esas amacının Irak’ta bulunduğu iddia edilen nükleer silahlar olmadığı açık çünkü bugünkü dünya konjonktörü içinde bu tür silahlara sahip olmak değil olmamak hata. Üstelik Saddam’ın elinde olacak kimyasal ya da nükleer silahlar, Türkiye ve diğer müblüman ülkeler için değil sadece işgalci İsrail için tehlike oluşturur. Bu işgalci gücün tehlike altında olması ise bizim gibi ezilen halkları ancak sevindirir. ABD’nin amacı “demokratik Irak” değil Kukla Kürt devleti kurmak Radikal’de, “zor bir yazı” başlığıyla ABD saldırısında Türkiye’nin alması gereken tavrı inceleyen Gündüz Aktan savaş çıkacaksa Türkiye’nin katılmasının en azından bölge barışının korunacağı, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunacuğı ve Kürtler dahil bölgenin silahsızlandırılıp demokratikleştirilmesine yardımcı olacağını söylüyor. ABD’nin hiçbir hukuki dayanağı olmayan ve kendi çıkarları için oluşturduğu uluslararası hukuku bile tanımayan terörizmini demokratikleşme olarak sunmak ve bunun bölge barışını sağlayacağını iddia etmek şüphesiz büyük cesaret gerektirir. Ancak Aktan bütün cesaretiyle “zor bir yazı” kaleme alıyor ve bu zorlu görevi yerine getiriyor. Aktan başta olmak üzere aynı tezleri savunan ve ABD’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyacağını savunanların gözden kaçırdığı bir gerçek var. ABD’nin asıl hedefi Irak’ta demokratik bir yönetim kurmak değil kendisine bağlı bir kukla Kürt devleti kurmaktır. ABD kukla Kürt devleti kurma planlarını uzun süreden beri açıkça uygulamaya koymaktadır. ABD denetiminde toplanan Kürt parlamentosu kukla Kürt devletinin anayasasını ve hatta para birimini bile belirlemiştir. Yani Şu anda Kuzey Irak’ta ABD ajanı kukla devlet fiilen kurulmuştur ve Irak operasyonunun başarıyla tamamlanması durumunda resmen tanınacaktır. ABD için Saddam diye bir sorun kalmamıştır. Asıl sorun kukla Kürt devletinin kurulmasıdır ve saldırının amacı da budur. Saddam rejimi değil ABD terörü sorgulanmalı Saddam karşıtlığı yaparak ABD’nin Ortadoğu politikasının taşeronluğunu üstlenen sömürge aydınlarının ve savaşa hayır diyen birçok solcunun birleştiği ortak nokta ise Saddam’ı halkına ve dünyaya terör saçan bir diktatör olarak gösterme. Böyle olunca ABD’nin Irak’a yaptığı saldırı da hukuksuz bir işgal ve terör eylemi olacağına hem Irak halkına hem de bütün dünyaya fayda sağalayacak olan bir demokratikleşme atağı oluyor. Radikal’de Erdal Güven savaşa karşı çıkanları eleştirirken ABD’nin Yugoslavya’ya yaptığı müdahaleyle Irak operasyonunu birleştirip, ABD müdahalesine karşı çıkmanın Saddam ve Miloseviç’e evet demek olduğunu belirtiyor. Güven’e göre Irak’a yapılacak saldırının hizmet ettiği amaç meşru. Ne de olsa diktatör Saddam devrilecek ve yerine demokratik bir rejim geçecek. ABD’yi demokrasi kahramanı olarak gösterme yarışına girenler ABD’nin dünya çapında tertiplediği ve son olarak Venezuella’da Chavez’e karşı girişilen darbe tezgahlarını nasıl açıklar acaba.? Kendisine karşı çıkan rejimleri ortadan kaldırmak için terör ve cinayetlerden darbe ve yasadışı operasyonlar kadar her türlü yola başvuran ABD Güven’in gözünde demokrasinin savunucusu. ABD’nin saldırgan politikalarının sözcülüğünü üstlenen Foreign Policy dergisinin Türkçe baskısının editörü Soli Özel de Sabah’ta Saddam’ın diktatörlüğünden yakınıyor. Özel, ABD karşıtı ve Saddam’ı destekleyen Irak’taki büyük eylemleri ve on yıldır süren ambargoya rağmen halkın Saddam’a olan büyük desteğini görmezden gelerek Irak halkının da Saddam’a karşı olduğunu savunarak demokratik Irak özlemlerini dile getiriyor. Irak halkının içinde bulunduğu yolsulluğu ve yıllardır çekilen acıların kaynağı olarak da Saddam gösteriliyor. Medyada Saddam’ın saraylarda lüks içinde yaşarken halkın perişanlığından sözedilerek sorumluluk yine Saddam’ın üzerine yıkılıyor. Oysa Ortadoğu’da Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Kuveyt gibi ülkelerin hepsinde benzer bir durum sözkonusu ancak bu rejimlerin hepsi ABD işbirlikçisi olduğu için aynı suçlamalardan rahatlıkla kurtulabiliyorlar. Üstelik Irak’ta yaşanan yoksulluğun sebebi de Saddam’ın lüks yaşantısı değil on yıldan beri süren ve Irak’a ilaç girmesini bile sınırlayan ABD ambargosudur. Batı’nın gözünde yalnız Irak değil Türkiye’de diktatörlükle yönetiliyor ABD’nin hiçbir hukuki dayanağı olmayan ambargosuna karşı çıkamayan “demokrat”larımız acaba ABD’nin, Irak saldırısında işbirliği yaptığı Katar’daki savaş karşıtı siyasetçi ve gazetecileri tutuklatmasını ya da bir devlet başkanını öldürme yetkisi çıkartan ABD meclisinin karalarını demokrasiyle nasıl bağdaştırıyorlar? Peki demokratik bir rejim kuracağını söyleyerek desteklediğiniz ABD’nin Irak’ta Saddam’ın yerine Amerikalı bir generali devlet başkanlığına getirme planlarına ne demeli? Bütün bu diktatörlük tartışmaları içinde gözden kaçırılmaması gereken bir nokta varki o da aynı diktatörlük suçlamasının ABD ve AB üyesi ülkeler tarafından Türkiye’ye de yöneltiliyor olması. Eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun Paris metrosunda yere serilen fotoğrafı ne çabuk unutuldu. Bu fotoğrafta Kıvrıkoğlu başta Saddam olmak üzere diktatörlükle suçlanan birçok devlet başkanıyla birlikte yeralıyor. Yani Batılı müttefiklerimize göre Türkiye de diktatörlükle yöneltilmekte. Durum böyleyken kim yarın aynı diktatörlük suçlamalarıyla Türkiye’nin de benzer bir saldırıya maruz kalmayacağının garantisini verebilir? Türkiye’de demokrat Irak’ta darbeci sömürge aydını Saddam karşıtı cephenin ateşli taraftarı Hasan Cemal de Milliyet’te savaşın getireceği felaketten dem vurarak “Şu sıralar Saddam’dan bir saray darbesi ile kurtulabilsek keşke” diyor. ABD sözkonusu olduğunda darbeciliğe soyunan Cemal’in Türkiye’de 28 Şubat sürecine en muhalif yazarlardan biri olduğunu ve “postmodern” darbeye karşı çıkarak normalleşme çağrıları yaptığını hatırlatmakta yarar var. 28 Şubat’ı antidemokratik olarak nitelendirip Türkiye’de askeri darbelerin demokrasiyi kesintiye uğratmasını eleştiren Cemal ABD sözkonusu olduğunda çark edip açıkça darbe istediğini söyleyebiliyor. Yaslandığı güç ABD emperyalizmi olduğundan böylesi bir talebin bırakın eleştirilmesini olumlu karşılanacağını elbette biliyor. Şeriata karşı mücadele eden orduya karşı ABD’nin desteği alındığında demokratlık yapmak kolaydır ancak iş ABD’nin çıkarlarına dokunmaya başladığında sözünü ettiğimiz demokratlık hemen darbeciliğe dönüşür ve ilginçtir bunda da hiçbir terslik görmez. Kırkından sonra Atatürk’ü keşfeden İkinci Cumhuriyetçi Ne yapıp edip Türkiye’nin ABD ile birlikte Irak’a saldırmasını sağlama çabası birçok şaşırtıcı olayı da beraberinde getiriyor. İkinci Cumhuriyetçi tezlerin önde gelen savunucularından Cengiz Çandar bile bir anda Atatürkçü oluverdi. Şeriatçı Yeni Şafak’taki köşesinde Irak’ta kurulacak kulka Kürt devleti tartışmalarını değerlendiren Çandar, “federal Irak Türkiye için yararlıdır” diyerek klasik Amerikancı tavrını yineledi. Ancak asıl şaşırtıcı olan Çandar’ın Irak’taki federal yapıyı savunurken bunun Atatürk’ün isteği olduğunu öne sürmesiydi. “Atatürk’te federasyon fikri ve Kerkük” başlıklı yazısında Çandar Atatürk’ün “Türkiye-Irak-Suriye arasında bir federasyon ya da konfederasyon tasavvur ettiği”ni söyleyerek Amerikancı tezlerini Atatürk’e maledip meşrulaştırmaya girişti. Ancak Çandar’a Atatürk’ün kendisi gibi emperyalist planların taşeronluğunu üstlenmediğini, emperyalizme karşı savaştığını hatırlatırız. Çandar’ın kırkından sonra Atatürk’ü keşfetmesi komik olması gerçekten komikti ama ABD askerliğine soyunanların içine düştükleri zavallı durumu göstermesi açısından da oldukça öğreticiydi. Çandar’ın da köşesinde övgüyle sözettiği ve bu konuda Çandar’dan daha cüretli fikirleri savunmaksa Ertuğrul Özkök’e düştü. Özkök, Çandar’ın “federal Irak” diyerek üstü kapalı savunduğu kukla Kürt devleti tezini açıktan savunmaktan çekinmedi. Özkök “Biz Kürt devletine niye karşıyız” diyerek açıktan kukla devletinin kurulmasını destek çıktı. Oldu olacak Güneydoğu’da da izin verelim de tam olsun. ABD’nin “şer ekseni” Türkiye’yi tehdit ediyor 11 Eylül’ün hemen ardından dünya çapında “teröre karşı küresel savaş” başlatan ABD, dünya çapındaki hegemonyasını devam ettirmek için “şer devletleri” olarak gösterdiği başta Irak olmak üzere İran, Suriye ve Mısır gibi Ortadoğu ülkelerini de hedef tahtasını koymuştu. Önümüzdeki süreçte ABD politikalarına direnen bütün devletlerin bu terör suçlamasına maruz kalacağı kesin Bu durum karşısında Türkiye’nin kendisine yönelen asıl tehlike’nin Irak’tan değil ABD’den geleceğini görmek zorunda. ABD’nin politikalarına karşı çıkan ülkeleri terörist olarak nitelendirip Irak’ta olduğu gibi saldırıya geçmesi alışılmış bir durum haline geldi. Bu şer ekseninin ABD politikalarına karşı çıkıldığı anda Türkiye’yi de içine alındığı görülmeli ve vakit geçirmeden ABD emperyalizmine karşı bölge ülkeleriye işbirliği içinde karşıt bir cephe oluşturulmalıdır |