| Eser Özaltındere |
“Talat gerçekleri gördü” mü?
Bu aralar KKTC’de bir söylem gelişti: “Talat gerçekleri gördü!...” Sayın Rauf Denktaş’ın da ağzından zaman zaman buna benzer ifadeler çıkıyor: “Talat akıllıdır, doğruyu görmektedir...” Belki bunu, onu yanlış yapmaması konusunda motive etmek adına politik nedenlerle söylüyor olabilir. Gerçekten de bakıldığında, Talat’ın son dönemde bir çark ediş içerisindeymiş görüntüsü verdiği ileri sürülebilir. Örneğin, bir basın toplantısında Lokmacı Kapısı’nın açılmasıyla ilgili olarak; “...Lokmacı Kapısı öbür kapılar gibi bir kapıdır, bunun açılmasının sorunun çözümüne bir katkısı olamaz. Kapıların açılması iki toplumu birbirine yaklaştırmaktan çok arasını daha da açmıştır...” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Yine başka bir söyleminde, Hristofyas’ın yüklenmelerine karşılık; kendisini “Ordu ile arasını bozmakla” itham etmişti. Fakat bu veya buna benzer söylemler hiçbir zaman Talat’ın değişmiş olduğunun göstergeleri değildir. Çünkü bir kere Lokmacı Kapısı hakkında bunları söyleyen Talat bundan çok uzun bir süre önce, Lokmacı Kapısı’nın üzerindeki üst geçidin yıkılmasıyla ilgili olarak diretince, Genelkurmay’ın buna güvenlik nedenleriyle karşı çıkmasından dolayı kriz çıkmış ve Talat istifa edeceğini söyleyerek tehditlerde bulunmuş, bu konu ile ilgili olarak Türkiye’ye davet edilmiş, sonunda istediği olunca da ortalık durulmuştu. Çünkü o zamanlar konjonktür ondan yanaydı ve kendisini Genelkurmay’a rest çekecek kadar güçlü hissediyordu. Daha sonra rüzgar değişti ve Büyükanıt’ın kararlılığını görünce 180 derecelik dönüşle Lokmacı Kapısı’nı sıradan bir kapı, diğer kapıları da toplumların arasını bozan etkenler olarak ilan etti. Yani, güçlü olduğu zaman askere bile racon kesen Talat, icraatlarıyla her şeyi eline gözüne bulaştırınca ve balonu sönüverince birden bire kuzu gibi olup yelkenleri indiriverdi. Bu onun ilkesizliğinin ve oynaklığının en çarpıcı örneklerinden biridir. Böyle kıvırtmalara meyilli kişilerden devlet adamı olamayacağı gibi toplumlarına da yarar gelmez. Yine anımsadığım bir televizyon görüntüsü var. Sanıyorum Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasıyla ilgili bir davetti. Konuklar arasında Talat ve eşi de bulunuyordu. Bu davette Talat’ın Büyükanıt’ın elini bir sıkışı vardı ki evler şenlik! Sıkarken başka tarafa bakıyor, önemsemiyormuş havaları takınıyordu. Büyükanıt’ın konuşması sırasında tavanları seyrediyor, yine umurunda değilmiş görüntüsü yaratarak yalandan gözlüklerini temizliyordu. Bu tepkinin ardında, bir taraftan bunların partisinin geleneğinden kaynaklanan bir Ordu düşmanlığı varken, diğer taraftan da Büyükanıt’ın Kara Kuvvetleri Komutanıyken vermiş olduğu; “Kıbrıs’tan tek bir asker dahi çekmemiz söz konusu değildir” beyanatı bulunmaktaydı. Yani, teslimatçı Talat ve partisi CTP; KKTC’yi Rum’a ve sömürgecilere peşkeş çekerken hiçbir gücün kendilerine “dur” demelerini istemiyorlar ve karşı çıkanları da düşman ilan ediyorlardı. Hele bir de bu güç Silahlı Kuvvetlerse... Şimdi kalkmış aynı Talat; “Ordu’yla benim aramı bozmaya çalışıyorlar” diye demeç veriyor. Sanki Ordu’yu çok severmiş de, birileri bu sevgiyi ortadan kaldırmaya çalışıyormuş gibi... Mistır Talat, sen git bunları başkasına anlat!... “Bunların geleneğinde var” diyorum çünkü CTP denilen parti; Özker Özgür denilen uzaktan kumandalı zamanında Türkiye ile TSK’yı işgalci güç ilan etmiş ve ayrıca bu kişinin Türkiye’ye girişi yasaklanmıştı. Bunlar aynı zamanda Sovyetler’in de Kıbrıs’taki acenteliğini yapıyorlardı. Sözde Marksisttiler, Türk milliyetçiliğine düşmandılar, Kıbrıslılıktan yanaydılar, Fazıl Küçük ve Denktaş’ta simgelenen Türk liderliği önderliğindeki Kıbrıs Türk milliyetçilerinin örgütlü mukavemetine, bunların Türkiye ve Türk Ordusu ile birlikte Kıbrıs Türk halkı ve Garantörlük Antlaşmaları adına Kıbrıs’a müdahalesine karşıydılar; çünkü bu unsurları milliyetçi, haklı müdahaleyi de işgalcilik olarak görüyorlardı. Bunların öncülleri, mukavemet dönemlerinde de işbirlikçilik yapmaya devam etmişlerdi. Rum Komünist Partisi AKEL’in yanaşmalarıydılar. KKTC’nin kurulmasından çok rahatsızdılar. KKTC’yi yetersiz ilan ederek küçümsediler. Ambargoları yok sayarcasına onu; dünyanın desteklediği Rum devleti ile karşılaştırdılar ve KKTC halkının nezdinde kötü ve gereksiz göstermeye kalkıştılar. Sürekli bu konularda olumsuz propaganda yaptılar. Türkiyeli düşmanıydılar. Türkiyeli göçmenlerin kaç kuşak geçerse geçsin kendilerinden sayılmaması gerektiğine inanıyorlardı. Ayrımcıydılar. Milliyetçilik karşıtlığı yapacağız derken açık ve net bir şekilde “Kıbrıslılık kafatasçılığı” yapıyorlardı. Denktaş’ı karalamak için her türlü yöntemi kullanmaktan çekinmediler. Geçmişte var olan bu “taşeron özelliklerin” tümü, daha sonraları küreselci sömürgeciler tarafından daha da körüklendi ve sistematize edildi. Yani “kuş yumurtaları”, bu kimliksizlik timsali partinin altına kuluçkaya yatırıldı. Ve daha sonra bugünün “Yes be annem”cileri olarak piyasaya sürüldü. İşte “teslimatçı Talat”, “Çav bella” Ferdi, Ömer Kalyoncu, Sonay Adem vb hep bu gelenekten gelmektedirler. Ulusalcılık düşmanıdırlar... Türkiye ve Türkiyeliden hoşlanmazlar... KKTC onlar için Birleşik Kıbrıs’a eklenerek yok edilmesi gereken bir parçadır... Ordu karşıtıdırlar... Kıbrıslılık gibi uydurma bir kimlikten yanadırlar... Bunlar, gerek referandumda gerekse seçimlerde arkalarına sömürgeci güçleri alarak, onların gücüne güvenerek ve onlarla halvet vaziyette kabadayılık yapmaktan zerre kadar utanmazlık duymadılar. Bu dönemlerde teslimatçı Talat ve “Çav bella” Ferdi çıldırıp çıkmışlardı. Nereden geldiği belli olmayan paralarla düzenledikleri mitinglerde salyalar akıtarak çılgınlar gibi haykırıyorlar, inanılmaz umutlar ve vaatler ikram ediyorlardı. Hele “Çav bella” Ferdi, ağzına ne gelirse söylüyordu. Denktaş milliyetçiydi, çözümsüzlüğün mimarıydı, özellikle çözüm istemiyordu. Kendisi referandumdan sonra, Talat ve CTP’li kitleler tarafından Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne hapsedilecekti. Denktaş gidecek, çözüm gelecekti. Kıbrıs Türk’ü dünya ile buluşacak, ambargolar kalkacak, dünya nimetlerinden onlar da yararlanacaktı. Annan Planı’na “evet!” demek; Talat demekti, dünya ile kucaklaşmak, zenginleşmek, özgürleşmek demekti. Annan Planı’na “hayır!” demek ise statükoculuğun, Denktaşçılığın, çözümsüzlüğün, Türkiye’nin bir eyaleti olmaya razı olmanın göstergesiydi. Talat ve yancılarının ağzından “çözüm”den başka bir söz işitilmiyordu. Çözüm de çözüm!... Çözüm de çözüm!... Sömürgecilerin ile CTP ve Soroscu STÖ’lerin birlikte organize ettikleri bu çözüm ve umut yalanlarıyla Annan Planı’na “evet!” denildi. Arkasından da teslimiyetçi Talat Cumhurbaşkanlığına, CTP iktidara taşındı. Ama Rumlardan plana “hayır!” gelmişti. Talat fark etmez dedi ve tekerlemesine devam etti: Çözüm de çözüm!... Bu arada sömürgecilerin okşamasının şımarıklığıyla işkembeden atmaya da devam ediyordu. Çözümsüzlüğün mimarı Denktaş’ı sandığa gömmüştü, şimdi de Papadopulos’u gömecekti. O hızla Rum tarafındaki STÖ’leri yardıma çağırdı. Sanki o Kıbrıs Rum halkının % 75’i Annan Planı’na Papadopulos, Hristofyas ve sosyalist EDEK’in çağrıları ve oylarıyla “hayır” dememiş gibi... Şimdi, bu zihniyetteki Rum tarafının STÖ’leri kalkacaklar, sırf Talat istedi diye Papadopulos’u alaşağı edeceklerdi. Arkasındaki güçlerin etkisiyle kendisini dev aynasında görüyordu. KKTC’yi bitirmiş, sıra Rum tarafını halletmeye gelmişti. Tabii ki tüm çağrılar fısladı ve Papadopulos’un partisi seçimlerden oylarını arttırarak çıktı. Süreç içerisinde Talat ve CTP, SSCB dönemindeki patronları AKEL’e ve AB’ye her türlü yalakalığı yapmaya devam ettiler. Hiç bir işe yaramayan “Mal Tazmin Komisyonları” oluşturdular. Denktaş zamanında adımları atılmış Bütünlüklü Mal Mübadelesi Antlaşması’nı deldiler. Rum’a verilmesi söz konusu olan Güzelyurt ve Dip Karpaz’a yapılacak tüm yatırımları durdurdular. Özellikle Dip Karpaz’a... Bu bölgeye yönelik kısıtlamalar bugün de aynı hızla devam etmektedir. Bütün bunlar olurken, KKTC’ye ambargolar ve izolasyonlar kalkmadı. Doğrudan uçuşlar başlamadı. Rumlar, mali yardıma engel oldular. AB organlarında temsiliyet gerçekleşmedi, ki Talat, güya Türkçeyi AB dilleri arasına sokacak ilk lider olacaktı. Sömürgeciler bütün şerefsizlikleriyle bu durumlara sürekli birer bahane buldular. Tabii arada sırada Avrupa’daki bazı Dışişleri Bakanları veya AB organlarındaki bazı yetkililer teslimiyetçi Talat’ı Avrupa başkentlerine veya Brüksel’e davet ederek göstermelik ve “resmi olmayan” görüşmelerde bulundular. Zaman zaman KKTC’ye de gelip KKTC bayrağının özellikle kaldırtıldığı ortamlarda göz boyamaya yönelik temaslar gerçekleştirdiler. Ve bunlar da CTP tarafından çok abartılı bir şekilde, sanki resmi görüşmelermiş gibi kamuoyuna yansıtılarak kamuoyu kandırılmaya devam edildi. Hiç bir işe yaramayan bu görüşmelerle Kıbrıslı Türklerin imajı yükseliyormuş, çözüm yaklaşıyormuş gibi sanal gösterişler yapıldı. Bütün bu vericilik eğilimine ve tiyatroya karşın Rumlar Nuh dediler, peygamber demediler ve Annan Planı’na “hayır” inatlarına devam ettiler. Teslimatçı Talat referandumdaki “evet”leriyle ortalıkta kala kaldı. Annan Planı’na “evet” dedirtmek hiçbir işe yaramamıştı. Sömürgeciler verdikleri sözlerinde durmadıkları gibi istemeye devam ederken, Talat’ın “Çav bella” Ferdi yönetimindeki CTP’si de “ver”meye devam ediyordu. AB istedi; AB’ye uyum adı altında lise kitaplarındaki milli kimliğe, Kıbrıs Türk halkının genel ve mücadele tarihine ait her türlü bilgiyi kaldırdılar. Rumlar istedi, Dip Karpaz’da 9 kişilik Rum öğrenci için ortaokul açtılar (bu sayı bugün 49’a ulaştı) ve bunların okutulması için 22 Rum öğretmen tahsis edilmesine ve KKTC topraklarında olmasına karşın okula KKTC bayrağının çekilmemesi dayatmasına ses çıkarmadılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukuk martavalıyla “Mal Tazmin Komisyonu” oluştur dedi, el pençe divan vaziyette hemen oluşturdular. Ama iş Güney’deki Türk mallarının tazminine geldiğinde birden “dilsiz” oluverdiler. AB’ye; “Durun arkadaş! Bizim de Rum tarafında kalmış mallarımız var. Rumlar bu mallar konusunda iç hukuklarını devreye sokmada sürekli işi yokuşa sürüp zorluklar çıkarıyorlar. Onlar bu anlayışlarından vazgeçip bizim oradaki mallarımızın tazmin edilmesine yardımcı olmadıkları sürece biz de tazmin komisyonumuzu çalıştırmayacağız” demediler. Rum yetkililer, Kuzey’deki mallarıyla ilgili olarak KKTC’deki “Mal Tazmin Komisyonu”na başvuran Rumlar hakkında soruşturma açacaklarını ilan ettiler, fakat bizim teslimiyetçiler bu tutumu, Rumların uzlaşmaz politikalarının bir örneği olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin gözünün içine sokmadılar. Hatta o kadar ki, İngiliz yönetiminde bile “vakıf malı” sayılan Maraş’a bu özelliğinden dolayı sahip çıkmaları gerekirken, onu dahi “Mal Tazmin Komisyonu”nun tasarruf alanı içerisine sokmaktan kaçınmadılar. Sadece sürekli “ver”mekle kalmadılar, AKEL’e ve Rumlara yönelik yalakalıklarına da hız verdiler. CTP’nin kuruluş gününde AKEL’i “en değerli konuk” statüsünde ağırladılar. Hristofyas’la Ferdi Sabit kucaklaştılar, koklaştılar, göbeklerini çarpıştırdılar. İstiklal Marşı’nı “yabancı bir ülke” marşı ilan edip hep birlikte İtalyan komünistlerinin sembolü “Çav bella”yı söylediler. PKK ile savaşırken hayatlarını kaybeden Türk evlatları için ağızlarını açmazken, Rum uçağı düşünce bayraklarını yarıya indirdiler. Bu kadar “vericilik” yetmediği gibi teslimatçı Talat; sırf “Çözüm olsun da nasıl olursa” politikasını hayata geçirmek için “devletinden” vazgeçmeyi de severek kabullendi. Zaten bunlar, oldum olası KKTC’nin kurulmasından hoşnut kalmamışlardı. O yüzden de Talat, bozuk plak gibi her fırsatta; “Biz tanınmak istemiyoruz ki, biz tanınmak istemiyoruz ki...” deyip duruyor. Bu sözcük adamın “Bismillah”ı olmuş. Talat, Denktaş’ın getirdiği noktaların çok gerisinde olan Annan Planı’nı imzaladı, olmadı... Sömürgecilerin her dediklerini yaptı, olmadı... Devletinden vazgeçti, olmadı... Sanki bütün bu kazıkları yememiş gibi, bir de kalktı 8 Temmuz 2006 anlaşmasının altına imza atarak kazanımları Annan Planı’ndan daha da geriye taşıdı. Bir lider; bu kadar teslimiyetçi olursa, sömürgecilerin her istediğini verirse, sürekli geri adımlar atarsa, toplumunun egemenlikten azınlığa ve köleliğe doğru kaymasına bile bile çanak tutarsa, onun liderliğinden hayır gelir mi? Onun makamına bir “cansız manken” de oturtulsa aynı rezillikler yaşanırdı. İşin başından beri muhteremin ağzından “çözümden” başka bir şey duyulmadı. O çözüm noktasını yakalamak için atmadığı takla, vermediği ödün kalmadı. Gelgelelim ortalarda hâlâ bir çözüm olmadığı gibi, verilen bu ödünler yüzünden hem kazanımlar kaybedildi hem de çözümden uzaklaşıldı. Çünkü bir taraftan toplum içerisindeki birçok çevrenin bu kadar ödüne tepkisinin artması nedeniyle çözüm zorlaşırken, diğer taraftan ise karşı tarafta; “Bunlar zaten ‘ver’meye alışmış, daha çok istememiz de bir sakınca yok” mantığının kemikleşmesinden ve bunun geri adım atılmasını engellemesinden dolayı çözüm umudu azalmaya başladı. Eğer bir toplum lideri bütün bunları göremiyorsa ya bu işi bilmiyordur, ya da başka hesapları vardır. Bana göre Talat’ın yönetimi her iki olasılığı da kapsıyor. Dikkat edilirse, Talat Türkiye’ye her gelişinde, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ile kapalı kapılar arkasında bir şeyler görüşüyor ve gidiyor. Diğer ikisinin de teslimiyet konusunda ondan aşağı kalmadığı düşünülürse, o toplantılarda neyin konuşulduğunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek de kalmıyor. Bu gerçekler çerçevesinde bakıldığında, Talat’ın “gerçekleri görerek değiştiği” öngörüsü bütünüyle yanlıştır. Kendisi bir yerlerde kıvırtmaya başlamışsa bilinmelidir ki, artık son noktaya gelinmiştir, bunun ötesi uçurumdur ve birileri (Büyükanıt ve Başbuğ) kendisini çok net bir şekilde uyarmıştır. Çünkü bu karakterdeki “teslimiyetçi vericileri” birileri durdurmazsa frene basamazlar. Ama emin olun, bunun gibiler yarın yine bir rüzgar yakalasınlar “vermeye” devam edeceklerdir. Bunların gerçekleri görmeleri mümkün değildir. Onların tek bir gerçekleri vardır, o da teslimatçılıktır. Misyonları da, ideolojileri de bu kavram üzerine şekillenmiştir. Bunların dışında, Talat’ın çark edişinin çok önemli bir nedenini daha dile getirmek bir vatan borcudur. Talat, bu aralar Kıbrıs Türk halkının “tüm kesimlerinin” Cumhurbaşkanlığına oynamaktadır. Ilımlı milliyetçileri de yanına çekmeye çalışmaktadır. Hesabı, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Bunu, tekrar kazanıp bıraktığı yerden “teslimata” devam etmek için istemektedir. Bunu yaparken de bütün CTP yayın organları “kötü polis”i oynamakta, yalancıktan Talat’ı eleştiren bir hava yaratmaktadırlar. Bunu gören sade vatandaş da; “A, bak! CTP bile Talat’ın aleyhine döndü. Çünkü Talat gerçekleri gördü!” diyerek Talat’a sempati duymaya başlamaktadır. Talat, Ferdi Sabit ve CTP kimliksizliklerinin kim oldukları bıkmadan usanmadan halka tekrarlanmalı ve onların yaptıkları unutturulmamalıdır. Tıpkı AKP’nin, DTP’nin ne olduklarının ve hangi amaca hizmet ettiklerinin unutturulmaması gibi...
|