| Bülent Konyar |
Örnek bir anne, örnek bir devrimci Bülent Konyar:
Bir Cumhuriyet kızı TÜRKSOLU: Okuyucularımıza biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? BÜLENT KONYAR: Ben 79 yaşında, 3 çocuk ve 3 torun sahibi bir hanımım. Rahmetli eşim bundan 32 sene evvel genç yaşta bir kazada vefat etti. Ben sol akımlara, sol siyasete ve okumaya, edebiyata onunla başladım. Evlendikten sonra her dakika elimde bir kitap oldu, bir gazete oldu, bir şeyler oldu. Demek ki ben de meraklıymışım. Fakat malum, Türkiye’nin siyasi olaylarını, olumlu ya da olumsuz gelişmeleri hep beraber karşıladık, hep beraber yaşadık. 1960 İhtilali yapılana kadar bizler çok umutsuzduk. 1960 ihtilali bizi çok sevindirdi, hepimiz sokaklara döküldük. Zaten yarım gündü sıkıyönetim. TÜRKSOLU: 1960 İhtilali’ne neden bu kadar çok sevindiniz? BÜLENT KONYAR: Çünkü hem Adnan Menderes’in hem de Celal Bayar’ın yönetiminden hiç memnun değildik, hiç mutlu değildik. Nasıl olacak da düze çıkacağız diye düşünüyorduk. Hatta o zaman bir şey, bir cephe kurulmuştu.... TÜRKSOLU: Vatan Cephesi... BÜLENT KONYAR: Evet, Vatan Cephesi. O zamanlar televizyon yoktu. Radyonun başında oturur, devamlı Vatan Cephesi’nin marifetlerini dinler ve hep üzülürdük. Atatürk öldüğünde ben 9 yaşındaydım. Her şeyi çok iyi hatırlıyorum. TÜRKSOLU: Yani geri dönüş sürecini birebir yaşadınız. Atatürk dönemini de yaşadınız, Cumhuriyet dönemini de yaşadınız. O zaman size Cumhuriyet kızı demek yanlış olmaz. TÜRKSOLU: O zaman ben size daha evvelini söyleyeyim. 1912 senesinde hem benim hem de eşimin ailesi Makedonya’dan Atatürk’le beraber Anadolu’ya göçüyorlar ve Ankara’ya yerleşiyorlar ve Milli Mücadele’ye birlikte katılıyorlar. Eşimin ailesi ve benim ailem asker ailesi değildi; ama babam maliyeciydi. 2. Ordu defterdarı olarak Rusya’nın verdiği altınları develere yüklüyorlar ve 2. Ordu’yla birlikte gidiyorlar. TÜRKSOLU: Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir ailesiniz... BÜLENT KONYAR: Tabii! Eşimin babası Mülkiyeli, sonradan vali oldu. Benim amcam hukukçu. Bütün aile böyle. Dayım, Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün genel sekreteri oldu sonradan. Önce Büyük Millet Meclisi’nde katipti. Hatta Atatürk apoletlerini çıkarmış vaktiyle. Herkes elinden ne gelirse yapıyordu. Ben o zamanlar, 1920’lerin başı yani, daha dünyaya gelmemiştim. Ama ablalarım dünyaya gelmişlerdi ve Ankara’da zor bir hayat geçiriyorlardı. Çok az paramız vardı, çok az maaş alıyorduk. Fakat o kadar gururluyduk ki! Sonra Cumhuriyet kuruldu. Atatürk devri çok güzel geçti. Çok az paramız vardı, çok az maaş alıyorduk. Fakat o kadar gururluyduk ki! Atatürk vefat ettiğinde çok üzüldük, çok ağladık. Ben Atatürk öldüğünde 9 yaşındaydım. Okulun bahçesinde çocuklarla kendi kendimize matem yaptık. Beyaz yakalarımız vardı, onları yırttık attık. Siyah önlüklerle kaldık. Daha sonra İnönü geldi. Benim ailem İnönü’ye çok sıcak bakmıyordu. Atatürk’e pek bir yakındılar ama İnönü’ye biraz soğuk davrandılar. Dayım, Hasan Rıza Soyak zaten hemen emekliye ayrıldı. İnönü ona milletvekilliği teklif etti, dayım kabul etmedi. Daha sonra babam emekliye ayrıldı. Mütevazi bir emekli ailesi olarak hepimiz kirada oturuyorduk. İkinci Dünya Savaşı’nda kıtlıklar oldu. Ekmek karneyleydi. O da ancak bize yetiyordu. Üzülüyorduk memleket için. Üzülüyorduk ama gururluyduk. Endişemiz yoktu. “Nasıl olsa düzelecek” diyorduk. TÜRKSOLU: Sonra Demokrat Parti geldi. Menderes karanlığı başladı. BÜLENT KONYAR: Evet, Demokrat Parti geldi. O zaman bir el vardı, asılmıştı her yere. Gelecek olan iktidardan biraz umutluyduk. Ama o umutlar çok çabuk söndü. Mesela Köy Enstitüleri kapatıldı. Oysaki devam etmeliydi. Ona hemen “Moskova” dediler. Çünkü bunların işine gelmiyordu. Sonra 60 İhtilali’ni çok sevinçle karşıladık. Bir subay akrabamız vardı. Hanımıyla birlikte bizde misafirdi. Bakırköy’deki evde haberi o verdi. Hemen radyonun başına oturduk. Gür bir ses ihtilal olduğunu söyledi. Çok sevindik. TÜRKSOLU: Bu kadar çok sevinmenize neden olan neydi? BÜLENT KONYAR: Bu kadar çok sevinmemizin sebebi, Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın sonradan çok güvendiğimiz kişileri tutuklamalarıydı. Askerin, Menderes’in emriyle Mülkiye Mektebi’nin ve Hukuk Fakültesi’nin önüne sıralanıp ateş etmesi bize çok ters gelmişti. Zaten zamanında Almanya’da olan biteni duymuştuk. Ona benzettik... TÜRKSOLU: Yani faşizm kuruluyor dediniz... BÜLENT KONYAR: Faşizm geldi, bundan kurtuluş yok mu acaba diye düşündük. Onun için çok sevindik. Yoksa artık zengin olacağız, şu olacak, bu olacak diye değil. Memleket için, millet için, insanlar için sevindik. Hemen sahillere koştuk bayraklarla... O zamanlar bütçemiz çok kıt olduğundan nişan yüzüğümüzü verdik ihtilale. Herkes yüzüklerini verdi. TÜRKSOLU: Ondan sonra da üniversitelerde devrimci gençlik hareketleri başladı. BÜLENT KONYAR: Benim çocuklarım o zaman çok gençtiler. Lise sıralarındaydılar. Biz de o gençlik hareketlerini çok sevdik. Canı gönülden sevdik ama nereye varacak, ne olacak diye içimiz kan ağlıyordu. Başarılar diledik içimizden. Üniversite çok iyiydi o zamanlar. Asker de çok iyiydi. Asker çok az bir süre belediyeleri falan da idare etti. Pencereden çöp atılamıyordu öyle. Böyle sıkıydı yönetimleri ama biz o sıkı idareyi de sevdik. Ama Osmanlı’dan gelme birtakım insanların işleri bozuldu. Onlar hep daha zengin olmak istiyorlardı. 68’de gençlerin parası yoktu ama çok cesurdular ve kendilerini ateşe attılar TÜRKSOLU: 68 dönemini iyi hatırlıyorsunuz. Bir devrimci olarak, şu anda devrimci mücadeleye devam eden biri olarak o yılları nasıl yorumluyorsunuz? BÜLENT KONYAR: Bir kere çok gençtiler. Karşılarında tecrübeli büyük “işini bilen” adamlar vardı. İşin içinde para vardı. Bu çocukların parası yoktu ama çok cesurdular ve kendilerini ateşe attılar. Mahkeme safhası başladı. O zaman devrimcilerden bir takım insanlar çok korkuyordu. Devrimciler vuracak, kesecek, dövecek diye bakıyorlar; çünkü akılları ermiyordu. Devrimci nedir, ne istiyor diye sormuyorlardı. Senin de iyiliğini istiyor devrimci! TÜRKSOLU: Deniz’ler mahkemede diyorlardı ki: “Bizler İkinci Kurtuluş savaşçılarıyız. Atatürk’ün Cumhuriyetini tekrar istiyoruz” diyorlardı. Deniz’ler asıldığında neler hissettiniz? Mahir’ler öldürüldüğünde neler hissettiniz? Çocuk başı dik bir şekilde ölüme gitti ve O’ndan yoksun kaldık BÜLENT KONYAR: Çok üzüldüm... Televizyonunun benim evime kaç yılında geldiğini şu an unuttum. Bir akrabamın evindeki televizyondan izledim. Akrabamın evi Beyazıt’taydı. Tam üniversitenin karşısına düşüyordu. Caddelerde koca koca resimler... Üniversitede kaos oldu ya! Hani polisler saldırdı, çocuklar meydanlara çıktılar. Onların resmi televizyona çıktı. Hayran hayran onları seyrediyorduk. Deniz’lerin bir kere çok iyi niyetli çocuklar olduklarını biliyorduk. Herkesin üzüldüğünü biliyorum. Niye üzüldük biliyor musun? Kabahatsiz, suçsuz bir çocuk başı dik bir şekilde ölüme gitti ve O’ndan yoksun kaldık. TÜRKSOLU: Peki Bülent hanım TÜRKSOLU’yla nasıl tanıştınız? BÜLENT KONYAR: O günler geçti 80 darbesi oldu. Ne olabilir, ne yapabilirim, nasıl bir görev alabilirim... CHP Çankaya Kadın Kolları Başkanı bir arkadaşım beni ziyaret etmek için İstanbul’a geldi. “Sen böyle ortalarda boş boş duracak kadın değilsin. CHP’ye katıl” dedi. Ben de Bakırköy Kadın Kollarına müracaat ettim. Çok sevdiğim bir hanım arkadaş da orada başkandı. Beraber çalıştığım bu arkadaşlarımın hepsine saygım var ama çalışmalarını yeterli bulmadım. O zamana kadar yalnızca okuyordum. İlk defa bir partiye girdim. Siyasetin gidişatını yeterli bulmadım. Hiç unutmam, Uğur Mumcu, hanımı ve o zamanın Sağlık Bakanı Bakırköy’e geldiler. O gün harika bir gündü. Uğur Mumcu’yu orada çok yakından tanımış oldum. Böyle güzel günler de vardı ama dediğim gibi ben CHP’nin çalışmalarını yeterli bulmuyordum. Fakat başka girebileceğim bir yer de yok. Nerede çalışabileceğim ki? Öyle bir ilgisizlik var ki! Bir şey soruyorsun cevap alamıyorsun. Yani hiç kafama uymadı. Ben de CHP’ye kaydımı yaptırmadım. CHP’yle bir şey olmaz dedim. Haberleri dinliyorum, televizyon izliyorum, bunların hareketleri uymuyor! Sonunda ben 20 seneyi sırf okuyarak geçirdim. 20 sene hiçbir yere girmedim. 20 senenin sonunda kapıma Rahime adında genç bir kız ile genç bir delikanlı geldi. Ellerinde bir kitap vardı. Bu arada söyleyeyim, öyle kapıya gelenlere falan da yüz vermem ben. Ellerindeki kitap, rahmetli Erkin Yurdakul’un kitabı idi. Parasını verip kitabı aldım. Gençler içeri girmediler. “Bizler kapı kapı geziyoruz” dediler. Karşıki ev oğlumun. Benden sonra oraya gittiler. O da kitabı almış. Biz bu kitapları okuyunca; “İyi bir şeyler de oluyormuş” dedik. Ama o zamanlar dernek falan yok ortada. Bunlar kimler, nerede çalışıyorlar falan bilmiyoruz. Daha sonra bir kez daha geldiler. Bu kez TÜRKSOLU getirdiler. TÜRKSOLU’nu okuyunca orada yazılanlara da aklım yattı. Bana; “Bizim Taksim’de yerimiz var. Bir dernek kurduk ve Taksim’de üye kaydediyoruz” dediler. Kalktım ve Taksim’de verdikleri adrese gittim. Orada Sevim Hanım’la tanıştım; yanında da oğlu Gökçe Fırat. Ben; “Bakın Sevim Hanım! Ben getirilenleri okudum ve beğendim. Ben çoğu şeyi bildiğime inanıyorum. O yüzden yeni bir şey öğrenmeye gelmedim. Bakalım sizler benim istediğim gibi biri misiniz? Eğer beklediğim gibi değilseniz ben ayrılırım” dedim. Fakat günler geçtikçe daha çok sevdim, daha çok beğendim. Umduğumdan bile sıcak buldum. Ben artık bu yolda hayırlısıyla çok daha iyi günlere varacağımıza inanıyorum. Ama işimiz çok zor. Fakat yokuştan aşağı giden bir arabanın freni patlarsa, çok hızlı gidiyorsa sonu kötü olur. Bugün çok hızlı gidiyor gibiler; ama zannediyorum bizler (bizler diyorum çünkü artık bütünleşmiş durumdayım) herkesi ikna edeceğiz. TÜRKSOLU: Şimdi siz TÜRKSOLU’ndaki gençlerle birlikte çalışıyorsunuz. Neler yapıyorsunuz, bir gününüz nasıl geçiyor? TÜRKSOLU bizi devrime götürecek bir yol gösteriyor BÜLENT KONYAR: Şimdi ben insanlarla konuşmaya başladım. Bu benim kendime edindiğim görev. Ben koşturamam, insanlara kitap satamam. Peki, ben ne yapabilirim? Öyle çok fazla param da yok. Üye oldum, abone oldum. Öyle aileden gelme bir zenginlik de yok. Bir tek kendi evimiz var, hepsi bu. Ben de düşündüm taşındım... Ben çok konuşan bir insanım. İnsanlardan saygı da görüyorum. Kiminle konuşsam ilgi gösteriyor. Ben de insanlarla konuşurum dedim. Şimdi çocuklarıma gelip giderken otobüste gözüme kestiriyorum. Giderken yanıma gazetemi, kitapları ve broşürleri alıyorum. Hepsini okudum ama bir kere daha okuyor gibi yapıyorum. Çevreme bakıyorum ilgilenen var mı diye. Kimisi başını çevirip ne okuduğuma bakıyor, kimisinin ise hiç umurunda değil. Ben de çevremdekileri dürtüyorum: “Bunu tanıyor musun, bunu biliyor musun?” Bilmeyip de gördüğüne sevinenler oluyor. “Bunları nereden bulabiliriz?” diyenler oluyor. Ben de hemen adresi veriyorum. Böyle yollarda giderken birkaç tane askeri okul öğrencisi ile de görüştüm. Onlara kitap, broşür falan verdim. Hanımlarla görüştüm. Üniversitelilerle çok konuştum. Velhasıl buldum. Ha, kimisi de baktı, baktı tek laf etmeden geri verdi. İşine gelmeyenler de oluyor tabii. Kendime göre ben tohum saçıyorum. Toprak ya tutar ya tutmaz. Başka ne yapabilir Ben söze şöyle başlıyorum: “Bugünkü gidişattan memnun musun?” Çoğu; “Hayır, hiç memnun değilim” diyor. “Peki, o zaman ne yapmayı düşünüyorsun” diyorum. “Ne yapabiliriz ki?” cevabı geliyor. “Yapılabilecek bir şey olsa yapar mısın?” diyorum. İşte Tuncay Özkan’ı falan izliyoruz diyorlar. Kardeşim oranın altyapısı falan yok ki! Oradan hiçbir şey çıkmaz. Kimileri Atatürkçü Düşünce Derneği falan var diyorlar. Tamam, onlar iyi niyetli insanlar ama bizi devrime götürecek bir yolları yok ki! Okullara badana yapıyorlar, fakir öğrencileri okutuyorlar, giysi veriyorlar, yemek veriyorlar... Fakat bu yapılanlar Yardımseverler Cemiyeti’nin işi. Bu cemiyetler zaten çok eskiden beri var. Yapılması gereken bunlar değil. Dün bir arkadaşımı toplantı için evime davet ettim. “Bülent ben senin nerede çalıştığını biliyorum. Ya Tayyip evini basarsa?” dedi. Sonra şaka yaptığını söyledi. Ben; “Öyle saçma şey olur mu? Ne diye benim evimi basacak? Ben kötü bir şey yapmıyorum ki! Biz Türkiye’nin gerçeklerini konuşuyoruz. Gel sen de gör” dedim. Çok insanı çağırıyorum. Ben 10 YTL verip 3 gazete alıyor ve çevreme dağıtıyorum TÜRKSOLU: Bizler kapı kapı dolaşıp, fikirlerimizi, ideolojimizi anlatan kitapların satışını yapıyoruz. Sizin sokağınızda herkes bizi tanıyor. Sizin sokakta herkes bize diyor ki; “Bülent Hanım sizin kitaplarınızı, broşürlerinizi bize getiriyor.” Siz 79 yaşında olduğunuzu söylediniz. Biz kendi aramızda size “en genç devrimcimiz” diyoruz. BÜLENT KONYAR: Ruhum genç hakikaten. Kafam pırıl pırıl. TÜRKSOLU: 80 yaşına gelmişsiniz ve hâlâ devrimci mücadeleyi sürdürüyorsunuz. Bizimle birlikte elinizden geleni yapıyorsunuz. Ama öyle insanlar var ki, sizin de daha evvel söylediğiniz gibi devrimci mücadeleden korkan insanlar var. Bu insanlara ne söylemek istersiniz? Ya da bu insanlara ne çağrıda bulunmak istersiniz? Karşı taraf hiç korkmuyor, bizlerde kormayalım, cesur olalım BÜLENT KONYAR: Karşı taraf hiç korkuyor mu? Karşı taraf tepeden tırnağa kadar suçlu. Yani boğazına kadar batmış durumda. Onlar Allah’a sığınıyorlar. “Biz Allah yolunda yapıyoruz bu işleri” diyorlar. Yalan olduğunu biliyorlar ama... Onların günahı gırtlağa kadar çıkmış korkmuyorlar da biz niye onlardan korkalım? Onlar korksun, onlar suçlu! Biz hırsız değiliz, arsız değiliz. Elimden geldiği kadar anlatıyorum. Yapılacak çok şey var aslında. Ama korkanlar mutlaka bir bahane buluyor. O zaman diyorum ki; “Hiç şikayet etme o zaman, kapa çeneni!” TÜRKSOLU: Bahane bulanlara mı? BÜLENT KONYAR: Bahane bulanlara tabii... Yani yok ki bu bahanenin sonu. “Ama biz ne yapabiliriz?” diyorlar. “Bir şeyler yapabilirsiniz. En azından TÜRKSOLU’nu okuyun” diyorum. “Paran yoksa 3 lirayı ben vereyim” diyorum. TÜRKSOLU: Siz aynı zamanda bizim gazetemizin dağıtımını da yapıyorsunuz bulunduğunuz bölgede. Abonelerimizin gazetelerini siz dağıtıyorsunuz. BÜLENT KONYAR: Yakın muhitte dağıtıyorum. Pazartesi gazete geliyor, Pazartesi günü gazeteleri dağıtıyorum. Bir an önce okusunlar diye... “Teyze yorma kendini, yarın da götürürsün” diyorlar. Hayır, bir an önce okusunlar! Yani bu geliyor elimizden, başka ne yaparız bilmiyorum. TÜRKSOLU: Siz bir de il dışında, gittiğiniz yerlerde de bu çalışmayı yürütüyorsunuz, gazeteleri götürüyorsunuz. BÜLENT KONYAR: Tabii... Datça’da bir gazetecide gördüm, gökte ararken yerde buldum dedim. Çünkü alamamıştım birkaç zaman. Ondan sonra bir bey geldi, TÜRKSOLU’nu almasını söyledim “Tamam” dedi beyefendi. Gazeteciye dedim ki; “Sen bu gazeteyi niye geri yolluyorsun, niye göstermiyorsun?" dedim. Adamı ikaz ettim. Akrabamı da ikaz ettim. Emekli kendisi... Gidiyor her gün emeklilerle kahvede buluşuyor, pişpirik oynuyor. Ona da empoze ettim. “Arkadaşlarına da göster” dedim. Yani elimden geldiği kadar bu işin üzerine düşüyorum. Ben inanıyorum, güveniyorum. Bir dizi seyrediyorum “Parmaklıklar Ardında” diye. Bu akşam oynayacak. Erkek mahkumlar, kadın mahkumlar... Bir tane de yaşlı var orada, koğuş anası. Elinde tespih olan bir hanım. İşte dedim, en sonunda böyle olacağım... TÜRKSOLU: Göze alırım diyorsunuz böyle bir şeyi... BÜLENT KONYAR: Alırım tabii. Ben yalnız sizler için korkarım, kendim için değil. Nasıl olsa doktor içerde, yemek de var, gençler de var. TÜRKSOLU: Çok teşekkür ederiz Bülent Teyze.
|