19.05.2008/Sayı:187
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Söyleşi
Dünya
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Kaya Ataberk

TKP’de Atatürk karşıtlığı

“Kemalist burjuvazi” tezleri

TKP üzerine yaptığımız değerlendirmelerin sonucunda geçtiğimiz hafta belli bir temel yanlışlığı tespit etmiştik. Bu yanlış, TKP’nin ezilen dünyanın solu olamamasından kaynaklanan, Batı Avrupa Marksistlerine benzer bakış açısıydı. Bu bakış açısı zaten Ulusal Sol olmaktan her zaman kaçınmayı gerektirecek olan Marksist enternasyonalizmin, TKP’de tahlilin merkezine emperyalizm meselesini koymayı engelleyecek kadar vurgulu bir sadakatle ele alınmasına neden olmaktadır. Bu nedenle TKP dünyaya baktığı zaman ezen ve ezilen ülkelerden oluşan iki düşman kamp görmek yerine, içlerinde burjuva ve proleterlerin birbiriyle kavga ettiği yalıtılmış “ulusal” kapitalist adacıklar görmeyi tercih eder. Bunlar ulus devletlerdir ve aslında ABD ile Türkiye arasında da bu bakış açısına göre tek fark niceliksel güç farkıdır. Nitelik olarak ezenlerin, sömürgecilerin devletleriyle, ezilen dünyanın ulus devletleri arasında bir fark bulunmamaktadır.

Dünyayı böyle algılamanın getirdiği tek mücadele anlayışı da sınıfa karşı sınıf savaşıdır. TKP, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’na bu nedenle çok fazla önem vermez. İşte burada TKP’nin Türkiye tezleri devreye girmektedir. TKP, Türkiye tarihini yorumlarken özel olarak bir noktada çok hassastır: “Kemalizmin burjuvalığı” TKP’ye göre Atatürk, en fazla bir burjuva devrimcisidir. Bazı dönüşümleri Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinin önünü açmak için gerçekleştirmiştir ve çok kısa bir süre içerisinde, kendi iktidarını sağlamlaştırır sağlamlaştırmaz, oklarını işçi sınıfına karşı çevirmiştir. Atatürk ve devrimlerinin, yani bize göre çağımızın ilk antiemperyalist milli devriminin, TKP tarafından yorumlanışı bu eksendedir. TKP liderlerinden Kemal Okuyan’ın yazdıklarından tahlili takip edelim: “Kemalist dönüşümlere ‘burjuva’ sıfatını yakıştırırken küçümseme amacını hiç taşımadık, tarihsel bir gerçekliğe işaret ettik. İşçi sınıfının o dönemki zayıflığına hayıflandık, Kurtuluş Savaşı’na katkıya koşan ilk komünist kadroların ikiyüzlüce katledilmesine hep öfkelendik ama Türkiye’nin burjuva devriminin en kritik evresine ve bu evrenin tarihsel değerine sırtımızı hiç dönmedik… Lakin, sınıfların tamamen ortadan kaldırıldığı, sömürüsüz bir dünya için mücadele eden komünistlerin kapitalizm koşullarında burjuvaziye ve onun iktidarına karşı nasıl bir konumlanış içinde olacağı da bellidir. Yukarda sözünü ettiğimiz ‘tarihsel ilerleme’nin ürünü olan düzen, geliştikçe emekçi halka karşı cesareti ve zalimliği artan bir sermaye sınıfına aittir.”

Nasıl, bu hikaye size de bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Tarihsel bir ilerlemeyi sağladığı iddia edilen bir “dönüşüm”, esas olarak burjuva bir dönüşüm olduğu için daha en başta sol unsurları ortadan kaldırır, kendi düzeni geliştikçe de emekçilere karşı zalimleşir ve sömürüsünü artırır. Mustafa Suphi ve arkadaşları olan ilk Galiyevci milli komünistlerin katlinin arkasındaki Enver-Stalin tertibinin, Atatürk’le Orta Asya Türk devrimcilerinin bağını kopartmak için kurulduğu bugün çok açıktır ama gene de tartışmanın esas olarak yapılması gereken zemin bu değil. Bizim üzerinde durmamız gereken şey, TKP’nin Türk Devrimi’nin üzerine giydirmek istediği Fransız burjuva devriminin bir kopyası olma kıyafetinin yanlışlığıdır.

Birkaç soru sorarak başlayalım. Türkiye’de Atatürk döneminde ya da sonrasında hiç “Kemalist burjuvazi” diye bir toplumsal gerçeklik olmuş mudur? Bu “Kemalist burjuvalar”a karşı mücadeleye geçmiş bir işçi sınıfından herhangi bir dönem için bahsedilebilir mi? Atatürk’ün tarihsel tercihi gerçekten kapitalizm midir?

Burjuva “devrimi” denilen şeyin ne olduğunu sorgulamadan önce bir soru daha sormamız lazım. Gene Okuyan; “Tarihsel ilerlemeye sırt çevirmek nasıl gericilikse, bugün Türkiye’nin çıkış yolunu 1920’lerde aramanın da o denli gerici bir tutum olduğunu durup durup yinelemeyeceğiz” demektedir. Burada Rus Devrimi’nin 1917’de yapıldığını, Suphi’lerin 1920’de mücadelelerini başlattıklarını unutarak sırf Atatürk’ün gerilerde kaldığını ilan etmek için mi bu cümleyi kurmuştur, yoksa sadece Atatürk’ü değil diğerlerini de mi gerici bulmaktadır? Bu soruyu da not ettikten sonra burjuva devrimi nedir tartışmasına dönebiliriz…

Burjuva devrimleri neydi?

Avrupa’da burjuva devrimleri denilen süreç, ticari kapitalizmin büyük oranda gelişmesinden, Batı sömürgeciliğinin Amerika kıtasına el atmasından ve Batıda burjuvaların iktidara ve dünyanın sömürülen tüm değerlerine talip olmasıyla beraber gelişmişti. Tabi ki tüm Batılılar ve Marksistler bu dönemi bir ilerici dönüşüm olarak görürler ve olumlu yaklaşırlar. Özellikle Fransız Devrimi’nin yarattığı aydınlanma ortamı dünyada gericiliğe karşı açılmış bir savaş olarak algılanır. “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” halen sol sloganlar olarak değerlendirilir. Oysa ki bu sloganlar Batının kendi iç uzlaşmasından başka bir anlama gelmemektedir bugün.

Batıda ekonomik olarak toplumda egemen duruma gelen burjuvazinin; “Artık biz yöneteceğiz ve toplumu kendi çıkarlarımız doğrultusunda sürükleyeceğiz” diyerek ortaya çıkmasının adıdır “Burjuva Devrimi.” Bu dönüşüm yaşandıktan sonra Batı devletlerinin tüm imkanları burjuvalar için daha da bir seferber olmuştur ve zaten güçlü olan burjuvazi kendi toplumsal düzenini ve devletini kurmuştur.

Bunlar burjuva devrimlerinin Batı içindeki sonuçlarıdır. Bir de işin ezilen dünyaya yansıyan boyutuna bakalım. O günlere kadar sadece Amerika ve Afrika kıtalarının sömürgeleştirilmesiyle yetinen Batılılar artık kendi iç yapılarını sağlamlaştırarak ve sömürgecilik sistemini gerçek sahipleri olan burjuvalara teslim ettikten sonra daha da rahatlayarak Asya’nın ezemedikleri milletlerine saldırıya geçmişlerdir. Artık Fransızların ve özellikle de İngilizlerin büyük sömürge imparatorlukları vardır. Bu imparatorluklardan akan değer ise Batı burjuvazisinin kasasına girmektedir ve artık Batı işçileri de bu eşitsiz gelişim ve değişim mekanizmalarının pastadan pay alan kısmında yerlerini almışlardır.

Yani aslında bizim gibi ezilen milletler açısından ilerici bir şey bulamazsınız burjuva devrimlerinde. Aksine, bizim toplumsal yapılarımızın yıkıldığı, ülkelerimize saldırıldığı bir dönem açılmıştır Batının burjuva devrimleriyle. TKP’nin burjuva devrimi olarak görmek istediği Türk Devrimi de işte tam da bu saldırının karşısında bir Ulusal Kurtuluşçu, halkçı hareket olarak doğmuştur.

Aslına bakılırsa Üçüncü Dünya’nın hiçbir yerinde burjuva devriminin mümkün olmadığı da açıktır. Ezilen ülkelerin burjuvaları, en baştan beri komprador ve işbirlikçidir. Batının kurduğu düzenin temsilcileri ve uygulayıcılarıdır. Burjuvazi ulusun dışında, Batının yanında konumlanır. Örneğin Türkiye’nin ilk burjuvaları bizzat buralara gelip yerleşmiş olan Batılılar olan Levantenler, Ermeni, Rum ve Yahudi azınlıklardır. Onların da ne devrim yapmak gibi bir niyetleri vardır ne de emekçi Türk halkıyla sömürü dışında bir ilişkileri. Batının kalıplarına uymayan bu toplumsal dokunun ürünü olan Türk Devrimi de yine kalıplara uymaz.

Türk Devrimi Marksist kalıplara sığmıyor

Batıda gerçekleşen bu burjuva devrimlerini en iyi tanımlayan Marks olmuştu. Ancak bu tanımlamanın bir değişmez kalıp olarak Üçüncü Dünya’da da ortaya çıkması beklenince sonuç ciddi başarısızlık ve yanılgıdır. Batı burjuvalarının kurduğu sisteme karşı mücadele zemininde gelişen Türk Devrimi’ni burjuva devrimlerinin kalıplarına sığdırmaya çalışmak bu ideolojik hezimetin Türkiye’deki acı örneğidir. Bu o kadar yaygın bir hatadır ki, Atatürk’e karşı olan ya da tam aksine ona sempatiyle bakan ama Marksizm zemininde düşünen hareketlerin hepsinde Türk Devrimi’nin burjuvalığı ortak hatadır.

Ancak bu hataya düşülürken de çok ciddi sıkıntılarla karşılaşılır. Her şeyden önce arayanlar Türk Devrimi’ni yapan bir Türk burjuva sınıfını bulamazlar. Sonuçta, bu devrimin bir sahibinin olması gerekmektedir. Ortada ne işçi sınıfını sömüren kapitalistler ne de bunların siyasi yapıları vardır. Burjuvalar Batıda iktidarı aldıklarında toplumun tüm düzenini kendilerinin sermaye birikimini garanti altına alacak şekilde geliştirmişlerdir. Tüm destekler, krediler burjuvaziye akar ve zaten üretim biçiminin kazananı olan sermayedarlar iyice güçlenir. Bu süreçle Türkiye’deki “liberal dönem” olarak görülen 1923-1930 arası zaman dilimi karşılaştırıldığında bile Türkiye’de palazlanan bir burjuvazi yoktur. Aksine, bu dönemde Batılı sermayenin elindekilerin millileştirildiği, ardından gelen devletçi, planlı sanayileşme döneminde de kamu ekonomisinin ciddi olarak geliştirildiği görülür. Bu aslında tipik bir Üçüncü Dünya sosyalizmi programının gelişimini yansıtır. Millileştirmeler ve kamulaştırmalarla karakterize edilebilecek olan bu programdan tek fark, elde kamulaştırılacak pek bir şey olmadığından devrimci iktidarın bunları kendisinin kurmasıdır.

Burada bir kısım iyi niyetli Marksistin Milli Demokratik Devrim tezi de çöker. Bu tez de ulusal burjuvanın ittifaka katılmasına dayanmaktadır, ancak ulusal bir burjuvazi de hiç olmamıştır ve olmayacaktır. Tüm bu açık kanıtlara rağmen TKP’nin “Kemalist burjuvalar”a karşıtlığı yel değirmenleriyle savaş olarak varlığını devam ettirmektedir. TKP’nin Atatürkçülüğe yakınlaştığı tek nokta olarak da geride laiklik kalmaktadır.

Laiklik nasıl anlaşılmalı?

TKP, ÖDP gibi bazı kesimlerin aksine laiklik mücadelesinin gerekliliği konusunda doğru bir hassasiyet göstermektedir. Kemal Okuyan da bu hassasiyetle yazmıştır: “İstanbul milletvekili Ufuk Uras, sorunun AKP ve MHP tarafından çözüm biçimine itiraz ediyor, devlet baskısına da cemaat baskısına da karşı olduğunu söylüyor, uzlaşma olmadı diyor… Gericileşme tehdidi demiyor, diyemiyor… Türkiye’de gericilik, kılık kıyafeti siyaset konusu yapacak kadar güçlenmiştir, devrimci siyaset de kılık kıyafet üzerine sözünü söylemek durumundadır. Türkiye gericileşme tehdidinden arındırılıncaya kadar kamusal alana türbanın sokulmaması için mücadele edilmelidir. İşçi sınıfının sözü bu olmalıdır.”

TKP bu noktada laiklik mücadelesini gereksiz bulan “sol”dan ayrışarak olumlu bir adım atmaktadır. Ancak bu laiklik anlayışı da gene Batılı “Aydınlanmacılığın” bir uzantısı olarak algılanmaktadır. Bu bakış açısından laiklik, Batıda Kiliseye karşı bir mücadele olarak tanımlanır. Aydınlanma da bu anlamda yüceltilmektedir. Aydemir Güler: “Aydınlanmasız bırakılmış laiklik emekçilere yetmez. Emekçilerin laikliği aydınlanma merkezli bir yeni yoruma tabi tutmaları gerekir” demektedir. Ancak aslına bakılırsa aydınlanma Batı burjuvazisinin bir sürecidir. Batıda burjuva aristokratın en yakın müttefiki olan Kiliseye karşı bu süreci başlatmıştır. Güler, bu süreci yüceltmektedir: “O burjuvazi, bilimle, hakla, aydınlıkla barışıktı...” Oysa aynı burjuvazi Şeriatçı gericiliğin en baştan beri yanındadır ve Türkiye’deki tüm çağdışı akımların destekçisidir. Onlara karşı laikliği emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadele olarak tanımlayarak uygulayan da Atatürk ve Türk Devrimi olmuştur. Her ne kadar TKP, Batı burjuvalarına verdiği değeri Atatürk’e veremese de…

Varılan nokta: Atatürk’e ve milli olan her şeye karşıtlık

Bu anlayış Atatürk dönemini İttihatçılığın devamı olarak ele alacaktır. “1908’de başlayan burjuva devrimi devam etti” diyerek iki hareketin arasındaki antiemperyalizm noktasındaki temel farkı bile görmek istemeyecektir. CHP de kapitalistti, Atatürk de, Terakkiperverler de, Serbest Fırka da diyecektir. Hatta, DP’nin de Atatürk döneminin bir devamı ve doğal sonucu olduğunu savunacaktır. Ne de olsa Atatürk de burjuvadır… Böylece Türkiye’nin son yüz yılı allak bullak edilecek ve emperyalizme ve kapitalizme mazlum milletlerin en ağır tokadını indirmiş olan Atatürk ve Türk devrimi anlaşılamayacaktır. Milli olan her şey Marksist şablona göre burjuva ve düşman olarak tanımlandığından cephe emperyalizme karşı değil milliliğe karşı kurulur.

1960’larda DİSK kurulurken bir bildiri yayınlar ve Türk-İş’i sağ kanadın eline geçmekle suçlar: “Emperyalizmin, devletimizin ve milletimizin hayatına yeniden kast etme çabalarının arttığı ve bir avuç aracının, kapkaççının ve sömürücünün bu çabalara katıldığını gören bizler, Büyük Atatürk’ün daha 1921’de ilan ettiği gibi ‘bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı’ savaşmaya ant içmiş sendikacılarız… Türk-İş milli bir kuruluş olmaktan çıkmış, Amerikan yardımlarıyla ayakta duran bir kuruluş olmuştur.”

TKP çevresinin Gelenek yayınlarının Sınıf Kitaplığı dizisinin ilk kitabı olan “Sendikaların Mahzun Tarihi”nde bakın bu bildiri nasıl değerlendirilmiş: “Bu ifadelerden sağ kanat karşıtı olmak ve ideolojik farklılık çıkmıyor. Kaldı ki Türk-İş’i milli olmamakla suçlamak, milli olmayı benimsemektir ki, bu benimsemenin sol olmakla hiçbir ilintisi olamaz.” Bu tavrın, THKO’nun ve Deniz Gezmiş’in milliciliğini bir zaaf olarak eleştiren Mustafa Yalçıner’in tavrından pek farkı yoktur.

Ama kim ne derse desin, tek gerçek Deniz’in de, Nâzım’ın da, Türk emekçi sınıflarının da milli olduğudur. Bu nedenle de tek gerçek gelenek Ulusal Sol gelenektir. Atatürk’ten TÜRKSOLU’na vatana, emeğe ve ulusa sahip çıkmanın geleneği…


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe