02.06.2008/Sayı:189
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Nur Arslan

AKP kapatılmamak için çırpınıyor!

AKP-yargı mücadelesinde en önemli çıkış, Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun 21 Mayıs 2008 tarihli açıklamasıydı.

AKP-yargı mücadelesinde en önemli çıkış, Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun 21 Mayıs 2008 tarihli açıklamasıydı. Avrupa Parlamentosu’nun; AKP’nin kapatılma davası, 301. madde, Kürt sorunu ve Ergenekon’un temizlenmesi gibi konularda verdiği talimatlarla aynı gün yapılan açıklama bildirinin anlamını kuvvetlendirdi. Yargıtay, Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiyle AKP’ye ve emperyalist dayatmalara meydan okudu.

Kara bulutlar dağılıyor…

İktidar partisi sürekli olarak “milli irade” kavramını gündeme getirerek, milletten aldığı oyla istediğini yapamadığını ifade etmeye çalışıyor. Yapmak istediği icraatlara Ordu’nun, yargının, üniversitelerin engel olduğu havasını yaymaya çalışıyor.

Peki, bir iktidar partisinin ülkesinin kalkınması için yapmak istediği icraatlar ne olabilir? İşsizliği azaltmak mı, istihdamı arttırmak mı? Ulusal kalkınma için memleketin her yanına fabrikalar açmak mı? Üniversiteleri bilim yuvası haline getirmek mi?

Maalesef hayır.

AKP’nin iktidara geldiğinden beri tek yaptığı, Cumhuriyet ilkelerini tartışmaya açarak yıpratmaya çalışmaktadır. Milli devlet yapısı ile barışık olmadığı için, işi Türklükle hesaplaşma noktasına kadar götürmeye cesaret edebilmiş, diğer taraftan da laiklik ilkesini ayaklar altına almak için elinden geleni yapmıştır. “Milli irade” kavramını da bu girişimlere meşruluk kazandırmak için kullanmıştır.

Elbette ki her ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de herhangi bir demokrasi karşıtı partinin iktidara gelme ve ülkenin varlığını tehlikeye sokma ihtimaline karşı güvence oluşturacak kurumlar vardır. Bu kurumların, demokrasinin ve Cumhuriyet’in korunması noktasında harekete geçmesi doğaldır. Anormal olan AKP’ye karşı Cumhuriyet’i savunan kurumların harekete geçmesi değil, Cumhuriyet ve millet düşmanı olan bir partinin bu kadar uzun süre iktidarda kalmasıdır.

Türkiye’nin 2003 yılından beri başında dolaşan kara bulutlar, Anayasa Mahkemesi’nin açtığı kapatma davasıyla geç de olsa dağılmaya başladı. Böylelikle Kürt-İslamcılarla Cumhuriyet kuvvetleri kılıçlarını çekmiş oldular. Paniğe kapılan Kürt-İslam cephesi hukuk dışı baskılarını arttırdı. Çünkü bu kapatma davası AKP iktidarının çöküşünü hızlandıracak önemli bir darbeydi.

Bilindiği gibi AKP, hazırladığı “Yargı Reform Taslağı”nı Yargıtay’ın görüşünü almadan AB yetkililerine vermiş, halkın ve yargının tepkisine rağmen Anayasa’nın 10. ve 42. maddeleriyle ilgili değişiklik yasalaşmıştı. AKP sırtını AB ve ABD’ye dayayarak yapmak istediklerini gizli kapaklı bir şekilde katakulliye getirmek isterken Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın tokadıyla sarsılmıştı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa’nın ve yasaların kendisine yüklediği görevin gereği olarak kapatma davası açmıştı.

Yargıtay AKP’ye ve emperyalist dayatmalara meydan okudu

Bu kavgada en önemli çıkış, Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun 21 Mayıs 2008 tarihli açıklamasıydı. Avrupa Parlamentosu’nun; AKP’nin kapatılma davası, 301. madde, Kürt sorunu ve Ergenekon’un temizlenmesi gibi konularda verdiği talimatlarla aynı gün yapılan açıklama bildirinin anlamını kuvvetlendirdi.

Yargıtay, Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiyle AKP’ye ve emperyalist dayatmalara meydan okudu. Ne diyordu yargı bildirisi:

1. Yargı bağımsızlığı hazmedilmiyor. Yargı hedef gösteriliyor

2. Yargıtay Başsavcısı ile toplum arasında düşmanlık yaratılıyor

3. Türban düzenlemesi toplumsal uzlaşı sağlanmadan yasalaştı

4. Yeni Anayasa taslağı bir siyasi görüşün direktifiyle hazırlandı

5. AB’ye şikayet edildik.

Osman Paksüt, 13 Mayıs’ta Ankara Tenis Kulübü önünde gördüğü Doblo marka araçla izlendiği şüphesiyle Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne başvurduğunda, aracın Emniyet’e ait olduğunu öğreniyor.

Özgürlüklerden, demokrasiden bahsedenler kendi sesleri dışında ses duymak istemiyorlar. Yargı üyelerini, muhalefet partisinin yargıyla ilişkili olduğunu düşündükleri kişileri dinleyerek belge elde etmeye, bu bilgileri de dinci basın eliyle servis edip baskı altına almaya çalışıyorlar. Emniyet elde ettiği bilgileri birilerine, o birileri de basına sızdırıyor. Kendi ifadeleriyle “ortam dinlenmesi” yapılıyor, o ortamda ne hikmetse belli isimler bulunuyor, bu isimler kamuoyuna hedef gösteriliyor. Ucuz ve alçakça bir yöntem. Bu ucuz ve alçakça yöntemin en vahim yanı ise,
Türk vatandaşlarının emniyetini sağlamakla görevli olan bir kurumun hükümetin çıkarlarına alet edilmesidir. Nitekim Osman Paksüt, 13 Mayıs’ta Ankara Tenis Kulübü önünde gördüğü Doblo marka araçla izlendiği şüphesiyle Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne başvurduğunda, aracın Emniyet’e ait olduğunu öğreniyor.

Yargı bağımsızlığı nerede kaldı?

Bildiride esas olarak kapatma davası sonrasında, Anayasa Mahkemesi’ne yönelik etkileme çabalarının arttığı belirtildi. Hükümetin yargıyı hedef gösterdiği vurgulandı. “Hükümetin, ‘Dilediği her şeyi yapabilme yetkisini halktan aldığı’ gibi şaşırtıcı bir inançla, yargıyı ve mensuplarını halka şikâyet ederek, hedef göstererek hatta yabancı kişi ve kuruluşların yardım ve katkılarını sağlayarak, Türk yargısını etkileme niyet ve gayretine girmek suretiyle, açılan kapatma davasında lehe sonuç alma heves ve yöntemleri sıklıkla denenir olmuştur. Ulusal yargının ve mensuplarının yabancılara şikâyet edilebildiği esefle gözlemlenmiştir.” Yine aynı bildiride Yargı Reformu Taslağı’nın Türk yargısına danışılmadan AB Komiseri Olli Rehn’e verilmesi eleştirilmiştir.

AB’nin kabul ettiği Türkiye raporunun ardından yargı bildirisiyle aynı güne rastlayan açıklamaları yargı mensuplarının kaygılarına hak verdirtecek niteliktedir.

Ne diyordu Avrupa Parlamentosu:

1. AKP parti kapatmayı zorlaştıracak yasal reformları bir an önce hayata geçirsin

2. 301. maddede yapılan değişiklik olumlu bir adımdır. 301. madde tamamen kaldırılmalıdır.

3. AKP kapatılırsa üyelik hayal olur

4. Ergenekon’un üzerine gidilsin

Görüldüğü gibi “milli irade” kavramı koskoca bir palavradan ibarettir. AKP meşruluğunu halka rağmen, AB sayesinde sağlayabilmektedir ve yine ABD sayesinde ayakta durabilmektedir. Milletten aldığı oyla dilediği her şeyi yapma özgürlüğü, 301. maddenin kalkması sayesinde bu milletin değerlerine küfredilmesi özgürlüğüdür. Bu milletin milli kurumlarının emperyalistlere şikayet edilmesidir. Bu şikayetlerin amacı bu milli kurumların yani milli Ordu’nun, yani Türk üniversitelerinin, yani Türk yargısının ortadan kaldırılması özgürlüğüdür. AKP’nin bahsettiği “milli iradenin” milli olan kısmı yoktur, Türk olan kısmı yoktur. Evet, ortada bir irade vardır. O irade de Türk Milleti’ne rağmen; yabancının, Şeriatçının ve bölücünün iradesidir. “Laiklik zorla dayatılamaz…” diye talimat veren AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’nun iradesidir.

Yargıtay Başkanlar Kurulu’ndan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na destek

Yargıtay Başkanlar Kurulu, aynı bildiride AKP’ye kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırladığı iddianamenin de arkasında durduğunu ilan etti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na “akla mantığa ve hukuka aykırı bir tavırla ve suç teşkil eden davranışlarla saldırıldığını” kaydeden bildiri, bu tip davranışların yargılamanın sonucunu etkileyemeyeceği mesajını verdi.

Hatırlanırsa başta Vakit gazetesi olmak üzere tüm gerici ve İkinci Cumhuriyetçi basın ve mensupları Abdurrahman Yalçınkaya hakkında kapatma davasından beri ailesini de hedef alan çirkin bir kampanya başlatmışlardı. Bu kampanya iftira, tehdit gibi her türlü yasal olmayan yolla ilerlerken, diğer Yargıtay üyeleri Başsavcıya olan desteklerini dile getirmiş oldular. Kurumsal olarak topyekûn her türlü saldırıyı, baskıyı, şantajı göze alarak dimdik bir duruş sergilemiş oldular.

Danıştay’dan Yargıtay Başsavcısı’na ve Yargıtay Başkanlar Kurulu’na destek

Cumhuriyet kurumlarının mücadelesine destek veren diğer bir kurum da Danıştay oldu. Danıştay Başkanlar Kurulu da bir bildiri yayınlayarak Yargıtay Başkanlar Kurulu’na destek verdi. Yargı üyelerinin, yargıyı doğrudan ilgilendiren meselelerde görüşlerini kamuoyuyla paylaşmasının gayet doğal olduğunu ifade eden bildiri; “Yargıya intikal eden konularda, uluslararası çevrelerin de katılımıyla yargı organlarını yönlendirme ve etki altına alma girişimlerini doğru bulmuyor ve bu konudaki müdahalelere öncelikle hükümetin karşı çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Bu bağlamda, Yargıtay Başkanlar Kurulu kararında da sözü edilen Yargı Reformu Stratejisi taslağının anayasal kurumlar olan Türk yargı organları yerine, Avrupa Birliği temsilcileri ile paylaşılmış olmasını, bağımsızlık ilkesi ile bağdaşır bulmuyoruz” diyerek uyarılarını yaptı.

Bir bildiri de Üniversitelerarası Kurul’dan

Yargıya bir destek de AKP hükümetinin topun ağzında tuttuğu başka bir kurumdan geldi. 23 Mayıs’ta hükümete ağır eleştiriler içeren bir bildiri de Üniversitelerarası Kurul’un Başkanı olan Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Akaydın tarafından açıklandı. Bütün üyeler adına konuştuğunu söyleyen Mustafa Akaydın; “Üniversitelerarası Kurulumuz, demokratik rejimimizin en önemli güvencelerinden biri olan Türk yargısına özellikle yurtdışı odaklardan ve yurtiçi bilinen odaklardan yapılan yorumlarla, müdahalelerle yapılan söylemleri doğru bulmamaktadır” dedi.

AKP kendisini bekleyen tehlikenin farkında

Bir de hükümet cephesinde yaşananlara bakalım. Hükümet yetkilileri, onlara bağlı medya kuruluşları, hükümetin kalemşorları ve hükümetin her daim sığınağı olan dış odaklar topyekûn saldırıya geçti.

Başbakan Yardımcısı Çiçek, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat ve AKP Genel Başkan Vekili Engin, Yargıtay bildirisine aynı gün içinde cevap verdi. Bildiriyi, “büyük talihsizlik” olarak adlandıran bu çevreler sert açıklamalarda bulunarak yargıyı yıldırmaya çalıştılar. Bildiriler “muhtıra”, bildiriyi yayınlayanlar ise “cüppeli darbeciler” olarak tanımlandı.

Ancak bu fütursuz saldırıların altında yatan, Kürt-İslam cephesinin var olan tehlikeyi görmesiydi. Tehlikenin farkındaydılar. Kendi ifadeleri ile bu yaşananlar; “Türbanla ilgili Anayasa değişikliğinin iptalini ve AKP’nin kapatılmasını sağlamaya yönelik adımlardı.” Yine kendi yazarları; “Yargıtay, Danıştay, Üniversitelerarası Kurul… Sırada hangi kurum var?” ifadeleriyle korkularını dile getirdiler.

Uygulamalarının doğurduğu tepkinin boyutlarının nereye kadar gidebileceğini, tarihteki öncüllerinin de başına gelenleri hatırladıklarından olsa gerek, tehlikeyi bertaraf etmek için daha fazla saldırı çizgisini benimsediler. Cemil Çiçek; “Yayınlanan bildirinin yalnızca demokratik meşruiyeti değil, hukuki meşruiyeti de yoktur. Bu siyasi bir bildiridir ve hiçbir şekilde kabul edilemez” şeklinde sert açıklamalarda bulundu.

Yargıçlarları ve savcıları satın almaya çalışan zavallı

Adalet Bakanı’ndan gelen açıklamalar karşısındaki güçleri küçük düşürmeye mi yönelikti bilinmez. Belki de sözüyle niyeti birdi Adalet Bakanı’nın. Ancak söylediği sözler nedeniyle kendisinin ve partisinin seviyesini gözler önüne serdiği en belirgin gerçekti. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin;

“3 yıl sonra bu ülkede görev yapan hiçbir hâkim ve savcımız lojmansız kalmayacak. Onların bir ekonomik sıkıntı isinde olmalarını istemiyoruz. 1.5 yıl önce maaşlarına yüzde 40 artış sağladık. Maaşlarını Başbakanlık Müsteşarı’nın seviyesine getirdik. Fakat kendilerinden beklentimiz şudur, adaletten ve haktan ayrılmayın…” diyerek çirkin açıklamalarda bulundu.

Güç ile ezemediğini para ile satın almaya çalışmak tipik Fethullahçı bir yöntemdir ve sanırız Cumhuriyet mitinglerinden sonra Fethullah’ın “Ulusalcı dalgayı kolay aşarız” derken kastettiği budur. “Hak yolu” dedikleri bu yolda kendilerini ve vatanlarını emperyalistlere ne karşılığında ve kaça sattıklarını biliyoruz. Bu yolda Türkiye’de kaç kişiyi satın aldıkları da ortada. Ama lütfen Türk Milleti’nden gücünü alan Cumhuriyet savcılarını ve hâkimlerini kendinizle karıştırmayın.

Hükümetten istikrar tehdidi

Cumhuriyet kurumlarını ve kamuoyunu sindirmek için hükümetin kullandığı diğer bir yöntem de arkasındaki dış odaklarla tehdit yöntemi. Dışa bağımlı uydu bir ekonominin yarattığı siyasi ortamın bir piyonu olmanın yaratığı durumdan istifade etme yöntemi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklamaları tam da bu yönde: “Siyasi istikrar bozulursa, ekonomik istikrar da bozulur.” “Yani AKP’yi kapatırsanız, ABD ve AB Türkiye’ye destek olmaz. Bizim arkamızda bunlar var. Bunlara da karşı çıkmayı göze alamazsınız herhalde” anlayışını bakın nasıl ifade ediyor: “Ancak söz konusu tartışmaların Anayasamızın temel ilkelerini, ulusal çıkarlarımızı ve itibarımızı, milli birlik ve beraberliğimizi, ekonomik ve siyasi istikrarımızı zedeleyecek boyutlara varmamasına ve bunun getirdiği adap, usul ve düzeye özen göstermek sorumluluk duygu ve bilincine sahip bütün kişi ve kurumlar için geçerli olan bir görevdir.”

Ulusal itibarımız Hayrünnisa Gül’ün türban için Türkiye’yi AİHM’ne şikayet ederken mi korunuyordu, yoksa yargıyı AB’ye şikayet ederken mi daha onurluydular? Bunların cevabını her Türk vatandaşı biliyor ve artık “ekonomik istikrar”ın AKP’nin bir kalkanı olduğunu herkes görüyor.

Faşist Parti’nin telekulak skandalı

“AKP neden kapatılmalı?” sorusunun en güzel cevabı aslında son süreçte ortaya çıkan dinleme skandalında gizli. Faşizm kendisine karşı çıkabilecek tüm oluşumları bertaraf edebilmek için her türlü yasadışı yöntemi kullanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre; “Cumhuriyet Savcısı veya yetkili mahkemece verilmiş bir karar bulunmadıkça, özel konuşmaları kayda almak ve yayımlamak suç teşkil etmektedir.” Ancak iktidar bu yasaya rağmen kendi yandaşlarıyla doldurduğu Emniyet teşkilatını da kullanarak kendi politikalarını benimsemeyen kişi ve kurumları dinlemektedir. Bu yasadışı uygulama ise Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin tarafından şöyle savunulmaktadır: “Bazı yüksek bürokratlar ile üst düzey komutanlara ait ses kayıtlarının ortam dinlenmesi sonucunda elde edilmiş olmaları olasılığı çok yüksek.”

Demek ki ortada anayasal bir suç var ve bu suç hükümetin en yetkili ağızları tarafından kabul ediliyor. Peki dinlenenler kimler? Ahmet Necdet Sezer’in atadığı Anayasa Mahkemesi üyelerinden biri olan ve halen Anayasa Mahkemesi Başkan Vekilliğini sürdüren Osman Paksüt. Ana muhalefet partisinin hukukçu olan Genel Sekreteri Önder Sav. Ve belki de bilmediğimiz birçok yetkili.

AKP’nin kapatılma davası şu an Anayasa Mahkemesi’nde. O yüzden Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Paksüt izleniyor. AKP davasından çekilmesi için baskı yapılıyor. Kendisini izleyen aracın polis aracı olduğu ortaya çıkınca da, dinci basın; “Şüphe, yolsuzluk operasyonunu bitirdi” gibisinden haberler yapıyor. Dinci basın daha önce Paksüt’ün Marmara Üniversitesi’nde düzenlenen bir toplantıda; “laikliğin içerden ve dışardan aşındırılmaya çalışıldığını” ifade eden sözleri üzerine kampanya başlatmış, tarafsızlık ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle AKP’nin kapatma davasına katılmaması yönünde haberler yapmıştı.

Emniyet ve dinci basın arasındaki ilişkiyi hükümet mi kuruyor?

Özgürlüklerden, demokrasiden bahsedenler kendi sesleri dışında ses duymak istemiyorlar. Yargı üyelerini, muhalefet partisinin yargıyla ilişkili olduğunu düşündükleri kişileri dinleyerek belge elde etmeye, bu bilgileri de dinci basın eliyle servis edip baskı altına almaya çalışıyorlar. Emniyet elde ettiği bilgileri birilerine, o birileri de basına sızdırıyor. Kendi ifadeleriyle “ortam dinlenmesi” yapılıyor, o ortamda ne hikmetse belli isimler bulunuyor, bu isimler kamuoyuna hedef gösteriliyor. Ucuz ve alçakça bir yöntem.

Bu ucuz ve alçakça yöntemin en vahim yanı ise, Türk vatandaşlarının emniyetini sağlamakla görevli olan bir kurumun hükümetin çıkarlarına alet edilmesidir. Nitekim Osman Paksüt, 13 Mayıs’ta Ankara Tenis Kulübü önünde gördüğü Doblo marka araçla izlendiği şüphesiyle Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne başvurduğunda, aracın Emniyet’e ait olduğunu öğreniyor.

Yine aynı şekilde CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın Bolu eski Valisi Ali Serindağ ile yaptığı konuşma dinci bir gazete tarafından servis ediliyor. 23 Mayıs’ta yapılan görüşmenin üç gün sonra dinci bir gazetede çıkmasından daha vahim olan nokta, Vali’nin “CHP Valisi” olarak tanımlanması ve yıpratılmaya çalışılması. Vahim olan nokta, aynı şekilde Önder Sav’ın CHP’li Mustafa Ünal’a yaptığı “hac değerlendirmesi”nin dinlenerek, siyasi bir malzeme olarak dinci basın tarafından kullanılması.

AKP için sayılı günler tükendi: Yolun sonu görünüyor...

Faşist Parti’nin medyası vardır, tetikçileri vardır, Emniyet güçleri elindedir. Şemdinli, Danıştay saldırısı, Hrant Dink suikastı gibi tertip ve provokasyonlarına “tele kulak olayı” ile bir yenisini eklemektedir.

Faşizmin yöntemi dünyanın her yerinde aynıdır: Baskı, yıldırma, sindirme, cinayet, tertip... AKP de kendisine biçtiği bu rolü adım adım yerine getirme çabasındadır. Bir taraftan MHP’den DTP’ye uzanan geniş bir Cumhuriyet karşıtı cepheyle anayasal rejime karşı darbeyi dava kapanmadan Meclis’te tamamlamaya çalışırken, diğer taraftan tüm muhaliflerini içine alacak geniş bir hayali suç örgütü yaratarak Atatürkçüleri sindirmeye çalışmaktadır. Bu adımların sağlam atılması için de emperyalist destekçilerini devreye sokarak Türkiye Cumhuriyeti’nin güvencesi olan kurumları teslim almaya çalışmaktadır.

Ancak emperyalizm için aslolan Kürt-İslam faşizminin ilerlemesi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin gerçekleşmesidir. Dolayısıyla hiçbir zaman tek ata oynamamakta, bu uğurda kullandığı piyonları da çok rahat harcayabilmektedir. AKP o yüzden arkasındaki emperyalist güçlere güvenmemesi gerektiğini bilmektedir.

Nitekim ABD, Menderes’i ipten kurtaramamıştır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe