Arama: 
16.12.2003/Sayı:19
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Yekta Güngör Özden
Sunay Akın
Öner Yağcı
Arka Sayfa
Batı Express
Şiir

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Kapak  Erkan Karaarslan

BM’nin Kıbrıs Planı
Türkleri ablukaya alıyor

Annan planıyla birlikte yoğunlaşan Kıbrıs tartışmaları, Kopenhag Zirvesi ile birlikte yeni bir dönemece daha girdi. Geçtiğimiz hafta her iki taraf da plana yanıtlarını verdi ve bu yanıtlar doğrultusunda “yeni” bir plan oluşturuldu. Her ne kadar BM planının Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB’ye giriş süreciyle ilintili olmadığı iddia edilse de, bu iki süreç her bakımdan içiçe geçmiş durumda. Annan’ın tarafların kesin kararını vermesi gerektiği tarih olarak belirttiği dönem tam da Rum kesimine AB’ye üyelik tarihi verileceği döneme denk geliyor.

Türk medyasında büyük heyecan yaratan ve “Kıbrıs sorunu” açısından tarihsel fırsat olduğu iddia edilen planın KKTC açısından kabul edilemez olduğu, hatta tartışılacak çok da fazla bir şeyin olmadığı çok net bir biçimde ortadaydı. Ancak yaratılan büyük heyecan dalgası özellikle Türk tarafında geleceğini AB’ye endekslenmiş olan siyaset çevreleri tarafından çok olumlu karşılandı.

Türk tarafının geleneksel yaklaşımının aksine, gelinen son süreçte AKP hükümetinin Kıbrıs’ı “Milli Dava” olarak değil, AB’ye karşı kullanılabilecek önemli bir “koz” olarak görmesi ne anlama geldiği çok belirgin olan Annan planının taraftar bulması açısından etkin oldu. Recep Tayyip Erdoğan, süreci “Türkiye’ye AB için verilecek kesin tarih, Kıbrıs’ı çözer” demeciyle anlatmış oldu. Kıbrıslı Türklerin varolma savaşının sembolleşmiş ismi Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da bu süreçte en fazla yıpratılmaya çalışılan kişiydi.

Bir taraftan Denktaş ismi yıpratılarak Kıbrıs’ta taviz vermek gerekiyor yanılsaması yaratıldı, diğer taraftan da Kuzey Kıbrıs’taki Türk Ordusu ada dışına sürülerek Kıbrıslı Türkler olası Rum saldırılarına karşı savunmasız bırakılmaya çalışıldı.

BM Rum kesimine çalışıyor

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın önerdiği ve 2 alternatif Kıbrıs haritası ile sunulan ilk plan AB telaşındaki Türk siyaseti, sermaye ve medya tarafından “Kıbrıs’ta tarihi sorunun çözümüne yönelik bir adım” olarak sunulmuştu. Neyse ki gerek Denktaş’ın planın tuzaklarla dolu olduğu yönündeki kararlı direnişi gerekse de Türk ordusunun planın Türk halkının çıkarlarına tamamen karşı olduğu yönündeki görüşü, işbirlikçi siyasetin atabileceği haince adımlara engel olmuştu.

Diğer yandan tamamen karşıt nedenlerle Rum kesimi de bu plana karşı çıkıyordu. Plan Rumların Türkleri Ada’dan tamamen sürme yönündeki taleplerini yeterince karşılayamamıştı. Bu sebeple Annan “yeni” bir plan hazırladı.

Ortaya çıkan “yeni” plan ise, bu planların Rumların taleplerini karşılamak için hazırlandığının açık bir kanıtı gibiydi. Yeni Plan Denktaş’ın ve Genelkurmay’ın itiraz ettiği tüm temel konularda açıkça Rumların tarafında yer alıyor. Birincisi, su kaynakları ve güvenlik açısından stratejik öneme sahip olan Güzelyurt ve Karpaz (bu kez alternatifsiz tek bir haritayla) Rumlara bırakılıyor. İkinci olarak ilk planda 10 bin olarak belirlenen Türk askeri sayısı 2500-7500 arasına çekiliyor. Üçüncüsü, 1974 Barış Harekatı sonrası Türk tarafında kalan bölgelere yapılacak Rum yerleşimi konusunda, Rumların talepleri kabul ediliyor. Dördüncü olarak KKTC’ye Türkiye’den göçen yurttaşlarımız konusundaki sınırlamalar genişletiliyor. Beşinci ve son olarak da idari yapı konusunda Rum görüşüne yaklaşılıyor.

KKTC’nin mücadelesiyle özdeşleşmiş Rauf Denktaş, nazikçe, “Bu belge eski belge” diyerek direnişini sürdürdü. Genelkurmay ise daha keskin ifadeler kullandı: “Plan eskisinden daha da kötü.”

Eski plana ilişkin olarak Denktaş “Bu plan Ada’da Rumların meşru hükümet olduğu esasına dayanıyor” demişti. Annan’ın tamamen Rum çıkarlarına göre yeniden düzenlediği plan bu görüşün ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Türkler ablukaya alınıyor, Ordu Ada’dan sürülüyor

Genelkurmay son planla ilgili olarak özellikle iki noktanın altını çizdi. Ada’nın burnundaki Karpaz’ın ve Türklerin en önemli su kaynağı Güzelyurt’un Rum kesimine verilmesi Türkleri stratejik olarak abluka altına almak için yapılan bir hazırlık. Rumların ve BM’nin bu noktada ısrarcı olması ise gerçek niyetlerini ortaya koymaktadır.

Açıkça ortaya koymakta fayda var: Bu bir savaş ya da yeniden soykırım hazırlığıdır. Gerçekte de Rum Kesiminin AB üyeliğine alınması ile birlikte Türkiye ve AB arasında kısa zamanda fiili bir savaş durumu ortaya çıkacaktır. Ada’da hiç bir şekilde Türklerin güvenliği tartışma konusu yapılamaz.

Bu ablukayla birlikte yapılan ikinci bir savaş hazırlığı ise Ada’daki Türk ordusunun varlığının Ada’dan çekilmesidir. Açıkçası herkes biliyor ki egemenlik meselesi bir silahlı kuvvet meselesidir. Göstermelik olarak “Türk egemenliği tanınıyor” diyerek Türk ordusunu oradan çekmeye kalkışmak milli davaya ihanet etmek anlamına gelmektedir. Türkler yeni katliamlarla karşı karşıya bırakılacaktır.

Rumlar Kuzey Kıbrıs’a, Kıbrıslı Türkler Türkiye’ye

Özellikle AKP iktidarınca en azından müzakere edilebilir bulunan Annan planındaki diğer önemli tartışma unsurunu, Rumların göç etme hakkı oluşturuyor. Annan hazırladığı ilk planda Kuzey tarafına 20 yıl içerisinde 85 bin Rumun göç edebilmesini sağlayacak olan bir öneri getirdi. Ancak Rum tarafı bunu da yeterli bulmadı ve göç etme nüfusunun 100 bin kişiye çıkarılmasını istedi. BM, hazırladığı yeni tasarıda Rum tarafının bu isteğini yerine getirmese de, göç süresini 15 yıla indirerek Rum tarafına yeni bir taviz daha verdi. Bu maddenin Türkler açısından anlamı son derece somut: Bir tarafta Kuzey Kıbrıs tarafına göç etmiş 100 bin Rum, diğer tarafta ise -gene planın maddelerinden birisinin sonucu olarak yarı yarıya azalmış- 100 bin Türk nüfus. Bununla birlikte Ada’nın güney kesiminde 700 bin kişilik bir Rum nüfusu.

Elbette bu durumda Türk ordusunun caydırıcı olacağı düşünülebilir, ancak tasarı ile birlikte Türk ordusunun önemli bir kısmı da Ada’dan ayrılmak zorunda bırakılıyor. KKTC’nin güvenliği açısından son derece büyük bir risk oluşturuyor bu durum. Büyük bir soykırım tecrübesini yaşamış Türk tarafı için bu durum kabul edilemez. Genelkurmay Başkanlığı da hazırladığı raporda bu yeni durumun onaylanamaz olduğunu açıkladı.

Tasarının güvenlikle ilgili kısmının çok büyük tepkiyle karşılanacağını bilen BM, bu tepkiyi bir nebze olsun hafifletebilmek için Türkiye’nin “garantörlük” hakkını saklı tutuyor. Ancak 2004 senesinde bir bütün halinde AB’ye alınacak bir Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantörlük hakkının pek de geçerli olmayacağı ortada.

Ancak plan bununla da yetinmiyor. Her iki tarafı da eşit olarak tanıyormuş gibi görünen temsil hakkı, Rum nüfus Kuzeydeki ağırlığını hissettirdikçe dengeler değişiyor. Öyle ki plana göre tek devletli yapıda kendi yöneticilerini seçecek Kuzey tarafı, nüfus dağılımından dolayı Rumlara seçme ve seçilme hakkı tanıyor.

Türk tarafı açısından tartışılması mümkün görünmeyen ikinci konu ise Türk tarafına yapılan toprak talepleri. İlerki dönemlerde Ada’nın tümünün Rumlaşma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşünürsek bu haritaların coğrafi olarak Rum tarafına çok da fazla birşey kazandırmayacağı ortada. Asıl amaç ise Türk tarafının elini kolunu bağlayacak olan stratejik mevkileri ele geçirip, Türk tarafını Rumların oluşturduğu bir güvenlik koridoru altına almak. Bunun getirdiği ablukayla da Türk tarafının teslimiyetini hızlandırmak. Bununla birlikte Türklerin kan dökerek varolma savaşını verdiği sınır noktalarını ele geçirmek de Rumlar açısından tarihsel bir önem taşımakta. Aynı zamanda da Türkiye’nin “Milli Dava”ya gösterdiği tarihsel refleksi dizginlemek bakımından da bu tartışmaya konu olan “birkaç köy” epeyce bir önem taşıyor.

Denktaş’ı yıpratmak planın parçasıdır

BM’nin Türk tarafı açısından yokedici bir işlevi olacak bu planın somut sonuçlarını öncesinden görmediği düşünülemez. Türk tarafına tanındığı söylenen egemenlik hakkının bedeli Kıbrıs Türkünün yaşamadığı bir Kıbrıs adası oluyor.

BM bu planı elbette iddia edildiği gibi Rumlarla birlikte hazırlamış olabilir. Kaldı ki Rumların lehine bir tasarıyı önermek için ille de Rum tarafıyla birlikte çalışmak gibi bir zorunluluğu da yok. BM nin yıllardır izlediği “tarafsız” politikanın en tabii sonucu Türklerden en sonunda arındırılacak olan bir Kıbrıs. Sonuçta BM nin egemenleri memnun etme kaygısı gayet doğal. Şaşırtıcı olan BM değil, hükümetin yıllardır “Milli Dava” olarak benimsenen Kıbrıs’ı savunma noktasında tereddüte düşmesi, Annan planının “kaçırılmayacak tarihsel bir fırsat” olarak benimsemesi. Annan’ın, Denktaş’ı Recep Tayyip Erdoğan’a şikayet edebilmesi bunun en açık göstergesi.

Bu planın hayata geçebilmesinin önündeki en önemli engel Rauf Denktaş. Bu yüzden KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a yönelik büyük bir yıpratma kampanyası yürütülüyor. Bu kampanyayı özellikle Türk medyası sahiplendi. Medyanın Kıbrıs’taki AB bayraklı zavallı gösterileri bire bin katarak propaganda düzeyinde yayınlaması, Denktaş’ın arkasındaki büyük halk desteğini perdelemeye yönelik bir kampanya.

Buna ek olarak Recep Tayyip Erdoğan da Denktaş’a ve KKTC’nin resmi temsilcilerine karşı, sıradan bir parti genel başkanı olduğunu unutarak “sert çıkışlar” yapıyor. En son, Kopenhag Zirvesi’nde KKTC’nin doğru tutumunu eleştiren ve KKTC temsilcisini azarlayan Tayyip sık sık Yunanlıların ve Rumların övgülerini alıyor.

AKP hükümeti Denktaş’a müzakereden kaçmama çağrısı yapıyor. Denktaş ise planı imzalayacak durumda olmadıklarını belirtiyor. Ancak Abdullah Gül, Türk halkının tepkisinden çekindiği için Denktaş’la aralarında en ufak görüş ayrılığı olmadığını belirtiyor. Bununla birlikte Türk tarafının geleneksel tezlerinden birer birer vazgeçmesi, Denktaş’a saldırma noktasında özellikle siyaset ve medya çevrelerine geniş bir hareket alanı sağlıyor. “Denktaş sabır taşırdı” diyebilme cesaretini gösteriyor bazı “Türk” gazeteleri.

Ancak bunlara inat, bunların Rum “kardeşleri” hergün planın kabul edilmemesi için eylem yapmaktalar. Elbette plan işlerine gelmediği için değil, Kıbrıs Barış Harekatı’nın öcünü diplomatik yollardan alamayacaklarını bildikleri için. Bizim insanlık sevdalısı medyamıza inat “kin” başlıklı şiirleri manşetlerine taşıyorlar. “Kıbrıs’ın her karış toprağı Helendir” diyorlar.

Türk medyasında fotoğraf amborgosu!

Tüm bunlara karşın direnen Kıbrıs Türkleri tepkilerini 10 Aralık’ta yaptıkları büyük mitingle gösterdiler. Rauf Denktaş’ın hastalığı sebebiyle katılamadığı ama ses kaydının dinletildiği mitingde coşkulu kalabalık “KKTC-TC elele geleceğe” sloganları atıyordu. Milli Davamız nedeniyle amborgolara alışıktık ama bu miting sonrası yepyeni bir amborgo türüyle karşılaştık. AB bayraklı birkaç yüz kişinin Denktaş karşıtı gösterilerinin yorumunu günlerce boy boy fotoğraflar eşliğinde yayınlayan Türk medyası, bu mitingi tek bir fotoğrafla yayınlamayı yeğliyor. Acaba bunun sebebi meydanı dolduran on binlerin ellerindeki Türk bayraklarına yapılmış yeni bir AB ambargosu mu?

Denktaş ise ağır bir hastalıktan sonra ayağa kalkıp direniyor. Vatan kavramını bilen yurttaşları gözyaşlarıyla karşılıyorlar onu. Bağırlarına basıp sahip çıkıyorlar. Verilecek en ufak bir tavizin nelere mal olacağını çok acı tecrübelerle öğrendi Kıbrıslı Türkler. Bu tecrübeyi “bizim” gazetelerdeki bir ufak küpür özetliyor: “Larnaka’da 1974 yılında öldürülen 14 Kıbrıs Türkünün kemikleri bulundu.”

Kıbrıslı Türkler ve liderleri Denktaş, bu mücadelede yanlarında en çok Türk hükümetini görmek isterlerdi. Ama olmuyor. Ancak elbette tüm Türk halkının Milli Dava’ya olan sarsılmaz bağlılığından şüphe duymuyorlar. Halkın Denktaş hakkındaki gerçek düşüncelerini ise Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Denktaş’ı Ankara’da İbni Sina Hastanesi’nde ziyaret ederken söylüyor: “Mücadeleci ruhu yüzüne vurmuş, çok yüce bir kişilik. Bir ömrü inandığı dava uğruna harcamış bir kişi. Onu görmem bana her zaman yüreklilik ve cesaret vermiştir.”

Genelkurmay Başkanı Özkök, Denktaş’ın huzurunda ilgililere Milli Davanın sahipsiz olmadığını bir kere daha bildiriyor.