02.06.2008/Sayı:189
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Yavuz Selim

FARC lideri Marulanda yaşamını yitirdi

FARC’ın kurucusu ve efsanevi lideri Manuel Marulanda 80 yaşına gelmesine karşın devrimci mücadeleyi hiç bırakmadı.

FARC’ın kurucusu ve efsanevi lideri Manuel Marulanda 80 yaşına gelmesine karşın devrimci mücadeleyi hiç bırakmadı.

Latin Amerika kıtası, daha geçtiğimiz aylarda ABD emperyalizminin alçakça saldırısı sonucu yaşamını yitiren Raul Reyes’in ardından, kendini halkının bağımsızlığına adayan ve bu uğurda durmaksızın Amerikan emperyalizmine ve onun işbirlikçilerine karşı savaşan yiğit bir evladını daha yitirdi. Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri’nin (FARC - Fuerzas Armadas Revolucionaria Colombia) kurucusu ve efsanevi lideri Manuel Marulanda 26 Mart tarihinde geçirdiği kalp krizi sonrasında yaşamını yitirdi.

Asıl adı Pedro Antonio Marin olan Manuel Marulanda 1928 yılında Kolombiya’da doğdu. Silah kullanmadaki ustalığından dolayı “her attığını vuran” anlamına gelen “tirofijo” lakabıyla tanınan Marulanda hakkında daha önce de 17 kez öldü dedikodusu çıkarıldığı için Kolombiya Savunma Bakanı Juan Manuel Santos’un bir dergiye yaptığı “Marulanda öldü” açıklaması çoğu kimse için inandırıcı olmaktan uzaktı. Hatta o kadar ki, Kolombiya hükümeti ve Savunma Bakanlığı bile Santos’un açıklamalarını doğrulayamayacağını duyurmuştu. Fakat daha sonra FARC’ın önde gelen komutanlarından Timoleon Jimenez tarafından okunan ve Telesur’da yayımlanan bildiri ile Marulanda’nın öldüğü kesinlik kazanmış oldu. “FARC’ın kuruluşunun 44’üncü yıldönümünde, hayatlarını yoksulların davasına adamış olan gerilla liderlerini anıyoruz; özellikle de her zaman sağlam bir inanç ve devrimci adanmışlık sergileyen Komutan Marulanda’yı” ifadelerin yanı sıra Marulanda’nın 26 Mart’ta öldüğü doğrulandı.

Marulanda 1964 yılında Kolombiya’da sol eğilimli FARC’ı kurduğunda ABD’nin Latin Amerika kıtasına yönelik Akbaba Operasyonları da had safhayla ulaşmıştı. ABD kıtanın hemen her ülkesinde kendine bağımlı işbirlikçileri iktidara getirerek, Latin Amerika’nın yıllar boyunca “arka bahçe” olarak tanımlanmasını sağlayacak planlarını uyguluyordu. FARC, kurulmasıyla beraber çok kısa zamanda yoksul halktan büyük destek görmeye başladı. Denetimini eline geçirdiği eyaletlerde bir nevi devlet aygıtı kurarak vergi toplamaya başlayan FARC adeta Kolombiya içinde ayrı bir devlet görüntüsü veriyordu. Fakat işin daha ilginç olanı yerel ve yoksul halkın vergi toplanmasından rahatsız olmak yerine tam tersine uygulanan politikalara destek vermesiydi. Aslında nedeni son derece anlaşılabilir. Örneğin FARC’tan önce cinayetlerin ve hırsızlığın kol gezdiği birçok eyalette şimdi bu suçların izine bile rastlanmıyor. Zira FARC gerillalarının rüşvet kabul etme ya da iltimas geçme gibi liberal anlayışları bulunmuyor. FARC yönetimi konulan kurallara uymayanlara karşı kamu yararına çalışma gibi son derece tutarlı bir ceza hukuku da kullanıyor. Örneğin köprü ya da okul inşaatında çalışmak gibi. Yani insanları cezalandırılmak yerine insanları toplum için daha faydalı hale getirilmeye çalışılıyor. Şu anda 17 bine ulaşan gerilla sayısıyla dünyanın en büyük gerilla örgütlerinden birisi olan FARC, Kolombiya topraklarının yaklaşık % 40’ını denetimi altında tutuyor.

FARC’ın yeni lideri Alfonso Cano

FARC’ın yeni lideri Alfonso Cano

Kolombiya hükümeti ABD’nin verdiği tüm askeri ve ekonomik desteğe rağmen yıllar süren askeri operasyonlar ile FARC’ı bitiremediği gibi, yaptığı askeri operasyonları saymazsak her geçen gün daha da güçlenmesi izlemekten başka bir şey yapamadı. FARC’ın daha kuruluşundan itibaren ABD için açık tehdit olacağını belli eden bir örgüttü. İktidarı ele geçirmesi durumunda yoksul halkı temsil edeceğini, doğal kaynakları ve ulusal şirketleri devletleştireceğini söylemesi FARC’ın ABD tarafından hedef tahtasının tam ortasına konulmasına yetecek gerekçelerdi. Fakat FARC, ABD’nin tüm dezenformasyon çabalarına karşın halk nezdindeki popülaritesini gün geçtikçe yükseltti. Kolombiya hükümeti FARC’ın halk bu desteğini ortadan kaldırabilmek için yıllar boyunca psikolojik savaş yürüttü. FARC’ı uyuşturucu ve fidye için adam kaçakçılığı için suçlayarak etkinliğini kırmaya çalıştı. Fakat halkın, kimin kendi tarafında olduğunu anlaması Kolombiya ve ABD hükümetinin uyguladığı tüm politikaların etkisiz kalmasına, Kolombiya halkının FARC’ı gün geçtikçe daha fazla benimsemesine neden oldu.

FARC’a verilen destek yalnızca Kolombiya ile de sınırlı değil elbette. Kıtada Kolombiya dışındaki bütün devletler ABD ile ilişkilerini yeniden gözden geçirdikleri için FARC’a doğrudan destek vermeseler de yakınlık duyduklarını saklamıyorlar. Zira FARC ile Bolivarcı yolda yürüyen bütün hükümetlerin hedefleri ne kadar ortak ise ABD ve onun işbirlikçileri için o kadar ters. Venezüella Bolivarcı Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hugo Chavez’in bu yüzden sürekli suçlamalarla karşılaşması gayet normal. Örneğin FARC liderlerinden Raul Reyes’in ABD’nin verdiği istihbaratın değerlendirilmesi sonucunda Ekvador sınırları içinde Kolombiya ordusu tarafından öldürülmesinin ardından Venezüella hükümeti FARC gerillalarına destek vermekle suçlanmış, FARC Sekreterliği yaptığı açıklama ile Venezüella ile aralarındaki ilişkiyi değerlendirmişti: “FARC’ın Bolivarcı bir gerilla örgütü olduğu apaçık ortadadır. Sadece Chavez’le değil, ama bizim Amerika’mızın halklarının gündelik düşüncesinde de Bolivarcı ideallerde buluşuyoruz. Biz Bolivar’da, tüm süreçlerinde kendimizi buluyoruz; Monroe Doktrini ya da Ulusal Güvenlik veya Demokratik Özgürlük gibi yabancı doktrinlerde, ABD’lilerin yarattığı kendi jeopolitik sömürü ve tahakküm düşüncelerinde uzlaşamıyoruz. Tabii ki, Başkan Chavez’e ne kadar teşekkür etsek azdır, kendisinin bir barış gönüllüsü olması, insaniyette diretmesi, tutukluların değişimi için uğraşması, FARC ve ELN’nin örgüt olarak savaş hukukuna dâhil isyancılar olduğunun kabul edilmesi yolunda adımlar atması, Venezüella’nın coğrafyasını sunması ve barış görüşmelerini başlatabilecek sahneler yaratmasına derinden müteşekkiriz. Chavez, Kolombiya’da barışın, hem Venezüella hem de kıta barışı olduğunu anlamaktadır.”

İşte ABD yönetimi ne yapsa da FARC’ın etkinliğini bir türlü kıramadı. ABD yıllarca uğraşmasına ve türlü teknik donanıma sahip olmasına karşın başarılı olamayınca Vahşi Batı günlerindeki yöntemi kullanmaya karar verdi. Manuel Marulanda yıllarca ABD’nin en çok arananlar listesinde Usame Bin Ladin ile birlikte en tepede yer aldı. Başına 5 milyon dolar gibi büyük bir ödül konması, ABD açısından Marulanda’nın ne kadar tehlikeli olduğunu yeterince gösteriyor.

Kolombiya hükümeti halen Marulanda’nın ölmüş olabileceğine bir türlü inanmak istemiyor. Marulanda’nın saklandığına inanılan güneydeki ormanlık bölgeye düzenlenen bombardımanda yaralanmış olabileceği olasılığı üzerinde duran Kolombiya hükümeti, tüm kuşkuları ortadan kaldırmak için Marulanda’nın öldüğü tanısını koyacak olan kişiye 2.7 milyon dolar ödül vereceğini açıkladı. Kolombiya Genelkurmay Başkanı Mario Montoya’nın; “Bu cesedin teşhis edilmesi bizim için önemli olacak” demesi Marulanda’nın öldükten sonra bile işbirlikçi güçlere ne büyük korku saldığını gösteriyor. Kolombiya hükümeti Marulanda’nın öldükten sonra Che gibi bir efsane olmasından çekiniyor olabilir.

Zira Marulanda örnek yaşamı ile kendisinden gelenlere de yol göstermeye devam edecek. Birçok insanın rahat koltuklarında emekliliğin tadını çıkarmaya başladığı yaşlarda Marulanda hiç durmaksızın devrim mücadelesini sürdürüyordu. Kolombiya’nın Quindio bölgesinde bir köylü ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Marulanda neredeyse 80 yaşına gelmesine ve belki de dünyanın en güçlü gerilla örgütünü kurmasına karşın köşesine çekilmek yerine Kolombiya dağlarında, ormanlarında halk için mücadelesine devam etti. Her devrimci gibi yoldaşlarına da son derece düşkündü. Asıl adı Pedro Antonio Marin olmasına karşın, 1950’lerde Bogota’da polis tarafından öldürülen Manuel Marulanda Vélez’i adlı komünist gerillayı unutturmamak için şimdiki adını aldı.

Kuşkusuz Kolombiya halkı da, Kolombiyalılar için kendi yaşamını hiç düşünmeden feda etmeye hazır olan Marulanda’yı hiçbir zaman unutmayacak. FARC komutanlarından Timoleon Jimenez’in dediği gibi; “Halk için ölmek sonsuzluğa dek yaşamaktır!” Manuel Marulanda bir devrimciye yakışır biçimde görevini yerine getirdi ve bayrağı kendinden sonrakilere teslim etti. Şimdi bu onurlu bayrağı, oybirliği ile seçilen FARC’ın yeni lideri Alfonso Cano taşıyacak. Kolombiya hükümeti FARC’ın yeni lideri için de daha şimdiden çalışmalara başladı. Gerçek adı Guillermo Leon Saenz Vargas olan Cano hakkında cinayet, adam kaçırma, terörizm gibi 142 suçtan dava açıldı ve yeni lider 12 davadan ceza aldı. Kolombiya hükümeti ne kadar uğraşsa da devrim ateşini söndürmeyi başaramayacak.


ABD’de gaflar yarışıyor

Bakalım Hillary’nin dediği gibi Obama da Kennedy ailesi ile aynı sonu paylaşacak mı?

Bakalım Hillary’nin dediği gibi Obama da
Kennedy ailesi ile aynı sonu paylaşacak mı?

Beyaz Saray koltuğuna kimin aday olduğunu belirleyecek önseçimlerin sonuna yaklaşırken Demokrat Parti adayları birbiri ardına gaf yapmayı sürdürüyor. İlk gaf yapan isim ise Başkanlık yarışında işi artık mucizelere kalan Hillary Clinton oldu.

Demokrat Parti başkan adaylığı yarışında Barack Obama’nın oldukça gerisinde kalmasına karşın yarıştan bir türlü çekilmeyen Hillary Clinton, neden çekilmediğini anlatırken tarihi bir gafa da imza attı. 3 Haziran tarihinde son önseçiminin yapılacağı South Dakota eyaletinde yayınlanan “Sioux Falls Argus Leader” gazetesine demeç veren Clinton, Haziran ayının kilit bir ay olduğunu, eşi Bill Clinton’un da 1992 yılı Demokrat Parti başkan adaylığını Haziran ayında garantilediğini anımsattıktan sonra yarıştan neden çekilmediğini anlatmak isterken tarihi gafına imza attı: “1968’de de, Demokrat Parti’nin başkan adayı Robert Kennedy, Haziran ayında suikastta öldürülmüştü.” Hillary böylece Obama’nın da Haziran ayında öldürülebileceğini, bu yüzden önseçimlerde geride gitse bile şansının halen daha sürdüğünü ima etmiş oldu. Tarihi bir anımsatma yapmak gerekirse, New York Senatörü Robert F. Kennedy 5 Haziran 1968 tarihinde bir Filistinli tarafından öldürüldüğünde Demokrat Parti’nin en şanslı başkan adayı idi.

Hillary’nin bu sözlerinin ardından tepkilerin gelmesi de gecikmedi. Zaten daha önceden de ölüm tehditleri aldığı için gizli servis personeli tarafından korumaya alınan Obama adına açıklama yapan Sözcü Bill Burton, Hillary’nin bu sözlerini “talihsizlik” olarak niteledi ve seçim kampanyasında böyle sözlerin yeri olmadığını kaydetti. Hillary yaptığı gafın farkına vardıktan sonra her ne kadar sözlerinin yanlış anlaşılmasından dolayı üzüntü duyduğunu, Kennedy Ailesi’ne çok büyük saygı duyduğunu söylese de artık doğal yollarla başkan adayı olma şansını yitirmiş oldu. Dediği gibi artık tek şansını kendi elleriyle Obama’nın bir suikast sonucu yaşamını yitirmesine indirgedi.

Aslında böyle bir olasılığı ilk gündeme getiren kişi ise İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’dı. “ABD içinden aldığımız bilgilere göre, Obama’nın başkan olmasına izin vermeyecekler. Bütün Amerikan halkı Obama’ya oy verse de onun başkanlığına izin vermezler” diyerek Obama’ya suikast yapılabileceği iddialarını ilk kez gündeme getirmişti.

Demokrat Parti’nin adayları gaf yapma konusunda sanki birbirleriyle yarışıyormuş gibi, Clinton’un ardından sıra bu kez Obama’daydı. Hillary Clinton’un yaptığı gaf sonucunda başkan adaylığını garantilemenin verdiği sarhoşluktan olsa gerek, Obama da kendisini övmek için ipin ucunu biraz kaçırdı. Sülalesinin ne kadar kahraman olduğunu anlatmak isteyen Obama, annesinin amcası Charlie Payne’in Nisan 1945’te Nazilerin en büyük toplama kampı Auschwitz’e ilk giren ve tutsakları kurtaran Amerikan askerleri arasında olduğunu söyledi.

Fakat Obama’nın, sülalesinin kahramanlığını anlatmak için tarih konusundaki salladığı bu palavra Cumhuriyetçi kanada Obama ile dalga geçmek için iyi bir fırsat verdi. Cumhuriyetçi Parti Sözcüsü Alex Conant, Auschwitz’in Nisan 1945’te değil Ocak 1945’te, üstelik Sovyet orduları tarafından kapatıldığını söyledikten sonra Obama ile dalgasını geçti: “Eğer Obama’nın amcası o dönemde Kızıl Ordu’ya hizmet etmiyorsa, bu olayda yer almış olamaz...”

Kısacası başkanlık yarışında sona gelinirken gaflar da havada uçuşuyor. Şimdilik bu gaflar bizleri eğlendirse de, unutmamak gerekir ki ABD’nin yeni başkanı kim olursa olsun ABD’nin emperyalist politikasında bir değişiklik olmayacak. Bazıları hâlâ Obama’nın çok farklı olduğunu, diğerlerine hiç benzemediğini düşünse de ayılmaları fazla uzun sürmeyecektir.


Bolivar’ın düşüne doğru

Simon BolivarSimon Bolivar yaşadığı tüm yenilgilere karşın asla pes etmeyerek 1819 yılında İspanyol kuvvetlerini bozguna uğratarak Kolombiya Cumhuriyeti’ni kurmuştu. Kısa zaman içinde Venezüella (1821), Ekvador (1821), Peru (1824) ve Bolivya’nın (1825) İspanyol sömürgecilerinin elinden kurtarılmasından sonra Latin kıtasında birliğin ilk adımları atılmıştı. Tüm Güney Amerika ülkelerini bir araya getirecek bir birlik kurmak isteyen Bolivar’a karşı emperyalizmin saldırısı gecikmedi. Daha düne kadar omuz omuza savaştığı silah arkadaşlarının kişisel çıkarlar yüzünden kendisine karşı ayaklanmasıyla Latin Amerika’da birlik düşü de kısa sürede sonlandı.

Aradan uzun yıllar geçti. Fidel Castro ve Che ile başlayan bu birlik ateşi artık Chavez, Morales ve Correa gibi Bolivarcı başkanlar sayesinde yeniden alevlendi. Güney Amerika kıtasının 12 devlet başkanı, kıtadaki siyasal ve ekonomik tümleşmeyi geliştirmeyi amaçlayan, yapısal olarak Avrupa Birliği’ne benzese de emperyalist amaçlar taşımayan Güney Amerika Birliği’nin (Unasur) doğuşunu ilan ettiler.

Brezilya’nın ev sahipliğini yaptığı toplantıda Venezüella, Ekvador, Şili, Brezilya, Bolivya, Paraguay, Surinam, Uruguay, Guyana, Arjantin, Peru ve Kolombiya Unasur’u kuran antlaşmaya imza attılar. Unasur yılda iki kez dışişleri bakanları düzeyinde toplanacak ve başkanlık dönemsel olarak el değiştirecek.

Bolivya’nın Cochabamba kentinde bir parlamentosunun bulunması kararlaştırılan örgütün ekonomi politikaları konusunda ise henüz net bir görüş yok.

Doruk toplantısında ev sahibi olarak konuşan Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, Latin Amerika ve Karayipler’in diğer ülkelerini bu örgüte üye olmaya davet etti.

“Bazılarının kıtamızda görmek istediği istikrarsızlık, yaşamın, özellikle siyasi yaşamın belirtisidir. Sokaklarda protesto gösterisi yapan insanlar olmadan demokrasi olmaz” diyen Silva Güney Amerika’nın da artık küresel bir aktör olacağını söyledi.

Silva’nın ardından söz alan Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez ise her zaman olduğu gibi ima etmek yerine hedefe doğrudan saldırmayı tercih etti.

“Güney birliğinin bir numaralı düşmanı, Birleşik Devletler imparatorluğudur” diyerek Silva’nın aksine doğrudan ABD’yi hedef gösteren Chavez, ABD’nin Güney Amerika’da savaş çıkarmak için çalışmakta olduğunu sözlerine ekledi.

Latin Amerika’nın adım adım birleşmeye gittiği bir dönemde, ABD’nin bölgedeki en büyük işbirlikçisi Kolombiya ise kendisini iyi niyetle doruk toplantısına davet edenlere inat olarak üye ülkeler arasında askeri işbirliğini ve ortak silah üretimini öngören Güney Amerika Savunma Konseyi’ne katılmayacağını açıkladı. Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe’nin de kendisine teklif edilen dönem başkanlığını reddetmesinin ardından örgütün dönem başkanlığına Şili Devlet Başkanı Michelle Bachelet seçildi.

Bu arada doruk toplantısından önce iki Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez ile Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales’in askeri işbirliği konularını görüşmek üzere Caracas’ta bir araya geldiğini belirtelim. İki dostun imzaladığı Güvenlik ve Savunma Alanı Mutabakat Zaptı ile talim ve lojistik gibi alanlarda işbirliği yapılmasını öngörülüyor.

Aklın yolu görüleceği üzere her yerde aynı işliyor. Emperyalizmin kıskacından kurtulmak isteyen Üçüncü Dünya ülkeleri kendi aralarında birlik oluşturup güçlü bir savunma mevzisi kuruyorlar. Yıllar önce Atatürk’ün bizzat uygulamaya koyduğu paktlara ne kadar benzediği göz önüne alınırsa Latin Amerika’nın Bolivar’ın yanı sıra Atatürk’ü de takip ettiğini söylemek abartı olmasa gerek. Bizler her ne kadar takip etmesek de!


İşte eşit mesafedeki ABD

Muhafazakar kesim, kefiye taktığı gerekçesiyle Ray’i terörizm propagandası yapmakla suçladı. Evet, Ray’in tek suçu yanlışlıkla reklamda Filistinliler için sıradan bir şey olan kefiye ile görünmesiydi.Dikkatinizi mutlaka çekmiştir, ABD yönetimi ne zaman Ortadoğu’daki barış görüşmelerinde arabuluculuk rolüne soyunsa ilk söylediği sözlerden biri her iki tarafa da eşit uzaklıkta olduğudur. İki taraftan kasıt ise İsrail ve diğer Arap ülkeleridir. ABD’nin İsrail’e verdiği askeri ve ekonomik destek bilindiğinden dolayı da kimse ABD’nin bu sözlerini ciddiye almaz ama sesini de çıkarmaz. Ne de olsa Arap ülkelerinin çoğunda da işbirlikçi hükümetler iktidardadır. ABD yönetiminin bu laflarını ciddiye alıp konuya eşit uzaklıkta olan ya da hiçbir şeyden habersiz insanlar bile anında suçlu duruma düşerler.

Yukarıda anlattığımız bu durumun son kurbanı ise ABD’nin en tanınmış, en sevilen TV aşçılarından biri olan ve Türkiye’de de e2 kanalında yayınlanan programında gördüğümüz Rachel Ray oldu. Ray aslında ne İsrail aleyhinde bir söz söyledi ne de Filistinlilerin davalarında azıcık da olsa haklılık payı olduğunu. Fakat Dunkin Donuts firmasının reklamında, boynunda Filistinlilerin taktığı kefiye ile görülmesi bütün kariyerinin bir anda tehlikeye girmesine yetti de arttı.

Muhafazakar kesim, kefiye taktığı gerekçesiyle Ray’i terörizm propagandası yapmakla suçladı. Evet, Ray’in tek suçu yanlışlıkla reklamda Filistinliler için sıradan bir şey olan kefiye ile görünmesiydi. Aslında burada suçlanan kişi Ray olarak görünse de, ABD halkının kefiye takan herkesi, daha doğrusu Filistinlileri potansiyel terörist olarak gördüğü gerçeğini açığa çıkarıyor.

Michelle Malkin adlı muhafazakar bir politikacının başlattığı kampanya sonucunda Dunkin Donuts da bu reklamı geri çekmek zorunda kalmış. Çünkü Malkin, reklam geri çekilmediği takdirde Dunkin Donuts ürünlerinin protesto edilmesi çağrısında bulunmuştu.

Malkin’in fotoğraflarına bakar bakmaz aklımıza gelen ilk şey ABD’liler gibi beyaz ırktan gelmediği ama çok iyi asimile olmuş bir işbirlikçi olduğuydu. Malkin kendini Amerikalıdan daha çok İsrailli olarak hissediyor olmalı ki, kefiye için “Cihat amacı taşıyan katil Filistinlileri sembolize ediyor” gibi abuk subuk laflar ediyor.

Aslında Malkin’in bu hoşgörüsüz tavrı tipik bir ABD’linin Filistinlilere bakış açısını yansıtıyor. Zira “Filistin’in efsane lideri Yaser Arafat tarafından kefiyenin meşhur edildiğini” söyleyen Malkin, “kafa kesen teröristlerin boynunda da kefiyenin görüldüğü” belirterek aslında ABD’nin İsrailliler ile Filistinlilere ne derece eşit yaklaştığını ipuçlarını veriyor.

Chicago Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Amahl Bishara “Sağcı bir yazarın kefiye ile terörizm arasında böyle bir bağ kurabilmesi, karmaşık Arap kültürünün bazı Amerikanlar tarafından ne kadar dar bir vizyona hapsedildiğinin güzel bir örneği” diyerek Amerikan halkının Ortadoğu sorununa nasıl dar bir açıdan baktığının kısa bir özetini sunuyor.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe