12.05.2008/Sayı:186
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Hadi UluenginHadi, Fethullahçı mı oluyor?

Son dönemde bizim Brüksel Lahanasına bir şeyler oldu. En son Perinçek'i savunmaya çalıştığı yazısından sonra pek sesi soluğu çıkmayan Hadi, bu hafta yine gülcemalini gösterdi. Ama bu gösterişten ben şahsım adına endişelendim.

Nedenine gelince, Hadi geçen hafta iki gün üst üste Fethullah'ın okullarını yazdı. Söz konusu okulların, tam da Fethullahçı ağzıyla, aslında Türklüğü, Cumhuriyetçiliği de dünyanın dört bir tarafına yaydığını vs. anlatıyor. Yani anlayacağınız tipik Fethullah propogandası.

Buraya nereden geldik? Dikkatinizi çekmiştir son zamanlarda iç ve dış basında Fethullah haberleri aldı yürüdü. Hatta en son Fethullah'ın Dünyanın 100 entelektüeli arasına girdiğine ilişkin haberler bile yapıldı. Gerçekten bu sıralamada Fethullah'a yer vermişler midir bilemiyorum, şayet vermişlerse seçici kurulun zekasından endişe etmek gerekir. Ancak son olarak Hadi'nin Fethullah'ın avukatlığına soyunması gerçekten garipsenecek bir durum. Nedenine gelince, bilirsiniz Hadi din-iman mevzularına pek girmez. Ara sıra laiklik mevzularında çiziktirse de o da Türkiye'deki laiklere karşı yazılan yazılardır. Ama geçen haftaki yazılarında Fethullah okullarını “Türklük” ve “Cumhuriyetçilik” kavramlarıyla savunmaya çalışması, hatta onu da geçtik Said-i Kürdi'yi bile “laik” diye nitelendirmesi, bize “ne oluyoruz?” dedirtti.

Hadi'nin mevzuya dalmasına sebep, New York Times'in Fethullah okullarını manşet yapmasıymış.

Hadi'ye göre bu manşeti gören ulusalcılar anında kıllanıp “işte gördünüz mü, ABD ‘ılımlı İslam' projesi tezgahlıyor” diye tempo tutacakmış. “En iyisi onlar atağa geçmeden ben önce davranıp ağızlarını açamadan lafı ağızlarına tıkayayım” diye düşünmüş olmalı ki üşenmemiş iki gün üst üste Fethullah okullarını göklere çıkaran yazılar döşenmiş.

Kendi hayatından örneklerle başlıyor Hadi.

Sen Jozef Lisesi çıkışlı, pardon tasdiknameli demeliydim, olan Hadi, Fransız lisesinde geçen altı yılının kendisini Hıristiyan ve Fransız yapmadığını anlatmış. Dediklerinin doğru olduğu varsayılırsa Hadi'nin Türk düşmanlığını Perinçek'in yanında kapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Aydınlık tarikatında esaslı bir eğitim alan Hadi, “döndükten” sonra Türk düşmanı kampa entegre olmak için fazla zorluk çekmemiştir.

Tıpkı bunun gibi Fethullah okullarında da dinsel bir görünüm olmasına rağmen oradaki öğrencilere “Türklük” bilinci aşılanıyormuş.

Bu nedenle “ulusalcı zevat”ın endişeleri yersizmiş.

Hadi efendi böyle buyuruyor buyurmasına ama Fethullah okullarının kuruluş amacının hiç de Hadi'nin dediği gibi olmadığını düşünüyoruz.

Kurulan okulların yayıldığı coğrafya incelenecek olursa, Amerikan müdahalesinin olduğu veya olması düşünülen bölgeler olduğu görülür ki, bugün Fethullah'ın ABD'de bulunduğu da göz önüne alınırsa bu çabaların pek de masum olmadığı ortaya çıkar. En son Kuzey Irak'ta açılan okullarda da Türklüğe bağlı Türkmenlerden ziyade kurulan sözde Kürdistan'a bağlı eğitimli ABD işbirlikçileri yetişecek. Kaldı ki geçtiğimiz aylarda Putin'in aldığı Fethullahçı etkinliğin sınırlandırılması kararının da gerekçesi tamamen budur.

“...dünkü yazımda ‘Hıristiyan Biraderler' tarikatının Sen Jozef Lisesi misálinde anlattığım gibi, aynı “ortalama çocuk” oradan, dine saygılı ama sapına kadar laik; üstelik bilhassa da, Türk kültürünün hamuruyla yoğrulduğu için “Türkofil” mi çıkar?” diye sormuş Hadi.

Fethullah okullarından mezun olanların ne çıkacağını bilemem ama sen Fransız lisesini bitiremediğin halde “mandacıfil” çıkmışsın. Bir de bitirsen ne olurdu onu merak ediyorum.

Her neyse. Dediğim gibi Hadi'nin bu haftaki yazdıkları beni epey endişelendirdi. Kendisine tavsiyem yolu ABD'ye düşerse kendisini bir hocaefendisine üflettirmesi.


Hüseyin ÜzmezÜzmez vakasında ikinci perde

Vakit yazarı Hüseyin Üzmez'in 14 yaşındaki bir kızı taciz etmesinin tartışmaları sürüyor. Vakit gazetesinde olayın yankıları devam ediyor. Sonunda bir Vakit yazarı çekingenliğini üzerinden atarak Üzmez'i doğrudan savunma cesaretini gösterdi.

Vakit gazetesinde yazarlık yapan Abdullah Büyük adlı zat-ı muhterem, 2 Mayıs günü yazdığı yazı ile Üzmez'i savunmaya çalışmış. “Hüseyin Üzmez ağabeyimize dair..” başlıklı yazısında ayet ve hadislerle Üzmez'i neden desteklemek gerektiğinin teorisini yapmaya çalışıyor. Bu Abdullah Büyük denen zat, Konya'da etrafı olan bir “Hoca”dır. Vakit gazetesinde verdiği fetvada diyor ki;

“İslama göre bir insanın değeri imanına bağlıdır. Eğer kulaklarınıza gelen haberler doğru olsa bile, Hüseyin Üzmez ağabeyimiz, Müslüman bir insandır. Mü'min bir insandır. Buna milyonlarca insan şahittir.”

Bunun hemen sonrasında ise bir ayetle tezini destekliyor:

“Müşrik bir kişiden, inanmış bir köle daha iyidir.” (Bakara, 221). Böylelikle kılıfı hazırlayan “büyük” hoca, sonrasında da Üzmez'e el uzatıyor:

“Bu Müslüman bir de Allah'ın dinini yaşamak ve yaşatmak için mücadele ederken, ayağı sürçer, hata yapar ve günaha bulaşırsa, daha fazla destek, daha fazla ilgi ve daha fazla iletişim içine gireriz.”

Büyük hocanın nasıl daha fazla iletişim içinde olacağını merak ettim doğrusu. Ne yapacak yani, günahkarla dayanışma adına küçük çocukları birlikte mi taciz edecekler?

Bu adamların kafası nasıl çalışıyor anlamak mümkün değil. Bu yaştan sonra azanı teneşir paklarmış diye bir söz vardır. Bu adamları teneşir de paklamaz, Allah da ıslah edemez. Adamların uçkurlarından başka düşündükleri şey yok. İşlerine gelince kitabı da peygamberi de kendilerine uydurup sıyrılmaya bakıyorlar.

Neymiş efendim, olayın anlaşılması için dört şahit gerekirmiş, şahitlerin olayı, Hüseyin Üzmez'in tabiriyle, “kılıfı kılıfına” görmesi gerekirmiş bir yığın olmayacak şart koşuluyor ve sonunda da “adam imanlıysa onun ifadesi yeterlidir”e getiriliyor.

Bir de Tekbir Giyim'in sahibi Mustafa Karaduman'ın durumu var. Müslümanları giydirdiğini iddia eden bu adam Müslümanları giydiriyor mu yoksa Müslümanlara giydiriyor mu belli değil. Adam diyor ki “çok eşlilik zinayı önler.” Yani üç tane karın olunca geneleve gitmezsin. Adamların gözünde evlilik=cinsellik, başka bir şey değil.

Bir de utanmadan diyor ki; “3 karım var kime ne? Bunlardan bir tanesi resmi nikahlı karım. Diğer ikisi de karım ama nikahları yok.” Yani 3 kadından ikisinin nikahı yok. Zaten resmi nikahlı olmalarına imkân yok ama bunların dini nikahı da yok. Adam “benim inancımda dini nikah yok” diyor. Ben evime alırım karım olur. Bu kadarına da pes denir.

Ha bir de “dördüncü hakkımı saklı tutuyorum” diyor. Dördüncüyü de alacak ama zamanının gelmesini bekliyor. Herhalde diğer üçü biraz daha yaşlanınca onların yerine daha gencini alacak.

Biraz uçuk gelebilir ama adamların kafası gerçekten böyle çalışıyor. Kendi yaşları ilerledikçe “evlendikleri” kadınların yaşları düşüyor. Bu da zihniyetin sapıklığını gözler önüne seriyor. 30'undayken 15 yaşında kıza evleniyor ki kendi 40'ına geldiğinde karısı 25'inde olsun. Kendi ellisine geldiğinde 20 yaşında kızla evleniyor. Kimi de Hüseyin Üzmez gibi 70'inde 22'lik buluyor. Ama sapıklığın sınırı yok. Kızın ailesini ikna etmek için peygamberi örnek gösteren sapık zihniyet, 14'lük çocuğu da “sana şöyle şöyle yaparlar” diye taciz ediyor.

Bu adamları savunan din bezirganları da “Bunlar imanlı Müslümanlardır. Onlara sahip çıkmak gerekir. Çünkü onlar hayatlarını İslama vakfetmişlerdir” diye yüzleri kızarmadan savunurlar. Adamlar her Allah'ın günü solculara “Allahsız, kitapsız” diye küfrederler ama kitabı da peygamberi de kendi ahlaksızlıklarına kalkan yaparlar.

Sıradan Müslüman Türk vatandaşının bu tür taraklarda bezi yoktur ama nerede bir tarikat şeyhi varsa orada ahlaksızlık had safhadadır.

Türkiye yakın zamanda “Sana büyü yapmışlar” diye genç kızları kandırıp tecavüz eden Müslüm Gündüz'leri de gördü, cinsel organını müritlerine öptüren sözde şeyhleri de. Hepsi de aynı tornadan çıkmış gibi sınırsız pişkinlikte insanlardı. Bugünküler de aynı pişkinlikle kendi sapıklarına utanmazca kol kanat geriyorlar.


Ahmet HakanZorunlu bir değinme

Gazetemize ve dergimize söyleyecek söz bulamayanlar söylenemeyecek sözlerle bir şeyler yaptıklarını sanıyorlar. Yazılarıyla bize destek veren Yekta Güngör Özden’in, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı sırasında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a bir milletvekiliyle haber göndererek “Müsterih olsun, partilerini kapatmayacağız” dediğini yazdılar. Böyle bir sava kargalar bile güler. Yekta Güngör Özden’le Erbakan’ın dünya görüşleri biliniyor. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na kadar gelen, üstelik ikinci kez Başkan seçilen bir yüksek yargıcın neler konuşup konuşmayacağını bilmeyeceği düşünülemez. Sonra, iki başkan protokol gereği sık sık bir araya geliyor, yan yana oturuyor ya da karşılaşıyor. Aracıya ne gerek vardı, Yekta Bey istese doğrudan söylerdi. Onun, görevine ilişkin olanı bir yana, özelde böyle bir yanlışlık yaptığını kimse ileri sürememiştir. Bugüne kadar Erbakan da böyle bir savda bulunmamıştır. Dâvanın sonucu da ortadadır. Bir oyu olan Başkanın sonuca ilişkin açıklama yapması akıldışı bir tutumdur. Olsa olsa Genel Başkanına yaranmak isteyen bir partili bunu uydurmuştur. Ama acı olan bunu gerçekmiş gibi yazmak, adı geçen Sayın Özden’e sormamaktadır. Görüşüp tanışmak, hatır sormak, öğrenmek, bilgi edinmek, yardım istemek amacıyla gelip gereksiz söz ve istemde bulunmaya kalkışanları Yekta Bey’in nasıl uzaklaştırdığı bilinir. Ayrıca Erbakan’a takılmaları, kapatma dâvası sürecinin sondan bir önceki evresi olan sözlü açıklamada Erbakan’ın “Sayın Başkan, ben bir bilim adamıyım, hiç akla ve bilime uygun olan lâikliğe karşı çıkar mıyız? Biz lâikliğin bayraktarı, hattâ teminatıyız” demesi üzerine oturuma Başkanlık eden Özden’in kendini tutamayıp “Arkadaşlar, galiba emekli olunca ben Refah Partisi’ne gireceğim” dediğini biliyoruz. 15 Kasım 1992’de Atatürk Havalimanı Şeref Salonu’nda Bn. Berna Yılmaz’ın yanında elini sıkmaya gelen Erbakan’a “Hoca elimi sık da canımı sıkma” dediğini de Cumhuriyet’te Deniz Som’un köşesinde okumuştuk. Torunların tatlı olduğunu doğru olup olmadığını soran Erbakan’a Yekta Bey’in uçak otobüsünde “Öyle hoca öyle. Tıpkı sizin karşı olduğunuz faiz gibi, torunlar da yaşamın faizi” sözü belleklerdedir. Daha çok şey söylenebilir. Aşağılık duygularından kurtulamayan kimileri Atatürkçülüğüne katlanamadıkları Sayın Özden’i karalamaya çalışıyor. Çevrelerine, iktidara baksalar ya. Yargıyı ve yargıçları kandırmakla kime yaranacaklar? Günah mı çıkarıyorlar?


Akılsız başlar kıyamet kopard

Akılsız başlar kıyamet kopard

Akılsız başlar kıyamet kopard

Akılsız başlar kıyamet kopardı

Geçtiğimiz haftanın en tartışılan konularından biri şüphesiz ki 1 Mayıs kutlamaları sırasında yaşanan olaylardı. Bu yıl da 1 Mayıs'a damgasını vuran esas itibariyle İstanbul'da yaşanan olaylardı. Haftalar öncesinden başta sendikalar olmak üzere çeşitli örgütler, 1 Mayıs'ı bu yıl Taksim'de kutlayacaklarını ilan etmişlerdi. Ancak bu konuda hükümet temsilcileriyle bir anlaşmazlık baş gösterdi. Karşılıklı inatlaşmalar neticesinde ise geçtiğimiz hafta ortaya çıkan görüntüler yaşandı. Bu tartışmaların Meclis'te de yansımaları oldu. Hatta Bakanlar Kurulu, 1 Mayıs'ı “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlama kararı aldı. Ancak 1 Mayıs'ın tatil olması kararı çıkmadı. Gerekçesi ise bir günlük kaybın 2 katrilyon lira olmasıymış. Dini bayramları haftasonu ile birleştirip neredeyse 1 hafta bayram ilan eden iktidarın konuya yaklaşımı tek kelimeyle güldürdü.

Hükümetle sendikalar arasında başlayan zıtlaşmanın karşılıklı restleşmeye dönüşmesi sonucu son sözü hükümetten de tam destek alan polis söyledi ve İstanbul halkı işine, evine gidebilmek için binbir güçlük çekerken, işçiler de AKP'nin faşist yüzüyle bir kez daha karşılaşmış oldular. Yine bildik görüntüler vardı ekranlarda. Tazyikli su sıkan panzerler, coplanan insanlar, biber gazından toza dumana boğulmuş sokaklar ve gazın etkisiyle fenalaşan sıradan vatandaşlar. Ancak bu yılı diğerlerinden ayıran bir fark vardı. O da polisin aldığı sert tavrı kimsenin reddetmediği idi. Tabii bir kişi hariç. Bütün dünya Türkiye'yi yaşananlardan dolayı eleştirirken bir tek Tayyip devletin görevini yaptığını iddia etti.

Tayyip efendinin devlet görevi tanımlaması bizim algıladığımızın dışında. Tayyip'e göre devletin görevi, biber gazından perişan hale gelmiş vatandaşın polis copuyla, yetmiyorsa “sopa”larıyla iyice bir benzetilmesi. Devlet görevinin yerine getirilmesinin sonucunda 1 Mayıs kutlama çabalarının bu yılki bilançosu, 8'i polis 38 yaralı ve 530 kişinin gözaltına alınması oldu. Maddi ve manevi zarar ise daha büyük boyutlarda. Polisin sert tavrından yalnızca göstericiler değil, hastaneye tedavi olmak için gelen vatandaşlar da nasibini aldı. Şişli Etfal Hastanesi'nin kantinine atılan gaz bombalarından çoğu çocuk ve kadın çok sayıda vatandaşımız da etkilendi.

En son Sosyal Güvenlik Yasası tartışmalarında karşı karşıya gelen AKP ile sendikalar arasındaki mücadele sonucu Meclis'ten geçen yasa, pek de çalışanın lehine görünmüyor. Bu anlamda sendikalar açısından bir yenilgi olduğu da söylenebilir. Bu açıdan 1 Mayıs kutlamalarını Taksim Meydanı'nda yapmak sendikalar için bir prestij meselesiydi. Geçtiğimiz yıl da yer yer olaylar çıkmasına rağmen meydana çıkan sendika yöneticileri, 1977'de ölenlerin anısına çelenk koymayı başarmışlardı. Ancak bu yıl sendikalar açısından her şey çok farklı oldu.

“Çıkarız”, “çıkamazsınız” zıtlaşmalarının ardından Tayyip'in ettiği “Ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar” sözüyle birlikte hükümet ile sendikalar arasında karşılıklı restleşmeler yaşandı. Gerek Tayyip, gerek onun Çalışma Bakanı, gerekse İstanbul'un Vali ve Emniyet Müdürü yaptıkları açıklamalarda Taksim Meydanı'nda herhangi bir gösteriye kesinlikle izin vermeyeceklerini belirttiler. Buna karşılık sendika temsilcileri de 500 bin emekçi ile Taksim'e çıkacaklarını beyan etmişti.

Oysa ki, ne sene 1977 idi, ne de Türkiye'de AKP'nin halk düşmanı, emek düşmanı, faşist idaresini protesto edecek bir işçi sınıfı vardı. Ve aynen marşta söylendiği gibi 1 Mayıs gününün DİSK Merkezi'ne getirdiği “baskı, zulüm ve kan” oldu. Daha sabahın altısında AKP'nin şefkati ile karşılaşan işçiler, öğlene kadar bile dayanamadılar. Saat 11 sularında açıklama yapan Süleyman Çelebi, “can güvenliği ve provokasyona gelmeme” gerekçeleriyle Taksim'e çıkmaktan vazgeçtiklerini açıklıyordu. Çelebi her ne kadar kuyruğu dik tutmaya çalışsa da işçi sınıfı ne yazık ki DİSK Merkezi'nden dışarı çıkamadı.

Ve o andan itibaren de meydan yasadışı örgütlere ve PKK'ya kaldı. Valiliğin ve Emniyet'in provokasyon beklentilerinde az da olsa bir haklılık payı vardı. Çünkü PKK uzantısı örgütler de bu yılki kutlamalar için Taksim'e çıkacaklarını bildirmişlerdi.

Sendikaların çekilmesinin ardından sahneye çıkan PKK yandaşı örgütler ise yıllardır görmeye alıştığımız görüntüleri sergilediler. Ara sokaklardan çıkan ve zaman zaman Apo ve PKK lehine slogan atan küçük gruplar, gün boyu polisle çatıştılar. Bu örgütlerin piyasaya çıkmasını değerlendiren polis de bütün yeteneklerini sergiledi.

Netice itibariyle bu yılki 1 Mayıs kutlamalarında çıkan olaylar işçi sınıfından ziyade AKP'ye yaradı. Milli hassasiyetlerin yüksek olduğu eylemlere bile kısıtlama getiren, vatandaşın şehit cenazelerine bile katılmasını engellemeye çalışan AKP zihniyetinin 1 Mayıs için Taksim Meydanı'nı açmasını da kimse beklemiyordu herhalde. Ama bu işten en zararlı çıkanlar da sendikalar oldu. Bugüne kadar kendileri ile ilgili konularda bile doğru dürüst bir direniş ve eylem koyamayan sendikaları bu saatten sonra pek ciddiye alan çıkmaz. Günlerce tartışmalarına rağmen bir çıkar yol bulamayan akılsız başlar, hem İstanbul halkına hem de işçilere kıyamet provası yaptırdılar.

1 Mayıs olaylarının ardından Süleyman Çelebi'nin yaptığı açıklamalar ise işçi sınıfının sözde temsilcilerinin içine düştüğü acizliği gözler önüne serdi.

Şayet Çelebi Taksim'e çıkabilseymiş “AKP kapatılmasın” diyecekmiş.

Üstüne üstlük bir de yenilen pehlivan hesabı “2009'da Taksim'de görüşürüz” demiş.

AKP'nin attığı sopa hemen etkisini göstermiş olmalı ki hemen “AKP kapatılmasın”a gelen Çelebi anlaşılan seneye tamamen AKP saflarına katılacak.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe