| Gökçe Fırat |
|
Amerikancı
savaş hükümetinin Türkiye’nin Amerikancı savaş hükümeti 3 Kasım seçimlerinin gerçek sonuçları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Önce Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakanı ile hükümet arasında yapılan görüşmelerin sonuçları ortaya çıktı. ABD Savunma Bakanı Wolfowitz Türkiye’den üsleri kullanma iznini aldıklarını açıkladı. Hemen ardından ABD’ye giden Tayyip Erdoğan heyeti ABD’li yetkililerle kaldıkları otelde gizli bir görüşme yaptılar. Bu görüşmenin notları da basına yansıdı. Notlara göre Türkiye’deki üslerin yapımına 15 Ocak’ta başlanacaktı. Bu gizli-açık görüşmeler Türkiye’nin neden 3 Kasım seçimlerine gittiğini de göstermiş oldu. Seçim, bir savaş hükümeti için yapılıyordu ve görünen o ki, en iyi savaş hükümeti işbaşına gelmiş bulunuyor. Öyle ki Tayyip Erdoğan ABD’de yaptığı konuşmada “NATO çıkarları için evlatlarını seve seve ölüme gönderen bir miletiz” diyerek övünüyor ve Irak’ta olası savaşta da seve seve hizmet edeceklerini açıklıyordu. Tayyip Erdoğan ve hükümet Türkiye’yi ABD’nin yanında savaşa sokmak için gizli pazarlıklar yaparken, bu planların savaşı yapacak olan Ordu’dan da gizli yürütüldüğü de ortaya çıktı. Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın “ABD’ye üsleri kullandırırız” açıklaması Genelkurmay tarafından yalanlandı. Ne MGK’da ne de Çankaya’da yapılan Irak Zirvesi’nde böyle bir karar alınmamıştı. Hükümetin tavrı, devlet politikasının dışına çıkma anlamına geliyordu. Ancak Genelkurmay’ın bu uyarısının hemen ardından Tayyip Erdoğan başkanlığında ABD’ye giden heyetin de Tükiye’yi savaşa sokma konusunda pazarlıkları sürdürmesi, mevcut hükümetin devlete rağmen hareket etmeye devam etiğini gösteriyor. Türkiye’de siyasetin fotoğrafı: Savaş hükümeti ve savaşa karşı ordu Bu, kabul edilemez ancak bir o kadar da doğal bir durum. 3 Kasım’ın öncesinde, Türkiye’deki seçimlerin Türkiye içi sorunlar açısından değil bir savaş açısından öneminin olduğu ortadaydı. Ve seçimin tek sonucunun Amerikancı bir savaş hükümeti oluşturmak olacağı da. ABD, Türkiye’yi emperyalist saldırısında kullanmak istiyordu ve bunun için uygun bir hükümet gerekiyordu. AKP hükümeti, meşruiyetten yoksun bir hükümet olarak tam da ABD’nin istediği seçenek olarak ortaya çıktı. ABD’nin, hukuksuz savaşına Türkiye’yi alet etmek isterken, yine hukuk dışı bir yola başvurması ve hukuken Türkiye’yi yönetme sorumluluğu taşımayan Tayyip Erdoğan ile pazarlık yapması da gayet doğal. Çünkü Türkiye ABD çıkarları için bir savaşa sokulacak ise bunu hukuk kuralları içinde kalarak yapmanın bir olanağı yok. Seçimlerden önce de sonra da Türkiye’de siyasetin fotoğrafı şuydu: Bir yanda Türkiye’yi bölmek isteyen AB ve ABD’ye iman etmiş siyasal partiler, diğer yanda Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü hem AB’nin oyunlarına hem de ABD’nin baskılarına karşı koruyan ordu. Seçimler AB-ABD seçeneğine uzak duran, hele hele bir savaşa açıktan karşı çıkan Orduya karşı daha itibarlı ve arkasında halk desteği olan bir hükümet çıkartmak için yapıldı. Seçimlerde oy kullanmama çağrısını bu gerçeği görerek yapıyorduk. Nitekim öngörümüz doğrulanmış ve verilen oylar Ordu’ya karşı savaş hükümetini ve savaş muhalefetini güçlendirmiştir. AKP ve CHP, böyle bir savaşta iş görecektir. Hem AKP’ye hem de CHP’ye verilen oylar Türkiye’de Amerikancı bir savaş cephesi kurmuştur. Her konuda anlaşan AKP-CHP ikilisini de hükümet ve muhalefet olarak değil Amerikancı Savaş Cephesi’nin sağ ve sol kanadı olarak görmek gerekir. Amerikancı hükümetin Ordu’yu tasfiye planı Şimdi bu Amerikancı hükümet, savaşın önünde engel olarak gördüğü orduyu tasfiye etmek için hıyanet planını devreye sokmuş bulunuyor. Planın birinci aşaması “Türkiye’nin meşru hükümeti benim ve savaş konusunda kararları da ben alırım” diyerek, Türk devletinin işleyişine aykırı bir yol tutturmak. Nitekim Türkiye’nin temel devlet politikalarını belirleyen MGK ve Türkiye Cumhuriyeti’nin başı olan Cumhurbaşkanı başkanlığında yapılan toplantılarda alınan kararlar hükümet tarafından çiğnenmektedir. Hükümet Türk devletinin altına girmediği taahhütleri ABD’ye vermektedir. Planın ikinci aşamasında ise Ordu’nun Türkiye’nin iç güvenliğine ilişkin izlediği politikaya açıktan bir muhalefet örgütlemek bulunuyor. Genelkurmay’ın Başbakan Gül’e verdiği brifingin hemen ardından ayağa kalkan şeriatçı basın, Türkiye’de artık Genelkurmay’ın hükümete brifing verme döneminin bittiğini, Genelkurmay’ın hükümetten brifing alma döneminin başladığını söylüyor. Nitekim hükümetin tavrı da gerek irticai faaliyetler, gerek 28 Şubat, gerekse türban krizi konusunda, “biz kimseden ders almayız, arkamızda halk var” tavrıdır. Planın üçüncü aşaması ise Başbakanlığın bir iç brifinginde ortaya kondu. Türkiye’nin AB üyeliğinin önündeki engelin Ordu’nun politikadaki ağırlığı olduğu raporu üzerine Başbakan Abdullah Gül, kesin kararlı olduklarını Ordu’yu Mili Savunma Bakanlığı’na bağlayacaklarını belirtti. Bu plan hükümet tarafından şimdilik başarıyla uygulanıyor. Irak’a saldırı konusunda hükümetin ABD’ye verdiği taaahhütler, Kıbrıs’ta Türk tezlerine karşı alınan olumsuz tavır, Türkiye’nin temel güvenlik meselelerinde hükümetin Türk tarafı olmadığını ortaya koyuyor. Türkiye’yi bölmek için yapılacak bir operasyona dahil olma, Türk adası Kıbrıs’ı Rumlara verme programı bir Türk programı olamaz. Bu hükümet bu nedenle Türkiye için büyük bir tehlikedir. Türkiye’yi bir oldu bitti ile savaşın içine çekmeye ve Ordu’yu da bu planı uygulamaya mecbur etmek istiyorlar. Böylece Türkiye’yi bir Amerikan üssü haline getirecekler. Oldu bittilerle Ordu’nun Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasına ve MGK’nın rolünün törpülenmesine çalışılacak. Ve tüm bunlar Türkiye’nin tam da güçlü bir savunma politikasına ve bu politikayı kararlılıkla uygulayacak bir Ordu’ya ihtiyacı olduğu dönemde yapılıyor. Ordu’yu güçlü tutmak milli güvenlik sorumluluğu Türkiye için savaş artık kaçınılmaz olmuş durumda. Ancak bu savaş, sanıldığı gibi Irak’a karşı emperyalist çıkarlar uğruna bir savaş değil. Kuzey Irak’ta kurulmak istenen kukla Kürt devleti ile savaş. Kıbrıs’tan Türkleri atmak isteyen AB Ordusu ile savaş. Ve artık bu savaş son derece yakın. Önümüzdeki aylarda ABD’nin Irak saldırısı başlayacak ve Türkiye Güney cephesinde bir kürt devleti oldu bittisiyle karşı karşıya bırakılacak. 28 Şubat 2003’ten sonra ise Kıbrıs’ta Rum tarafı tek temsilci kabul edilecek ve 2004’te Rum tarafı Türkiye’nin Kıbrıs’tan çekilmesi ve Ege Denizi’ndeki haklarından vazgeçmesi için Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na başvuracak. Bunun sonucu da en geç 2004 yılı içinde AB Ordusu ile bir savaşın bizi beklediğini gösteriyor. Bu savaşlarda Türkiye’nin güvenliğini Ordu koruyacak. Ve AKP hükümeti şimdi bu Ordu’yu tasfiye etmek için hazırlık yapıyor. Bu, açıktan bir düşman faaliyetidir. Düşman, devletin içine kadar sızmış ve direniş unsurlarını safdışı ederek saldırı öncesi cepheyi temizlemek istiyor. Türkiye için AKP iktidarının Ordu’yu tasfiye planına direnmek ve meşruiyet yoksunu bu hükümete karşı Ordu’yu güçlü tutmak kaçınılmaz bir milli güvenlik sorumluluğudur. |