| Umut Yalım |
Ve evlad-ı Fatihan: Havan Hasan(5) Merhaba Sağdıç, nasılsın? Geçen konuşmamızda sana bir soru sorduydum: “Türk’leri, yani ‘o kana kan, kurşuna kurşun’ kuşağını değişik kılan nedir?” diye. Yanıtını epey bekledim, veremedin ancak. Velhasıl, konuşmamız gerek... “Veremedim, doğru. Peki, ne zaman vereceksin?” “Zamanı gelince, Sağdıç. Zaman gelince...” “Bekleyeceğim.” Oldu. Biz devam edelim Hasan’a o zaman. Neydi durum? Evet... Yüzbaşı da kimsesiz idi artık. Biliyorduk ki, Hasan zaten kimsesiz idi. İki kimsesiz ne yapacaklardı? Aklımdan benim, Yüzbaşı’nın Hasan’ı yanına alacağı geçiyordu ancak bu olmayacaktı. Yüzbaşı yıkıktı. Hala hanımın ölümü, O’nu sakat bırakmıştı. Hem de en fena sakatlık: Yüreği artık yürüyemeyecekti. Zaten bu durumuyla da Hasan’a bakamazdı. Hasan’ın kendi çaresine bakması daha yeğ idi. Hala hanımın üzresinden 2 gün geçmişti. Yüzbaşı ve Hasan kıyıya oturmuşlar, Istanbul’a bakıyorlardı. Yüzbaşı Istanbul’a mı bakıyordu özünde, orası su götürürdü. Ancak Hasan’ın nereye baktığı belli idi: Yüzbaşı’ya. İnsanın ne düşündüğü belli olmaz; ancak Yüzbaşı’nınkiler belliydi. Belirgindi. Sankiyse, kafasından düşünce balonları havalanıyordu. Kapkara balonlar. Ancak yazılar ak olduğundan, Hasan ne yazdığını okuyabiliyordu. Bazıları şunlar idi: “Ah İşkodra!” “Niye Allah’ım, niye?” “Ben...” “Yine de güzelsin Istanbul.” “Artık vazifemin başına dönmeliyim.” “Şu Hasancığı ne yapacağım?” “Halacığım...” “Benle kalamaz ki bu çocuk! Ne yapsam?” “Ne olacak memleketin hali?” “Ah be Hasancık, ah be!” Diye havaya doğru kapkara gidiyordu balonlar. Yüzbaşı dalgındı. Hasan, balonları okuyunca üzülmüştü. Yüzbaşı’ya yük olmak istemezdi. Yüzbaşı’ya çaktırmadan, balonlar da bir yandan havalanırken, yavaş yavaş oradan uzaklaştı Hasan. Yüzbaşı dalgındı. Bu uzaklaşmayı farkedemedi. Zaten o an, kendinden daha uzaktaydı Yüzbaşı. Hasan’a ne olacağını göreceğiz. Ancak ne oldu Yüzbaşı’ya? Önce gitti Kafkas Cephesi’ne. Sarıkamış’a. Soğuğun yüzüne tükürdü. Ruslarla döğüştü bir süre. Malazgirt Savaşı’nda gazi oldu. Belkiyse, atasının gazi olduğu aynı Malazgirt’te. Yıl 1915 idi. Sonra iyileşti. Gitti Sina-Filistin Cephesi’ne. Bu kez, sıcağın yüzüne tükürdü. Savaştı 1. Kanal’da. Savaştı 2. Kanal’da. Burada ihaneti gördü. Adı: Mekke Emiri Şerif Hüseyin idi. Ve Eylülün bir 19’uncu günü, yıl 1918 iken, Filistin’de şehit düştü. Artık bir binbaşı idi O. Binbaşı Ziya Hakkı... İşkodra ve Filistin. Şimdi sakın “İşkodra nere Filistin nere?” deme Sağdıç! İkisi de vatan toprağı. O doğduğunda İşkodra vatan toprağı idi. Şehit düştüğünde, Filistin vatan toprağıydı. Kanımca da hâlâ öyleler. Neyse... Ziya Hakkı’nın sonu böyle güzel bir başlangıç oldu işte. Gelelim Hasan’a... Hasan, Ziya Hakkı’ya olacakları bilemeyecekti hiçbir zaman. Ancak hep düşünecekti ömrünün sonuna dek, bir taşın üzresinde bıraktığı, o cam denli çatlayan adamı. Hasan, Ziya Hakkı’dan ayrıldıktan sonra, serseri kurşun gibi yürümeye başladı. Dikine yürüyordu. Sağında deniz vardı. Yani Boğaz. Istanbul’a daha alışamadığından Hasan, Boğaz’a bir süre daha “deniz” diyecekti. Sağında Boğaz vardı. Yer yer yalılar kesiyordu yürürkenki manzarasını. Koca koca, ahşap ahşap yapılar. Kimbilir kimlerindi? İlerde yanıtını bilecekti bunun. Gökyüzüne bakıyordu Hasan. Daha doğrusu bakamıyordu. Kavaklar... Kentle yaşıt kavaklar. Sıra sıra. Hatta sürü sürü. Bir zürefa sürüsü denli kavaklar. Hasan’la birlikte yürüyorlardı sankiyse. İnsan hareketliyken, hiçbir şeyler büyük değil; hatta hareketliyken büyüyor insan. Durunca da dünyanın en bücür yaratığı. Yanından karınca fil gibi geçiyor sankiyse. İşte Hasan da yürürken büyüyordu. Kavakların başlarını okşamaya başlamıştı. Istanbul’u dümdüz görüyordu artık. Kulağında Tamburi Cemil Bey’den Çeçen Kızı’nı duymaya başladı. Adımları daha da arttı. Sonra da, bu adımlarının artmasına şaşırarak durdu. Birden arkasına döndü. Üsküp’ü gördü. Sağına baktı, Sina’yı gördü. Soluna baktı, Sakarya’yı gördü. Önüne baktı, Anafartalar’ı gördü. Yere baktı, Sarıkamış’ı gördü. Göğe baktı, O’nu gördü. Masmavi. Kim olduğunu O’nun, sonradan daha iyi anlayacaktı. Başını eğdi birden yine. Sonra başına bir damla düştü. Pıt. Bir damla daha. Pıt. Bir daha, bir daha ve bir daha. Pıt... Pıt... Pıt... Simsiyah damlalardı bunlar. Demek ki, Yüzbaşı’nın kara düşünme balonları göğe çıkınca kara bulutlara dönmüşlerdi. Ve yağıyordular şimdi Ziya Hakkı Bey’in efkarlı düşünceleri. Kapkara! Istanbullular da şaşırmıştılar. Ne yapacaklarını bilmeyerek, oraya buraya koşuşturuyorlardı. Hasan kuytu bir yer buldu ve oraya sığındı. Uzundur düzenli bir uyku çekmediğinden, koşullar O’nu ağır bir dinlenmeye zorluyordular. Hasan teslim oldu ve gözleri kapandı. Uyumaya başlamıştı. Kimbilir neler görmüştü düşlerinde. Ben bilmiyorum, Sağdıç. Görmedim. Anlatan da olmadı. Ancak tahmin edebiliyorum. Hasan kesin anasını görmüştür. Babasını, kardeşlerini. Üsküp’ü. Yüzbaşı’yı. Hala hanımı. En son da kendisini görmüştür. Yemyeşil bir düzlükte yürürken. Yalnızca yemyeşil bir düzlük. Kumanova gibi. Ağaçlar var; ancak seyreklikten yok gibi. Yeşil ve Hasan. Yeşil ve Hasan. Yeşil ve Hasan. Sonra birden, tek ve ulu bir ağaç görmüştür. Yaklaşmıştır o ağaca. Yaklaşmıştır. Bir de ne görsündür? “Ne görsündür?” “Bir ağaç. Yemişleri de anahtar.” “Anahtar mı?” Evet, Sağdıç. Anahtar. Kanımca, bir anahtar ağacı. Hasan bakmıştır, bakmıştır ancak bir anlam verememiştir. Sonra da, bir anahtarı çekivermiştir dalından. Çektiği anda da, diğer bütün anahtarlar düşmüştürler yere. Düşünce de, Hasan birden uyanıvermiştir. Hasan artık uyanmıştır. Uyandığında, hava kararmıştır. Gidecek yeri yoktur. Ceplerini yoklar. Anasının gövdesine diktiği birkaç altın vardır. O yaşta nasıl harcayacağını bilemez ki Hasan. Bilemedi de zaten. Bütün akşam yollarda sürttü. Semt ve mahalleleri bilmeden. Bir yere sığınmak istemedi. Cebindeki birkaç altını kaptırmamak için. Dolaştıkça dolaştı. Dolaştıkça dolaştı. Dolaştıkça dolaştı ve en sonunda yorgunluktan çöktü olduğu yere. Dolaşırken kimi varlıklı semtler de görmüştü; ancak yorulup çökeceği yer fukara bir semt oldu kısmetine Hasan’ın. Biraz doğruldu. Yüzbaşı’nın arta kalan efkarlı son düşünceleri atıştırmaya başlamıştı. Kapkara. Kömürcü çocuğuna dönmemek için kapalı bir yer aradı. Köşede küçücükten bir kulübe vardı. Kapısını iki yokladı. Birkaç kez seslendi. Arkasına dolandı kulübenin. Arka kapısını da bir iki yokladı. Bir de baktı ki, o kapı açık. İçre zifiri ve zemheri karanlık. Üşümemek için, kalınca bir örtü arandı Hasan. Bulamadı o zifiri ve zemherilikte. Ne yapsındı? Kıvrıldı cenin gibi. Anasını düşündü. Uyudu. Uyurken, ne rastlantı, gündüz gördüğü düşü gördü yeniden. Yine o ağaç. Yine anahtarlar. Ve yine ağaca yaklaştı Hasan. Tuttu bir anahtarı. Çekti. Bu kez de, hiçbir anahtar kımıldamadı dalından. Hasan, bir anahtar daha denedi. Olmadı. Bir tanesini daha zorladı. Yine olmadı. Düş kırıklığı içresinde uyandı düşünden Hasan. Kan ve ter içresinde. Hava soğuk. Hasan üşütmeyesindi. Bu, çok da umrunda değildi Hasan’ın. Zaten, üşütmenin-üşütmemenin ne olduğunun ayırdında da değildi. Hem ne olacaktı ki? Anası mı vardı yanında? İçresi büyük de olsa, dışrası hâlâ çocuk olan birinin, anası yoksa yanında, üşütmüş-üşütmemiş önemli olmazdı. Zaten çocuklar, anaları O’nlara baksın diye hastalanırlardı. Anası yoksa birinin, hastalanmazdı O. Gebe olmayanın aş ermemesi gibi. Özünde bu hastalanma iyiye işaretti. Bir ana ile bir çocuğun beraber olmasının göstergesiydi. Çocuk, anası olmadan hastalanamazdı yani; ve Hasan da, olmadığından artık anası, bir daha asla hastalanmayacaktı. Soğuk olmasına, kan ter içresinde olmasına karşın, Hasan sağ salim etti o sabahı. Etraf yeni aydınlanıyordu. Camlarda benek benek, sankiyse mürekkep, Yüzbaşı’nın efkarı var idi. Kapkara. Bölük börçük de olsa, son efkarını okuyabiliyordu Hasan Yüzbaşı’nın: Sina’da son bir gün. Zaten böyle birini ya deniz ya da çöl paklayabilirdi. Paklamıştı da. Hem de şehadet akıyla. Camdaki efkarı okuduktan sonra, Hasan içreye doğru çevirdi başını. Bir de ne görsündü? İçre, yerden göğe dek anahtar dolu idi. Nutku tutuldu Hasan’ın. O zemheri zifiride hiçbir şeyler görememişti tabi. El yordamiyle bulduğu ilk boşluğa kurulmuştu. Hiç ummuyordu bu manzarayı Hasan. Anahtarlar. Anahtarlar. Ve anahtarlar. Düşteki gibi eli gitti birden anahtarlara. Sonra birden çekti ancak. Düş değildi; çünkü gerçekti. Başına bir iş gelebilirdi. Şaşkın şaşkın çevresine bakınmaya devam etti. Devam etti. Devam etti durdu. Küçücük bir yerdi zaten. Bak bak nereye kadardı? Sonra dışarı çıktı. İnsanlar sokağa çıkmaya başlamışlardı yavaş yavaş. Bir Istanbul doğuyordu yeniden. Jilet gibi parlayarak. Zaten Hasan’ın da yüreği jilet gibiydi artık. Yani Hasan Istanbullu idi çoktan. Geleli 1 hafta bile olmadan daha. Hasan, kulübeden az daha uzaklaştı. Hayal meyal Boğaz görünüyordu. Arkasını döndüğünde bir yokuş vardı. Zaten kulübe bu yokuşun son durağı idi. Sonrası düzlük. Yokuşa tırmanmayı düşündü Hasan. Yokuşu değil, yokuşa; çünkü ciddi bir dağ gibiydi yokuş. Sonrasında vazgeçti. Bir yandan oradan gitmeyi düşünüyordu. Beri yandan anahtarların büyüsü orada tutuyordu O’nu. “Bu kadar kaldım burada, bari sahibine teşekkür etmeden gitmeyeyim” diye bahaneler bularak kendine, yerinde durmayı sürdürdü. Ancak kulübenin sahibi türlü gelmiyordu. Bekle Allah bekle! Rumeli kanı kaynamaya başlamıştı Hasan’ın; canı çok sıkılmıştı. Terslik bu ya, kimsecikler de geçmiyordu oracıktan. Bir sorsun, öğrensin durumu. Yok! Kimsecikler yok. Uzayda bir gezegen gibi kaldı Hasan orada. Yalnız ve yalnız. Türküler söyledi içresinden. 1’den 100’e dek saydı. Hem de birkaç kez. Bir ekvator boyu etmiştir. Tam umudu kesmişti ki, biri geçti berisinden. Hemen peşinden koştu. Sordu: “Amca, bu kulübenin sahibi nerede?” Adamcağız birden yanıtladı: “Cuma ya bugün, İslim Dayı çalışmaz Cumaları.” Haydaaaaaaaaaaaa idi. Ne yapsındı şimdi Hasan? İnadına bekleyecekti kesin. Hem de anahtarların büyüsü vardı. Ne yapsındı? Neyse; söze bel vermeden, sözü kısa ve özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgelsin. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|