19.05.2008/Sayı:187
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Söyleşi
Dünya
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyKemalizmden Maoculuğa,
Maoculuktan Troçkizme,
Troçkizmden Soros liberal işçiciliğine

68’in otopsisi

68 kuşağının doğuşu

Kemalizmden Maoculuğa, Maoculuktan Troçkizme, Troçkizmden Soros Liberal İşçiciliğine kadar 68’i birbirinden farklı bakış açılarıyla ele alan pek çok görüş ortaya çıkmıştır. Bu bakış açısı ise bizim kendi sınıfsal ve toplumsal konumumuza bağlı olarak 68’i tanımlamamızdır. Bir başka ifadeyle, körlerin bir fili tanımlaması gibi kuyruğu farklı, ayakları farklı, hortumu farklı, gövdesini farklı tanımlayan bir şekil almıştır. 68, sosyalizmin kitleselleşmesi, Türkiye İşçi Partisi’nin gençlik içinde örgütlenmesiyle başlamıştır. Bu örgütlenmeler gençlikle Türkiye İşçi Partisi arasında organik bir bağ olmadan, esas olarak da FKF’nin sosyalizmle tanışmasıyla ortaya çıkmıştır. Burada 68’in erken döneminin parlayan ismi de Harun Karadeniz olmuştur.

Harun Karadeniz o dönemde sosyalizm temelli “Kapitalsiz Kapitalistler” isimli bir kitap yazarak Türkiye’de sağ düşüncenin kapitalizmi savunması noktasında temelsizliğini ele almış ve bu anlamda sınıfsal temelle politik inanç-politik ideoloji arasındaki paralelliğin dengesini bulmasını savunmuştur.

Bu noktada 68 dönemi Türkiye İşçi Partisi’nin parlamenter mücadeleyle sosyalist devrimi savunması ise esas olarak 1960 Devriminin yarıda kalan işlevini tamamlama çizgisi olarak ortaya çıkan ve Devrim gazetesindeki yapılanmaya başlayan devrimci mücadeleyle; komprador kapitalizme, emperyalizme ve feodalizme karşı devrimin gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Kemalist bir devrimin hayata geçirilmesini vurgularken mücadele ekseni Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki halk savaşı-halk devrimi yerine sivil-asker bürokratların iktidarı alması ve iktidarı yönlendirmesi biçiminde olmuştur. Bu da Mihri Belli’nin Milli Demokratik Devrim yazılarında sosyalizmden özellikle uzak duran ve “Devrimde sınıfsal pazarlık yapılmaz, devrimde öncü olan bu devrimi sürdürür” teziyle ortaya çıkan formülasyondur. Bu formülasyonda işçi sınıfı sosyalizm gibi kitlesel tabanları ile ordu arasındaki bir kopukluk oluşacağını, bürokrat sivil-asker zümre ile sınıf arasındaki bu kopuşmanın yeni bir devrimci atılımının engelini oluşturacağını görmüştür ve buna göre yönlenmiştir. 68 öğrenci olayları sosyalist formasyonda ortaya çıkan olaylar toplumumuzun kendi temelindeki çelişkilere indirgenerek Milli Kurtuluş Savaşı’nı esas alan, İkinci Kuvayı Milliyecilik olarak Kıvılcımlı’nın tanımladığı yeni Milli Kurtuluş Savaşı dediğimiz bir mücadele biçiminde ortaya çıkmıştır. Buna karşı tepki gösteren İslamcı yapılı hareket de Yeniden Milli Mücadele Derneği ismini almıştır. Bu Yeniden Milli Mücadele Derneği esas olarak sosyalist hareketlerin Mustafa Kemal hareketiyle bütünleşmesine ve ideolojilerini bu doğrultuda geliştirmelerine tepki olarak sağcı ve antikomünist derneklerin politikası olarak Yeniden Milli Mücadele kavramını almıştır.

O zaman kişilerin kendileri için söyledikleri önemli değil, kişilerin eylem planlarında yaptıkları önemlidir. Yeniden Milli Mücadele diye isimlendirilen İslamcı yapılanma daha sonra Türkiye’deki devrimci yapılanmaya karşı İslam temelli bir hareket olan Kanlı Pazar’da en önemli rolü almıştır. Burada Amerikan emperyalizmine, Türkiye’deki komprador kapitalizme, Türkiye’deki ağalık ve feodal düzenine ve daha önemlisi Amerika’yla işbirliği yapan iktidar bloğuna, cici demokrasiye karşı savaşan devrimci gençliğe yani İkinci Kurtuluş Savaşı hareketine saldırmışlardır. Burada iki grubun da, yani sisteme karşı olan devrimci grup ile sistemi savunmak isteyen, komünizm karşıtı grubun Milli Mücadele’yi referans alması, Türkiye’de maddi olarak Milli Mücadele’nin ve Kemalizmin bütün toplumsal yapımıza girmiş olmasındandır.

68 hareketinin tüm liderleri Mustafa Kemal’i referans göstermiştir

Milli Mücadele Derneği'nin Hepimiz Mustafa Kemal'iz Hepimiz Türk'üz yürüyüşü

68’lerdeki Milli Kurtuluşçu hareketler kendi eksenini Mustafa Kemal’in halkla bütünleşmiş çizgisine koymuşlardır. 70’lerden sonra bu çizgi adım adım terk edilmiştir. Türkiye’de yeni bir devrimci hareket 2000’lerde doğmuştur. İşte bu hareketin doğru ayaklar üzerinde oturtulması için geçmiş ve geçmişin geldiği yer en ince ayrıntılarıyla tartışmalıdır.

68 hareketinin tüm liderleri Mustafa Kemal’i referans göstermiştir

Harun Karadeniz’in sosyalizmi savunan ve TİP’ten Sadun Aren ile Behice Boran’ın sosyalist devrim tezini savunan ve parlamenter bir yolda eurokomünizme giden çizgisi ile Doğan Avcıoğlu’nun 27 Mayıs’ın yenilenmesi çizgisi dediğimiz Mihri Belli’nin Milli Demokratik Devrim çizgisi aslında taktiksel olarak birbirine karşı gözüken aynı olgunun iki ucu gibidir. Bu uç, toplumsal dönüşüm isteyen devrimci unsurların kendi içindeki saflaşmasıdır. Ama bu saflaşma toplumsal hareketlilik doğrultusunda aynı kanala akacağı bir süreçtir. Kişilerin ne oldukları değil ne yaptıkları önemlidir. Bu anlamda 1960’larda sosyalist olup 69’larda Milli Demokratik Devrimci, İkinci Kuvayi Milliyeci olan 68 hareketinin tüm liderleri Mustafa Kemal’i referans göstermiştir. Daha sonra Mustafa Kemal’i eleştirecek olan İbrahim Kaypakkaya bile Kanlı Pazar yürüyüşünde “Mustafa Kemal’in gençleri hiçbir zaman geri dönmez” diye ilk yazılarını yazmıştır.

Halkla iç içe olan devrimci hareket başarıya ulaşır

Bu süreçteki kırılma noktası 9 Mart yerine 12 Mart’ta karşı devrimci bir darbenin yapılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu noktada Milli Demokratik Devrim tezini öne çıkaran ve kitle bağını arka plana atan gençlik ile sivil-aydın-bürokrat zümre ve zinde kuvvetler arasındaki ilişkinin ötesinde toplumla bir ilişkiyi savunmayan çizgi yer görmemiştir. Bu noktada Kıvılcımlı’nın ileri sürdüğü İkinci Kuvayı Milliye ile halk hareketi arasındaki ilişkinin olmazsa olmaz birbirini tamamlaması tezi gündeme gelmiştir. “Ordulaşan millet, milletleşen ordu” tezini ortaya koymak ve bunun maddi teorilerini oluşturmak için Mihri Belli’ye ve Doğan Avcıoğlu’na karşı bir tarih tezi ortaya çıkarmıştır. Bu tez daha sonra Kemal Tahir tarafından Devlet Ana’da romanlaştırılmıştır. Bu tez, Osmanlı toplum yapısının, Batı sistemine karşıt ilkel komünal toplumdan gelen askeri bir aşıyla ortaya çıkan bir devrimin sonucu oluştuğudur. Bütün 27 Mayıs gibi hareketlerin, 1919’un, hatta Jöntürk hareketlerinin halk ile iç içe geçtiği zaman başarı kazanacağını ve bu anlamda halk ile iç içe geçmeyen 27 Mayıs’ın başarı kazanamadığını, iktidarı egemen sınıflara geri verdiği gibi halk ile iç içe geçmiş Kurtuluş Savaşı’nın başarılı olduğunu ortaya koymuştur. 70’li dönem öncesi aynı tezi yeniden Kuvayı Milliye tezi ile İkinci Kurtuluş Savaşı tezi biri Milli Demokratik Devrim iken demokratik devrim olarak ikiye ayrılmış olmasının temeli zinde güçlerin kitlelerle bağı olmak ya da kitlelerle bağı olmamak ikileminde halkla beraber mi yoksa halka karşı halk için mi temelsiz bir tartışma noktasına gelinmiştir.

12 Mart sonrası İkinci Kuvayı Milliye olarak yapılanan hareketler giderek Che Guevara etkisinde şehir gerillasına ve kır gerillasına indirgenmiş ve hareket içine Türkiye halkları kavramıyla Kürtçülük yerleştirilmeye çalışılmıştır. Kürtçülük ne Mahir’lerin ne Deniz’lerin hareketinde taban bulamamış, Deniz’ler MHP ve Doğu Devrimci Kültür Ocakları benzeri hareketlere karşı tavır almıştır. Hiçbir zaman etnik temelde ayrı bir mücadele örgütlenmeyeceği ve bunun mümkün olmayacağı gerek THKP-C’de gerek THKO’da tartışma konusu bile yapılmamıştır.

Gerek Deniz’lerin asılması, gerek Mahir’lerin katledilmesi sonrası yeni bir döneme girilmiş, bu yeni baskı döneminde 74’lere gelinceye kadar bu sessiz kalmış gruplar kendi içlerinde farklı doğrultulara yönlenmişlerdir. Bunlardan bir grup, özellikle Parti-Cephe dediğimiz grup içinde Mahir’lerden ayrılan Yusuf Küpeli’ler 16 Haziran olaylarında işçi sınıfının ağırlığını gördükten sonra giderek sınıf temelli bir mücadeleyle kır gerillacılığını reddeden bir çizgiyi örgütlemeye kalkmış ama artık dönem olarak böyle bir hareketin olanaklı olmadığı bir döneme girilmiştir. Mahir’lerin hareketi daha sonra bildiğimiz gibi DEV-YOL ve DEV-SOL gibi hareketlere bölünmüştür. Antiemperyalist, antioligarşik, uzun vadeli aşamalı devrimler ile kırlardan şehirlere geçen bir halk savaşı stratejisini izleyen Mahir’in tezlerine sahip çıkılmış ama pratikte ancak alanlarda yani şehirlerde demokrasi mücadelesi verilmiştir. Bu gruplar artık Devrimci Demokrasi ismini almış, faşizme karşı mücadele ve alan savunmaları yerlerini semt savunmalarına bırakmıştır. Diğer taraftan Halkın Yolu olarak sol cephede tanımlanan grup ise Maocu bir çizgiyi keşfederek şehir gerillacılığını, Guevaracılığı reddettikten sonra Mao’nun 30’lu yıllardaki tezleriyle politik arenaya girmiştir. Halkın Yolu da Anadolu’nun belli yerlerinde alan savunması için faşistlere karşı mücadele ederken aynı zamanda kendi zıddı diğer gruplara karşı da mücadele etmiştir.

İşçici veya Demokratik Devrimci olarak ayrılan hareketler ise TSİP gibi, TİP gibi yeni bir eurokomünizme yönelik hareketlere girmiş ve bu hareketler Sovyetler Birliği’yle daha yakın bir çizgi izleyerek giderek ileri demokrasi teziyle, anti tekel teziyle İlerlemeciler olarak TKP’nin çizgisine girmiştir. Buna karşılık DEV-YOL ve DEV-SOL gibi en geniş öğrenci kitlesine sahip olan sol hareketler Anadolu’nun belli yerlerinde, İstanbul’daki üniversitelerde ve merkezi alanlarda demokrasi mücadelesi adı altında antifaşizmle sınırlanmış ve teoride kırlardan şehirlere doğru bir mücadeleyi benimseyen Mahirci tezleri savunur görünmelerine karşı pratikte bu alan yerine demokrasi mücadelesini savunmaya başlamışlardır.

Sola Kürtçülüğün bulaşması

Deniz’lerin idamı sonrası THKO, geçmişteki kır gerillacılığı tezini reddederek Maoculuğu esas almıştır. Fakat Maoculuğun da pratikte kırlardan şehirlere doğru bir mücadeleyi değil örgütlenme alanını kırlar seçmek değil yine şehirlerde varoşlarda ve belli yerlerde esas çelişkinin yerli gericilik olduğu tespit edilerek Halkın Kurtuluşu gazetesi etrafında alan savunması noktasına gelmiştir. Rekabet ettiği ikinci grup olan DEV-YOL ile Halkın Kurtuluşu arasındaki mücadele o yıllarda tüm Türkiye çapındaki ana çelişkiyi vermiştir. Halkın Kurtuluşu grubu DEV-YOL’cuları “orta yolcu” diye eleştirirken, Halkın Kurtuluşu da Maocu yapısıyla ve Sovyet emperyalizme karşı çıkışıyla yeni bir çizgi olarak Türk solundaki diğer bir gençlik grubu olmuştur. Bu grupların çıkış noktalarından çok farklı bir yere toplumsal değişme dinamikleri gelmiştir.

Diğer taraftan ise Kaypakkaya’nın Mustafa Kemal’in gençleri olarak yazdığı 69 yazılarından sonra tarihsel olarak tezini Alevi-Sünni çatışması üzerine kurmuş, Maoculuğun kırlardan şehirlere doğru örgütlenme yapısını savunan bir yönelime girmiş ve kendi hemşerileri arasında köylerdeki o mücadelesi ile efsaneleştirilmiştir. Aslında o da ilk çıktığı dönemden bir ay sonra üzücü bir şekilde fiziki olarak yok edilmiştir.

İbrahim Kaypakkaya kırlarda bir Maocu hareketin yaşayabileceğini ve esas olarak Alevi Kürtler tezini ileri sürme noktasıyla Kürtlere dayanan bir mücadelenin teorisini yapmıştır. Oysa hem THKP-C’de hem de THKO’da Türk ve Kürtlerin ayrı örgütlenmesi tezine karşı çıkılmıştır. Türkiye halkları kavramının Mihri Belli tarafından bölücü olarak kullanıldığı bir dönemden sonra Kürtler temelli bir mücadele İbrahim Kaypakkaya tarafından savunulmuştur. İbrahim Kaypakkaya’nın kırlardaki hareketi gerek THKO’dan gerekse THKP-C hareketinden daha kalıcı olmuş ama bu hareketler emperyalizm tarafından PKK aracılığıyla ideolojileştirilmiş ve pratikleştirilmiştir. Bu boyutuyla bakıldığında Kaypakkaya’nın çizgisi de kırlarda dayanamayıp şehirlere gelmiş, özellikle gecekondu mahalleleri ve varoş kesimlerindeki alan mücadelesine Halkın Kurtuluşu ve DEV-YOL yanında katılmıştır. Ve TİKKO ismiyle sembolleşmiş Halkın Birliği, Halkın Gücü gibi dergilerle kendini ifade etmiştir.

Semt devrimciliği

Görüldüğü gibi dergiler üzerinden ve ancak varoş kesimlerdeki kitlelerin etnik ayrılık ve dinsel ayrılık temelinde sistemle olan çatışmasını temel alan yeni bir ideoloji getirilmiştir. Böylece 68’in kitlesel ve tüm Türkiye’yi kapsayan hareketinden çok farklı bir noktaya gelinmiş, kitle tabanı yitirilmiştir. Kitle tabanını yitirmenin ötesinde, savundukları halk savaşı çizgisini bırakınız Türkiye çapında; ancak belli semtlerde semt devrimciliği şeklinde sürdürebilmişlerdir. “Milli Demokratik Devrim”, “Ulusal Demokratik Halk Devrimi” gibi köylülük temelli mücadele yerini şehirlerdeki demokratik mücadeleye bırakmış veya demokratik devrim tezine gelerek kitle tabanında işçi sınıfının ön güç olduğu, temel güç olduğu çizgilere gelmiştir. Maoculuk reddedilmiş, Maocu çizgi reddedildikten sonra Enver Hocacı dediğimiz bir çizgiye gelinmiştir. Enver Hocacı çizgiye gelen THKO, TİKKO ve Halkın Yolu gibi gruplar buradaki kısa maceralarından sonra demokratik devrim tezlerinden vazgeçerek Maoculuktan Enver Hocacılığa, Enver Hocacılıktan da işçi sınıfı örgütlenmesi temelli Lenin’in formülasyonlarına inme yerine Troçkizmin ölü formülasyonlarıyla ilk Enternasyonal’in 5. Kongresine indirgenmiş Troçkist tezlere, İşçiciliğe yönelmiştir. Bundan sonra da devrimin Sovyetik karakterli olacağını, toplu ayaklanmayla şehirlerde olacağını, işçi sınıfının temel güç olacağını savunmuşlardır. Bolşevik örgüt isimleri almaya başlamışlardır. Bu haliyle de işçi sınıfıyla, kitlelerle herhangi bir bağı olmayan, ancak semt devrimciliği yapan, Gazi Mahallesi ve 1 Mayıs Mahallerindeki hareketlere indirgenip hapsedilmiş hareketler olarak 68’in geniş, tüm Türkiye’yi kapsayan Milli Devrimci, İkinci Kurtuluş Savaşçısı, Kuvayı Milliyeci hareketlerin aksine marjinal gruplar olmuşlardır. Artık birbirleriyle çatışan (yerelleştikleri için çatışacakları sistem karşıtı faşist güçler olmaması nedeniyle birbirlerini faşist, sosyal faşist diye suçlayarak birbiriyle ölüme varan çatışmalara giren) noktalara gelinmiştir. Bu nokta 80’den sonra bütünüyle söndürülmüşdür.

68’lerdeki Milli Kurtuluşçu hareketlerin ekseni neydi?

80’den sonra İşçicilik adı altında 87 işçi yürüyüşleriyle tüm hareketlerin sosyalist devrim çizgisine Bolşevik hareket çizgisine yöneldiğini ileri sürerek aslında kitle bağı da işçi sınıfı olmadığı için artık kitlelerden tümüyle soyutlanmış bir hale gelmiştir. Artık bu hareketlerin açıklıkla savundukları yönelim Troçkizm olmaya başlamıştır. Utangaç Troçkist hareketler İşçici hareketler olarak karşımıza çıkmış ve Devrimci Komünistler, İşçi Komünist Partisi gibi isimlerle hareket etmeyi sürdürmüştür. Daha sonra Gazi Mahallesi hareketlerinin başlamasıyla semt devrimciliği tekrardan öne çıkmış ve bu anlamda kitleyle bağı olmayan bir noktaya gelinmiştir. İşçicilikte başarı gösterme noktasında olan hareketler de sarı sendikalar aracılığıyla sistemle bütünleşme noktasında Soros’un Açık Toplum çizgisinde bir harekete dönüşmüş ve baş çelişki olarak Ordu’yu ve Türkiye’deki ulusalcılığı görmüşlerdir. Bu devrimci sosyalist hareketlerin (Liberal İşçici, Liberal Sosyalist, Troçkist) ortak noktaları, Türkiye’de 68’le başlayan ve 70’lerde sona eren bir yangında ana ağaçların yanmasından sonra geride kalan ateşe dayanıklı tohumlar olmalarıdır. İşte bu tohumların yeşermesi olgusu yeni bir dönemi kapsamıştır.

68’lerdeki Milli Kurtuluşçu hareketler kendi eksenini Mustafa Kemal’in halkla bütünleşmiş çizgisine koymuşlardır. 70’lerden sonra bu çizgiyi adım adım terk eden süreci bir yangından sonra kısmen yana yana kömürleşmeye başlayan ağaç gövdelerinin tekrar yeşererek filizlenmeye çabalamaları ama yeni yangınlarla bunların tekrar yanması sonucu bu ormanın tümüyle tükenmesinden sonra bu ormanda ateşe dayanıklı tohumların yeniden yeşermesiyle Türkiye’de 21. yyda yeni bir devrimci hareket 2000’lerde doğmuştur.

İşte bu hareketin doğru ayaklar üzerinde oturtulması için geçmiş ve geçmişin geldiği yer en ince ayrıntılarıyla tartışmalıdır.

Yani Milli Kurtuluşçu hareket; 27 Mayıs’ın yenilenmesine yönelik cuntacı hareketin yenilmesi sonrası Guevaracı bir hareket yapısına dönüşmeye çalışmış, Guevaracı hareketin yenilmesinin ardından 30’lu yılların Maoculuğuna yönelmiş, Maoculuğun kırlarda tutunamaması ve modern çağda bu hareketin bütünüyle olanaksızlığı sonrası şehirlerde mücadele başladığı zaman ideolojik olarak Enver Hocacı bir çizgiye gelinmiştir. Yani 40’lı yıllardaki Arnavutluk’a indirgenmiştir. Zaten hareketin Türkiye geneline değil de yerel semtlerde semt devrimciliğine indirgenmesiyle Enver Hocacılık ile arasında bir uyum söz konusu olmuştur.

80 darbesinin ardından bu hareketlerin tüketilmesinden sonra İşçici hareketler olarak yeni Troçkist veya yeni Soroscu sosyalist hareketler gündeme gelmiştir. İşte bunlara rağmen bu sürekli kömürleşmiş ağacın filizleri olarak görülen bu aşamanın karşıtı taze tohumdan genetik yeniden yapılanmalarla ulusalcı halkçı devrimci genleri de yapısına alarak ulusal sosyalist devrimci bir hareketin tohumları yeşermeye başlamıştır.

Bu tohumlar önümüzdeki dönemde Türkiye’deki sol hareketi yönlendirecek temel hareketlerdir.

Bu tohum da aslında farklı olarak sisteme ülke içindeki sınıf mücadelesi veya ülkenin sisteme karşı soyutlanmış mücadelesi biçiminde ikiye ayrılmış bir biçimde değil, ülke içindeki egemen sınıflarla küresel egemenliğin bütünleştirdiği yapıya karşı ortak ulusal devrimci bir çizginin ortaya çıktığı bir dönem söz konusu olmuştur.

İşte bu dönemin gelişimi eğer bu filiz veren ağaçların ormanın gelişmesinin önümüzdeki görevidir.

Artık yangınlara karşı korunabilecek bir ormanın oluşturulması söz konusudur.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe