| Yekta Güngör Özden |
Her şey herkesin gözü önünde geçiyor, kimseden tepki gelmiyor. Demokratik yaşamın en doğal, en temel yansıması olan “hak arama özgürlüğü” ile “direnme hakkı” olumsuzluklara karşı uygar bir yöntem olarak kimsenin düşüncesini yeşertmiyor. 1 Mayıs olaylarına halkın yaklaşımına bakınca giderek alışma-kanıksama dönemine girdiğimiz kanısını ediniyorum. Toplumsal gelecek için en tehlikeli durum budur. Kötülükler, bozukluklar, çarpıklıklar, ulusal yapıyı kökten etkileyici amaçlı açılımlar, zamanında ilgilenilip karşı çıkılmazsa, elkonulup önlenmezse, sorumlulardan hesap sorulmazsa, hukuk yadsınır, yargı dışlanırsa siyasal diktanın tüm ağırlığı ulusun omuzlarına çöker. Hukukdışı yollara sapmadan, iktidarın saplantılarını, işbirlikçilerin sapkınlıklarını gidermenin yolu kendimize güvenden, yabancıların önerileriyle oyalanmamaktan geçer. Kimi zaman kendimi sorgulayıp yargılayarak özeleştiriye bağlı tutarken çalışma ve çabalarımın boşa gittiği kuşkusuyla konuşup yazmaktan vazgeçmeyi düşünüyorum. Bunca yıldır, hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir bağlantı ve ilişki ağırlığı olmadan özveriyle verdiğim dersler, yaptığım konuşmalar, katıldığım toplantılar, yazılarım ve Atatürkçü gençlere bağışladığım kitaplarım için yararlı olamadığım inancı yerleşmeye başladı. Girişimlerimden, katkılarımdan etkilenip iyi bir durumla karşılaşmamanın üzüntüsünü yaşıyorum. Konuşmaları alkışlamak, birlikte anı fotoğrafı çektirmek, kitap ve yazılara imza almak, kimi okşayıcı sözlerle gönül almak ulusal bağlamda özlenenleri karşılamıyor. Kaç kere tümüyle köşeme çekilmeyi düşündüm, içim elvermedi. Bu bir yılgınlık değil. Belki topluma, çevreme, kendime, daha önce de ilgili sorumlu ve yetkililere tepki. Medyaya tepki, üniversitelere, demokratik kitle örgütlerine, para babalarıyla analarına tepki. Yine de düşünüyorum. Gidiş Yok'tan var eden Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı zaferle taçlandırarak örnek başarıları belirgin lâik Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkı, uluslaşarak sonsuza değin bağımsız yaşama istencini somutlaştırdı. Dünya ekonomik buhranını, İkinci Dünya Savaşı'nın ateşini atlattık. Çok partili sistemle demokrasiye geçtik. 27 Mayıs 1960 Devrimi'yle çoğunluk diktasına karşı çıktık, başta Anayasa ile nice önemli kurumları kazandık. Ya şimdi? Toplumsal çöküntüyü, ulusal çözülmeyi kimse yadsıyamaz. Bağımsızlık savaşını kendilerine karşı verdiğimiz ülkelerin buyruğunda, üstelik alay ve aşağılamalarına, oyunlarına ve saldırılarına katlanarak, her şeyimizi onlara bıraktık. Dışişlerimizi ABD, içişlerimizi AB, ekonomimizi IMF düzenlemekte, biz de “ulusal egemenliğimizi kullandığımızı” sanarak kendimizi aldatmaktayız. Öyleki, yargıya sataşma ve saldırılar buyruk vermeye dönüşmüştür. AB üyeliğiyle bizi oyalayanlar hakaretlerini sıralamaktadır. Satılmadık bir şey kalmamıştır. Sakıncalı ve şaibeli ekonomik ilişkilerle, kuşkulu varlıklarla, her yeri ele geçirmeye çalışan siyasal iktidarın her alanda baskıları artmıştır. Medyanın büyük kesimini teslim almış, onuruyla ayakta duranlar da her gün değişik olaylarla güçlükler yaşamaktadır. Olumsuzluklar, kötülükler, yolsuzluklar, hukukdışılıklar siyasal söylemlerle, renkli anlatımlarla, rakam oyunları ve göstermelik-sözde örneklerle geçiştirilmekte, yurttaşların çektiği sıkıntıları, üstesinden gelmesi olanaksız yaşam sorunlarını kimse görmemektedir. Doğal kaynaklarımızla ulusal varlıklarımız, tarihsel değerlerimiz, rejimimiz, üniversitelerimiz, geleceğimiz tehlikeyle karşı karşıyadır. Tehlikenin farkında olunup-olunmadığı, farkında olduğunu söyleyenlerin ne yaptığı tartışmalıdır. Aydınların karanlığı, karanlıktan yararlanan gericilerin gücüdür. Ahlâkdışı olaylar, dört eşi, imam nikâhını savunma, gericilik gösterilerinin “tesettür defilesi” adıyla hanımları etkilemesi, okullarda temsiller, kadın erkek ayrılıkları, denetimsizlik, sorumsuzluk, ilgisizlik almış başını gidiyor. Abdest alıp namaz kılmayı Müslümanlık için yeterli sayıp insanlığı, ahlâkı, adaleti unutanların savunmaları tam bir safsata. Kadın eli tutunca kendinden geçip dinden-imandan olduğunu söyleyenlerin aşağılık düşkünlükleri eğitimdeki tehlikeyle birleşince inanç sömürüsünün amacı iyice ortaya çıkıyor. Kıbrıs, Irak, Ege kimsenin umurunda değil. Güneydoğu kışkırtıcıları, isyancılar, yasama organında babalanıp oturan terör destekçileri, şehitler kimseyi düşündürmüyor gibi. İçimizdeki karanlık büyüyor. Myanmar yıkımı acıyla donduruyor. Bu böyle gitmez ama nasıl olur, ne olur? Siyasal partilerin yapıları ortada. Düzmece toplantılar, atanmış delegeler, öğretilmiş ve uyarılmış yönetimlerle bağlanan genel kurullar, liderlerin saltanatı. Halka inmeyi, gülmeyi beceremeyen kendini beğenmiş üstyönetim. Daha neler neler. Medya ya iktidar bağımlısı ya çıkar düşkünü. Birkaç yayın organı, bir-iki kanal, üç-beş yürekli ve onurlu gazeteci dışında çoğunluk “araziye uyma” becerisiyle güçlü. Yalanlar, yakıştırmalar sürüyor. Uyuşması, anlaşması olanaksız, ilke ayrılığı belirgin kişileri birbirine yakın gösterme, görevi kötüye kullanmakla suçlayıp başkalarına yaranma çabasıyla yalpalayan, sözünü tutmayanların çirkinlikleri basın ahlâk ve yayın ilkeleri konusundaki kuşkuları doğruluyor. Özür dileme erdeminden yoksunluk çok kötü. AB Üçlü Zirvesi'nin iktidar yanlılığı açık. İnandırıcı değil. Irak'ın kuzeyine yapılan hava harekâtlarıyla her şeyin bittiğini, terör örgütünün çöktüğünü söylemek çok erken. Destekçisi batı elini çekmedikçe “Şehitler ölmez, vatan bölünmez, vatan sağolsun!” sözleri yürek yangınlarını dindirmeyecek. AKP “Cevap” diyerek küçümsemeye çalıştığı hukuksal karşılığın anayasal ve yasal adı “Savunma”dır. İddianameyi siyasallıkla suçlamak hiçbir şeyi değiştirmez. Anayasa'nın 149. maddesiyle Anayasa Mahkemesi Kuruluş ve Yargılama Usulleri Yasası'nın 33. maddesinin vurgulandığı savunma, siyasal durumu hukuksal kararla çözme göreviyle yükümlü Anayasa Mahkemesi için de bir sınav belgesidir. Atatürk rozetiyle görev yerlerine giremeyen, işini izlemek için rozeti çıkarmak zorunda kalan kimilerinin yakınmalarını dinlemiştim. Bağnaz-yobaz zorlamaları yine başladı. Kitaplar Şair-yazar Ferruh Sidar'ın “Eylûller Ürüne Durdu” adlı şiir kitabının genişletilmiş ikinci baskısı çıktı. Dinlendirici. Ruhunuzu ısıtıp ışıtıyor. Araştırmacı yazar Murat Acıpayamlı'nın “Ben Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal” adlı yeni yapıtı tarihsel gerçekleri ayrıntılı biçimde öğrenme olanağını veriyor. Acıpayamlı'nın bu altıncı kitabı. Önceki “Kuva-yı Milliyeci Hatice” ile ondan önceki “Adil Düzen Diye Diye” adlı kitaplarını okuyucularımız anımsayacaklardır. Yalanların ve amaçlı yayınların egemen olmaya çalıştığı bir ortamda Acıpayamlı'nın çabaları kutlamaya değer.
|