| Umut Yalım |
... Ve evlad-ı Fatihan: Merhaba Sağdıç, nasılsın? Tercihler önemlidir. Tercih birini yaşatırken, diğerini öldürebilir. Yaşamak bir zorunlulukken, ölüm bir tercihtir. Peki, Türk olmak ya da Türk olmamak bir tercih midir? Bu ikisi arasında bir tercih yapılabilir mi? Istanbul ile Londra arasında tercih yapabilir mi biri? Eğer Türk olmamayı tercih eden varsa, yapabilir. Beni tedirgin ediyor bunu düşünmek. Velhasıl, konuşmamız gerek... “Bu tür şeyler diyorsun ancak daha bir önceki sorunu bile yanıtlamadın.” Zamanı gelecek her yanıtın. Meraklanma, Sağdıç. Yalnızca daha sonra yanıtlamayı tercih ediyorum. Hasan da bir tercihin kıyısındaydı anımsarsan. Hatta neydi bu, hemen anlatmaya başlayalım. Neydi bu: Hasan, bir cuma gününün alnında, barındığı yerin sahibini bekliyor idi. Ancak, Cuma günü olduğundan, yerin sahibi İslim Dayı evinde dinleniyordu. Bunun üzre Hasan, kulübenin önüne tünedi. Ertesigününü beklemeye koyuldu. Bu beklemeye koyulurken, hava da koyulmaya başlamıştı. Koyulmaya başlarken de, Hasan koyuluyordu. Siyah bir rakı gibi. Efkarı kendi içresine damlıyordu. Tünüyordu. Tütüyordu bu efkar alnından Hasan'ın. Yüzbaşı'nın mürekkep yaşlarından daha kara idi bu efkar. Neden? Neden, hep bir karalıktan, hep bir efkardan sözediyorum? Özünde, ben de bilmiyorum, Sağdıç, bir tek Hasan bilebilir bunu ancak nacizane hissedebiliyorum. Şöyle ki, Hasan ailesiyle birlikte Istanbul'a, Üsküp'deki zulümden kurtulmak için gelmiştiler. Bir tercih idi bu. Ancak Hasan düşünmekteydi şimdi bu tercihin haklılığını. Daha mı iyi olmuştu Hasan'ın Istanbul'a gelişi? Belkiyse, Üsküp'de kalsalardı, yoldaki kıyıma uğramayacaklardı. Ailenin dirliği ve birliği bozulmayacaktı. Acaba öyle miydi cidden? Bu konuşmanın en başında ne demiştim: “Sancağının olmadığı yerde, Türk yaşayamazdı.” Yani, Üsküp'de kalsalardı, olabilecek miydi ailenin o dirlik ve birliği? Olamayacaktı. Hasan, kara ve kara, bütün bunları düşünüyordu. Istanbul... Ne güzeldi Üsküp'den. Ancak Istanbul, Istanbul'da güzel değildi. Buna da üzülüyordu Hasan. Vatan, Istanbul'un dışrasına çıkmıştı. Hasan, buna da üzülüyordu. Zaten kendisi dışrasında her şeylere üzülüyordu Hasan. Hasan, buna üzülüp üzeleceğini bilmiyordu. Buna da üzülüyordu Hasan. Üzülmeyi meslek edinmişti artık. Ağlamak istiyordu ancak yasaktı. Hava yine koyuluyordu. Maraş dondurması gibi uzuyordu karanlık. Uzuyor ve uzuyor ve dokunuyordu kirpiklerinin uçrasına Hasan'ın. Karanlıkla bu denli karşılaşınca, ki bir önceki gün de karanlığın ta alnında uyumuş idi, karanlıktan korkmayı unutacaktı Hasan. Ancak bir başka korku ortaya çıkacaktı o an: Korkmamak. Bu korkmamak hem başkası hem de kendisi için bir korku olacaktı. Bunu, sonraları daha iyi anlaşalıcaktı. Düşünmek, yürümekten ya da her hangi bir hareketten daha çok yoruyor insanı. Bu kesin. Düşünmek. Bir maraton. Karar vermek. 100 metre. Saniyeler fazlasiyle önemli. Karar vermek. Tercih yapmak. Pinpon topu gibi geldi gitti Hasan'ın kafasında. Düşünürken zaman dursa keşke. Ancak durmuyor. Koyulmaya devam etti hava. Artık uykunun şart olduğu zamanlar yaklaşıyor idi. Hasan'ın uykusu yoktu ancak bazı kurallara, koşullara uyması gerekti. Uyuması gerekti Hasan'ın. Zaten ilerde hiç uyuyamayacaktı. Fırsatı olmayacaktı buna. Uykusu olmasa bile, ilerki uykusuzluklar için, uyuması gerekti. Hem bir tek uyurken, kendisiyle olabiliyordu. Uyudu Hasan, uyudu. Gecenin karanlığından, el yordamiyle, kırıp dökmeden hiçbir şeyleri, kıvrılıp yine bir köşeye, uyudu Hasan. Uyudu. Uyurken kendisiyle başbaşa olabiliyordu ancak tehlikeliydi bu çokça. Hasan'ın düşünü göremem ancak yine tahmin edebiliyordum. Şöyle ki; Hasan, o akşam, geçmişinden birini konuk etti düşünde. Kimdi bu? Hamamı hatırlıyor musun, Sağdıç? hatırlasan da, hatırlamasan da farketmez; işte o hamamı gördü Hasan. Üsküp'den son çıkarken ki haliyle gördü hamamı. Ne tuhaf! Artık bedenen ilişkin kalmasa da toprağınlan, bir yeraltı suyu gibi beyninde hala sürüp gidiyor o. Sen, yaşamında bir figüransın özünde. Çevrendekilerin varlığı için varsın yalnızca. Oysa ki, herkesler kendini yaşamının öznesi sayıyor. Değil. Neydi o hamamın özelliği de? İnsanlar için yapılmamış mıydı o hamam? Hemen yanıtlama, Sağdıç. Bir düşün. İnsanlar için yapılmamış, hamam için insanlar yapılmıştı sankiyse. Hasan, o hamam için yaşıyordu, vardı; hamam, Hasan için var değil yani. Öyle olsaydı, düşlerine girmedeki ısrarı neden olsundu ki hamamın?.. Son hali ne idi? Terkedilmiş bir sevgili gibi. Aşk hızlı sürerse, ayrılık ağır sürermiş. Öyle olmamış mıydı zaten, Sağdıç? Hani, Hasan ile anası çarşıya çıkmışlardı da, Hasan ilkin donup kalmıştı hamamın önünde. İlk görüşte aşk gibi. Bir gün mü sürmüştü bu aşk? Bak şimdi, ben de tamamiyle anımsamıyorum. Öyle olmuştu sanırım. Bir gün sürerse aşk, ayrılması zor olur o kişiden. Hamam bir kişi mi? Biz yaptığımıza göre bir kişidir. Çünkü biz yaptığımızı kişilikli yaparız. Kişiliği olan her şeyler bir kişidir. O hamam da öyle. Zaten bundandır hâlâ girmeleri Hasan'ın düşlerine... O hamam, sessiz sessiz bağrıyor içresine. Terk edilmiş bir sevgili gibi. Hasan, sürek bir saygı içresinde hamama karşı. Hep bir uzaklık koyuyor kendi ve O'nunla arasına. İki ayrı şehirdeler sankiyse. Ancak değiller. Genelde, Hasan bir süre bakar hamama ve düş orada biterdi. Bu kez, gücünü topladı Hasan ve O'na doğru yürümeye başladı. O iki kenti arasına, şimdiyse, memleketler girmişti. Öyle güç aşıyordu aradaki uzaklığı Hasan. Oysa, 5 metre bile değildi mesafe. Yürüdü. Yürüdü. Ve yürüdü Hasan. Düşünde. Öyle bir inanç ve güç toplamış ki demek Hasan, ilkin, varabildi kapısına hamamın. Ve hamam... Osmanlı yıkıldı mı, Sağdıç? “Evet.” Sen öyle san. Ne demiştim? Bir yeraltı suyu gibi. Öyle büyülü bir şey. Osmanlı yıkılmadı. Osmanlı ne zaman yıkılır biliyor musun, Sağdıç? “Ne zaman?” İşte, o hamam yıkıldığı zaman yıkılır Osmanlı ancak. Hamam, bir Osmanlı gibi duruyordu hala. Orada, Üsküp'de. O hamam yıkılmadıkça, Üsküp hala bizimdi. İlginç bir duygu. Osmanlı, yani biz, topraklarımızı askerle değil de, sankiyse yapılarımızla korumuşuz. Hepsi birer insan gibi. Türk gibi. Hâlâ bekliyorlar bizi oralarda. Terk edilmiş bir sevgili gibi. Hasan da bekliyordu tam bu sırada hamamın önünde. Artık kapısına varmıştı. Kırklar kapısı denli. Uzattı elini kapının koluna. İtti... Açılmadı ancak. Neden? Bilmiyorum. Özünde bilmeyecek bir şey yok; kapı kitliydi. Kapı neden kitliydi? Bilmiyorum. Hasan da bilmiyordu. Kapıya iki üç omuz attı. Hasan çocuk daha. Küçük darbeler tabi. Ancak o da ne? Hasan, her kapıyı zorladığında, kapının önüne bir kapı daha beliriyordu. Yine kilitli olan. Yine zorlayınca, bir kapı daha. Zorlayınca, bir kapı daha. Zorlayınca bir kapı. Zorlayınca, bir... Ve o anda, kan ve ter içrelerinde ve revan bir biçimde uyandı Hasan; anahtarların esintiden çıkardığı o ince sesle. “Tövbe, tövbe!” dedi Hasan. Neydi bu? Ve nedendi bu? Anlam veremedi. Anahtarlar yine esintinden ince ince ötüyordular bu ara da. Sabah oluyordu. Yavaş ve yavaş. Elma denli kızarıyordı gök. Hasan'ın gözler kan ve çanağı. Uykusuzluktan mı? Hayır. Zaten böyle düşler görenler, uyuyor sayılmazlar. Uyku söz konusu olmadığı için, uykusuzluk da söz konusu olamaz bu tür kişiler için. Bu düşler, 2nci bir yaşam gibi sürüp gider. 2nci bir uyanıklık durumu. Bundandır zaten, Hasan uyumaya 10 yaşında son vermiş idi. Artık uyumayacaktı. Gözleri kapalı, 2nci bir yaşam sürecekti; ta ki, gözlerini 3üncü kez kapayana dek. Ne dediğimi anlamışındır herhal, Sağdıç! Neyse... Hasan, bu düşlerden uyanınca, dışarı çıktı. Etrafa bir iki bakındı. Kimsecikler yoktu. Bekleyiş uzun mu sürecekti? Beklemeye gerek var mıydı İslim Dayı'yı? Tercih yapması gerekti Hasan'ın. Hemen o an gidebilirdi ancak gidemiyordu. Mıh gibi saplanmıştı oraya. Bu ara da, anahtarlar hali hazırda ötmeyi sürdürüyordular. Hasan, göğe baktı. Geçen, o kavaklı yolda baktığında, O'nu görmüştü. Kimdi bilmiyordu. Allah mıydı? Nereden bilecekti! Belki evet, belkiyse hayır. Sonradan anlamayı umuyordu bunu. Şimdi baktığında ise, mavillikten başka bir şeyler yoktu. Birkaç bulutlar dışında. Bulutlar da gökten sayılırdı zaten. Ya yağmurlar? O ayrı bir başlık. Bekle ve bekle ve beklemek. Zaman içresinde emeklemek gibi. Dünyadaki en kangiren olay. En gereksiz. En acılı. En edilgen olay ya da işlem bir. Hasan, yaşamındaki en gerilimi yüksek beklemeyi yaşıyordu. Sinesini uyuşturan bir bekleyiş var idi. Beklediği kişi de, İslim Dayı adlı biriydi sonuç olarak. Bu sine uyuşturan duygulara ne gerek vardı? Vardı ya da yoktu, ancak olan buydu. Bu duygu ne zaman yaşanırdı bir de? Aşık olunca. Bu durumu bir daha yaşayacaktı yani Hasan. Ancak bunu da beklemesi gerekecekti. Bekle ve bekle ve beklemek. Yemek yerken yemek yemek gibi. Var mı bir anlamı? Öyle manidar bakışlar atma bana, Sağdıç! Varsa var, yoksa yok; zaten beklemek de böyle bir şey işte. Bir daha göğe baktı Hasan. Pak bir gök. Tane gibi kuşlar. Martı. Martı görünce bil ki, Istanbul'dasın. İzmir'de de vardır muhakkak, ya da Trabzon da, ya da kesin Mersin'de. Önemi yok. Her martı Istanbullu'dur. İzmir'deki de, Trabzon, Mersin'deki de; hatta Napoli, Marsilya ve benzeri şehirlerde de, Her martı Istanbullu'dur. Aynı Hasan gibi. Nereye giderse gitsin, artık Üsküp kalmadığı için, Istanbullu olacak idi Hasan. Hasan, bir martıydı artık. Martının o akıl almaz felsefesinde: Kim olduğunu unutmamak. Martı için kolay bir şey bu, insan içinse zor. Bu zoru başarmaya yeminliydi Hasan. Ne olursa olsun, Hasan'lığını unutmayacaktı Hasan. Çünkü unutanlar olacaktı bunu. İlerde görecekti bunu Hasan. Biraz daha büyümesi gerekecekti yalnızca. Çocuklar uyudukça büyürmüş. Hasan, uyumadığına göre, O'nu büyüten başka bir şeyler var idi. Birincisi, bu beklemek. İkincisi... Sonra derim bunu. “Yine mi?” “Evet. Yine, Sağdıç. Yine...” “Bu sonra demeler biraz fazlalaştı. Unutmayasın sakın.” “Unutursam da, unuturum. Ne yapayım?” “Nasıl ‘ne yapayım?' Ne demek bu ya?” “Yani ben unutsam, Hasan anımsatır kesin. Bu demek.” “Hasan da konuşabiliyor yani?” “Ne demek ‘konuşabiliyor yani?' Elbette, konuşabiliyor. İnsan değil mi, Hasan?” “İnsan da... Konuşmamızdaki bir insan. Gerçek değil ki!” “Senden, benden daha gerçektir. Meraklanma.” “Aman, aman iyi.” Neyse... Beklemeye iyice dalmıştı Hasan. Birkaç kulaç dalmıştı. Dümdüz önüne bakıyordu. Anahtarlar ötmeye devam ediyordular. Devam ediyordular. Devam ediyordular ve birden sustular... Hasan, bu susmaya irkildi ve hemen döndü arkasını. Ne görsündü? Bir adam, kulubenin içresinde bağdaş kurmuş anahtarlarını okşuyordu. Kimdi bu? Kim olacak, herhal, İslim Dayı idi. Ancak ne zaman, nasıl girmişti ki oraya? Hem de böyle sessizce. Hasan, İslim Dayı'ya bakıyor idi. İslim Dayı ise anahtarlara. Hasan, birden girdi içreye: “Hayırlı sabahlar.” “Hayırlısı sabahlar evlat. Nasılsın? Rahat mıydı içersi?” Hasan bu soruya şaşırdı. Nasıl bilsindi ki, Hasan'ın 2 gece burada yattığını. Hasan, içreye birden girmiş bir yabancı olması gerekti; İslim Dayı'nın gözünde. “Ama... Siz... Siz, nasıl bildiniz benim burada kaldığımı?” “Bura gibi kokuyorsun da ondan.” “Bura gibi mi?” “Her yerin bir konusu vardır, tadı vardır. Duymasını bilene. İnsan, her şeyi duyar. Bazı şeyleri de bilir. Hem de, o insanın o şeyi bilmesine imkan yok iken. Mesela, benim adım ne?” “İslim Dayı.” “Bak gördün mü?” “Neyi?” “İsmimi biliyorsun. Hem de daha tanışmadan. ‘Nereden biliyorsun?' demeyeceğim. İnsan, bazı şeyleri bazı şeylerden bilir. Sen nasıl ismimi biliyorsan, ben de senin burada 2 gece kaldığını biliyorum.” “2 gece olduğunu nereden anladınız?” “2 gecelik bir koku var üzrende. Oradan anladım.” Konuşmaya pek anlam verememişti Hasan. Ancak hoşuna gitmişti. İslim Dayı'da, O'nu çeken bir şeyler vardı. Belkiyse, bu yüzden beklemişti zaten burada. Hasan, konuşma sürerken, İslim Dayı'nın yanına çöktü. Doğal gelişiyordu bu tür hareketler. Çok yakın hissetmişti kendine İslim Dayı'yı: “İslim Dayı, ne iş yapıyorsun sen?” “Kendini bilme işini.” “O ne demek ki?” “İnsan kendini bilmeli. Yapabileceğini, yapamayacağını bilmeli. Bu, en büyük fazilet ve kuvvettir. Ben de, yapabildiğim işi yapıyorum; yani, kendimi biliyorum. Yani, kendimi bilme işini.” “Pek anlamadım, İslim Dayı” “Anlayacaksın. Eğer istersen.” “İsterim.” “O zaman tut şu demiri ve başla anlamaya.” “Tamam.” Şimdilik böyle, Sağdıç. sonra devam ederiz sohbetimize. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. iyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı... |
|