| Gökçe Fırat |
“Ya istiklal ya ölüm” diyebilmek...
Sivas: “Ya İstiklal Ya Ölüm!” 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa, 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’ni toplar. Sivas Kongresi, Milli Mücadele’nin hedefinin saptandığı kongre olacaktır ama bu kongrede bile büyük bir tartışma yaşanacaktır. Tartışmanın temel konusu Milli Mücadele vermek için Anadolu’da bulunan bir kısım “Milli Mücadeleci”nin Amerikan mandasını savunmasıdır. Bugün için oldukça garip görünebilir belki ama o dönemin vatanseverlerinin bir kısmı tam bağımsız bir ülke kurmanın olanaklı olduğuna inanmıyordu ve bunun yerine daha makul bir yol olarak Amerikan mandasını savunuyorlardı. Sivas Kongresi’ne iki de üniversiteli genç katılmıştır. Bunlardan Tıp Fakültesi öğrencisi olan Hikmet tartışmalar sırasında bulunduğu sırada ayağa kalkarak Mustafa Kemal’e şöyle seslenir: “Paşam, üyesi bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya bağımsızlık davasını başarmak yolundaki çalışmaya katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem... Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun, şiddetle red ve takbih ederiz. Mesela, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz.” Mustafa Kemal’in ona verdiği cevap daha da önemlidir: “Evlat müsterih ol. Gençlikle övünüyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm!” “Ya İstiklal Ya Ölüm” Diyemeyenler Tabii manda tartışması aslında Sivas Kongresi’nden çok önce Mondros Ateşkesi’nden sonra başlamış bir tartışmadır. 1919 Ağustosunun sonlarında Amerikan mandasını savunanları çok sert şekilde yeren Mustafa Kemal şöyle demektedir: “Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz koruyuculuğuna bırakmakla kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar. “Oh, ne ala!.. Mücadele yerine mandayı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız!.. Bu ne gaflet, ne körlük ve hatta ne budalalık! İstanbul’un yüce kişileri de bu fikirde. İçlerinden biri çıkıp da ‘Ya istiklal ya ölüm’ diyemiyor.” “Amerikan mandası diye çırpınanlar, düşman işgali altında bozulan sinirleri ve zayıflıkları ile bu millete ve bize inanmayanlardır. Bizim hayal ve macera peşinde koştuğumuzu sananlardır. Eğer bunlar, Anadolu’nun ve Türk ulusunun gerçek duygularını bilseler, bizim çalışmalarımızın amacını kavrayabilseler, Erzurum Kongresi kararlarının nasıl bir ulusal bilinç ürünü olduğunu anlayabilseler, bu yanlış fikirlerinden dolayı utanç duyarlar. Bunlar, umutsuzluk ve bozgunculuk içinde, gerçeklerden uzak kalarak yaşayan ve ne yapacaklarını, ne yapılmakta olduğunu bilmeyen insanlardır.” Aciz ve korkak insanlar Sivas Kongresi manda fikrini reddeder gerçi ama Milli Mücadele’nin karargâhı olan Büyük Millet Meclisi’nde bile bir süre sonra bu tartışma başlayacaktır. Büyük Millet Meclisi orduları Yunan işgali karşısında ilk önce başarı elde edemez ve Sakarya’ya kadar geri çeklir. Bunun üzerine Meclis’te yeniden manda tartışması başlar. 4 Mart 1922 günü Meclis’te yapılan gizli oturumda Mustafa Kemal; “Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceğine inanan ve dün şunun bunun mandasını istemekte direnenler” dediği uzlaşma yanlılarına çok sert bir yanıt verir: “Kurtuluş için, bağımsızlık için eninde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz. ‘Ordu ile, savaş ile, inat ile bu işin içinden çıkılamaz.’ biçimindeki kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymakla bir vatan, bir ulus bağımsızlığı kurtarılamaz. Tarih böyle bir olay yazmamıştır. Bunun tersini düşünerek hareket edeceklerin, acılı sonuçlarla karşılaşacakları kuşkusuzdur. İşte böyle yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kişiler yüzünden, Türkler her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddesel olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş ahlaki ve manevi değerleri de kapsamış görünüyor. Hiç kuşku yok ki, bu büyük memleketi, bu koca ulusu dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen başlıca neden bu olmuştur. “Efendiler, “Maddi ve manevi çöküş, korku ile acz ile başlar. “Aciz ve korkak insanlar, herhangi bir felaket karşısında milletin de hareketsizliğe sürüklenmesine ve bir kenara çekilip kalmasına yol açarlar. Acz ve duraksamada öylesine ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki: Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olamayız. Biz varlığımızı kayıtsız şartsız bir yabancının eline bırakalım. Balkan Savaşı’ndan sonra ulusun, özellikle Ordu’nun başında bulunanlar da, başka biçimde, ama gene bu zihniyeti izlemişlerdir. “Türkiye’yi böyle yanlış yollarda boğulma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtulmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak... Bütün ulusa sağlam bir maneviyat vermek...” Manda mı “Ya İstiklal Ya Ölüm” mü? Bugün pek çoğumuz için bu tartışma yani “manda mı ya istiklal ya ölüm mü” tartışması tarihe ait bir tartışma gibi durmaktadır. Ama aslında günümüzün tartışmasıdır. Eğer Türkiye tam bağımsızlığını yitirdi ise... Ve eğer bizler bu durumu kabullenmişsek... Sesimizi çakırtıp “ya istiklal ya ölüm” diyemiyorsak... “Ya istiklal ya ölüm” Mustafa Kemal Paşa’nın tarihi bir sloganıdır ama daha sonra gelecek olan tüm Ulusal Kurtuluş Savaşçılarının da temel sloganı olacaktır. Çünkü esir düşen bir millet için, vatan yoksa ölüm vardır. Vatanın esir olduğu yerde ise, hiçbir şey olmamış gibi, etrafındaki yabancı işgalcileri görmezden gelerek yaşamak, bir Ulusal Kurtuluşçu için ölümden beterdir. O nedenle de insanlar, ama devrimci insanlar, vatanları için ölümü göze alırlar. Gerçi sloganların bir süre sonra içi boşaltılabilir. Örneğin günümüzde de pek çok insan olur olmaz bir şekilde “ya istiklal ya ölüm” sloganını atar. Ama önemli olan sloganı atmak değil o slogana uygun davranmaktır. Peki slogana uygun davranış nedir? .... En başta her şeyden önemli olan vatanımız diyorsak... ..... Ve hayatımız da bu vatan için feda olsun diyorsak... Hayatımızı vatan yoluna feda etmektir! Burada önemli olan insanın vatan için ölmesi değil vatan için yaşamasıdır. Çünkü ancak vatanı için yaşayanlar vatanı için ölür. Kimileri için “o gün geldiğinde” elbette ben de bu vatan için canımı vermekten çekinmem demek son derece kolaydır. Çünkü “o gün” çok çok uzaktadır ve gelmeyeceğinin rahatlığı içinde de insanlar atıp tutabilmektedir. Ama aynı zamanda biliyoruz ki o gün aslında bugündür! Bugün ülkemiz eğer bağımsızlığını yitirmişse... Bugün iktidar olanlar ile dünün saltanat makamını işgal edenler arasında bir fark yoksa... Tarih yerli yerine oturmaktadır. Emperyalizm hiç değişmemiştir, dün olduğu gibi bugün de bizi ülkemizde esir etmektedir. Demek ki emperyalist emperyalistliğini bilmekte ve unutmamaktadır! İşbirlikçilik, vatan satıcılığı hiç değişmemiştir. İşbirlikçiler dün olduğu gibi bugün de ülkemizi emperyalistlerin egemenliğine teslim etmekten çekinmemektedir. Demek ki işbirlikçi de işbirlikçiliğini bilmekte ve unutmamaktadır! Peki ya ulusal kurtuluşçu, devrimci, Atatürkçü? Dün olduğu gibi bugün de “ya istiklal ya ölüm” diyebilmekte midir... Mustafa Kemalci olmak İşte bütün mesele de burada düğümlenmektedir. Dün olduğu gibi bugün de ülkemizin Milli Mücadele’den yana, Ulusal Kurtuluştan yana güçleri içinde iki ayrı ruh belirmektedir. Birinci ruh; “ya istiklal ya ölüm”ü hayat parolası yapmış devrimci ruh! İkinci ruh, mandayı hayat parolası yapmış zavallı ruh! Şimdi iki ruh arasında mücadele başlamıştır. “Ya istiklal ya ölüm” demenin karşılığı basittir. Bir, her şeyden önce ama her şeyden önce, hesabı o güne bırakmadan, bugün, Bandırma Vapuru’na binmek ve İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek! Yani Mustafa Kemal tavrını en başta almak. Ama sonrasında da Mustafa Kemal tavrından ayrılmamak. İki, yani 8 Temmuz 1919 günü geldiğinde, Mustafa Kemal gibi üniformayı çıkarmak ve ben artık profesyonel devrimciyim diyebilmek! İki aşamada da Mustafa Kemal tavrı almak demek, yani mesleğini, ailesini, düzenin içinde kendisine gelecek vaat eden her şeyi bırakmak, kendini halka adamak demektir! Peki bu tavrı almadan Mustafa Kemalci olmanın imkânı var mı? Elbette yok. Mesela Kurtuluş Savaşı döneminde İstanbul’da oturup, ama benim gönlüm zaten Milli Mücadele’de demek, nasıl sadece sahtekarlıksa... Bugün de Milli Mücadele saflarına katılmamak, mücadeleye omuz vermemek... En azından Mustafa Kemalcilik değildir. Ama kimileri teknoloji ilerledi, ben de internet üzerinden Milli Mücadele’ye destek verebilirim diye düşünüyorsa. Onun da pek inandırıcılığı olmaz. O halde neymiş Mustafa Kemal tavrının üçüncüsü? Mustafa Kemalci isen, önce Bandırma’da, Sonra Erzurum’da, sonra Sivas’ta, sonra Büyük Millet Meclisi’nde, sonra Cumhuriyet’te, Mustafa Kemal’in yanında olacak, ona tabii olacak, ona hizmet edeceksin. Çünkü bileceksin ki Milli Mücadele dediğin şey zaten bir örgütlü mücadele demektir. Bu örgütlü mücadeleden kaçarak hâlâ Milli Mücadeleci kalmanınsa karşılığı ne vatanseverliktir, ne devrimci milliyetçilik, ne devrimcilik, ne ulusal solculuk... Mustafa Kemal nazarında bu tür insanlar neymiş dönüp bir daha okuyalım Mustafa Kemal’in sözlerini: -Ahmak -Budala -İnaçsız -Zayıf -Aciz -Korkak Şu Mustafa Kemal de amma sert adam değil mi! İnsan bari biraz üslubunu yumuşak tutup, daha kazanıcı olsa! Heyhat, dünyanın en sert şeyi emperyalizmdir, onlara hizmet eden işbirlikçilerdir. Ama ne emperyalist ne de işbirlikçi kibarlığı elden bırakmaz! Yine emperyaliste ve işbirlikçiye gıkı çıkmayanlar, ancak Mustafa Kemalcileri eleştirebilir! Yani tamamen vicdan ve namus meselesi... Hayata ve mücadeleye neyin tarafından baktığınızla alakalı bir olay. Ve üstelik tarih de hiç yumuşak değil, hep kesin hüküm verir. Mesela... Vahdettin haindir. Mesela... İsmet İnönü, mandacıdır.. Ama... Mustafa Kemal, devrimcidir. Mustafa Kemalci olmadan devrimci olabilmeninse yolu, vatanı için rahatını bozmak istemeyen “vatanseverlerin” tüm uğraşlarına rağmen bu topraklarda yüz yıldır bulunamamıştır... |