| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
İran ve Lübnan gibi yakın ülkelere ve Hindistan ile onun çevresindeki toplumlara bir azınlık olarak yerleşen Ermeniler buralarda ticaret yapan kişiler niteliğiyle yaşadılar, ama çoğunlukla Lübnan’da Fransız ve Hindistan’da İngiliz çıkarlarının ufak ortağı gibi işlev gördüler. Kimi Ermeniler Batı Avrupa ülkelerinin emperyalizm çağındaki yayılmaları ve Amerikan Protestan ve Fransız Katolik din yayıcılarının destekleriyle Anadolu’da daha çok bu yabancıların, Birinci Dünya Savaşı başladığında da Çarlık Rusyası ordularının, işbirlikçileri oldular. Ancak, bu ülkelerdeki Ermeni yerleşmeleri emperyalist yayılma çağından daha önce de vardı ve ayrıca adı anılan yabancı güçlerin uzantısı olmayan Ermeniler de bulunuyordu. Karşılıklı ekonomik çıkar ve Hıristiyanlık ortak paydasına dayalı işbirliği emperyalist çağın kimi azınlıkların yakasını bırakmayan bir özelliğidir. Bugün, Kuzey Irak’ta Amerikan emperyalizmiyle Kürt ve PKK arasında da benzer bir dayanışma vardır. Bu işbirliği Orta Doğu’da Haçlı Seferleri yıllarına değin geri gider. Kudüs’teki kısa süreli Lâtin krallığı ve Adana ile Urfa çevresindeki geçici Frank varlığı Ermeniler arasındaki egemen güçlere bu yabancılarla işbirliği yapma olanağını tanımıştı. Çok geçmeden, Anadolu’da Selçuklu Türkleri, Kudüs’te sırasıyla Selâhaddin el-Eyyubî (1187) ve Osmanlılar (1516) egemen oldular. Amerikan, Fransız ve Rus devletlerinin arka çıktıkları Protestan, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin baskıları karşısında, Ermeni Gregoryan Kilisesinin haklarını korumak da Osmanlı yönetimine düştü. Ama Ermenilerin Kudüs gibi yerde çağlar boyunca çok ufak varlıklarından bugüne Aziz Theodoros Kilisesi ve Gülbenkyan Kütüphanesi gibi birkaç anıt kaldı. Bu kütüphanede üç yüz Ermeni dergisinin biriktirisi, bu arada 1794-96 yıllarında Madras’ta basılmış olan ilk Ermeni süreli yayını Azdarar’ın tüm sayıları vardır. Son adı geçen yayın benim belgeliğimde de var. Kudüs Ermeni Patrikliği, 1843’den bu yana, bir tanrıbilim (teoloji) eğitimi verir. Oradaki Gayaniants Ermeni Okulu ilk kız eğitim merkezidir. Kudüs ve Telaviv’deki Ermeniler bugün de daha çok ticaret yaparlar ve bu temelde de kimi İsraillilerle “soykırım” konusunda bir alış-veriş içindedirler. Ancak, eskiden beri “Mümbit Hilâl” diye de adlandırılan bu bölgede (Fransız Mandasının koruyucu kanatları altında) daha güçlü bir Ermeni merkezi Lübnan’ın başkenti Beyrut olmuştur. 1915’te Osmanlılarca yerleri değiştirilen Ermenilerin bir bölümü önce Hatay’a ve Halep’e, sonra Beyrut’a yerleştiler. Protestan Haigazian Koleji, yirmi kilise, dört günlük gazete ve bunun üç katı dergileri oluşmuştu. Genel nüfusa şimdiki oranları yüzde 3’tür (125.000). Lübnan’daki son iç savaştan önce iki katından biraz fazlaydılar. Lübnan “ulusal çadırı sallanmaya” başlayınca, birkaç yüz Ermeni öldürülüp yaralanınca ve anıtları yıkılıp malları yağmalanınca birçok Ermeni ülkeden ayrıldı.
Lübnan’ın kuzeyinde Suriye’de Halep’te Antunyan Hastanesi onlarındır. Gene Lübnan’ın hemen batısındaki Kıbrıs’taki Ermeni varlığı yaklaşık on binini oraya yerleştiren Bizans dönemine varır. Lefkoşa’da Melkonyan Orta Okulundan başka anılmağa değer bir yapıları yoktu. Çok az sayıdaki Ermeni adanın güneyindedir. Adanın hemen güneyindeki Mısır’da Ermenilerin bir varlığı olmuştur. Orada doğmuş olan Bogos Nubar Paşa 1919’da Versailles Barış Toplantısında bir Ermeni heyeti başkanıydı. Onun Fransız Dışişleri Bakanlığına yazdığı resmî yazı 1915’de güneye göç ettirilen Ermenilerin büyük çoğunluğunun yeni yerlerine vardıklarını kanıtlıyor. Afrika’da Etyopya ile (iki ayrı Hıristiyan kilisesi olarak) özel ilişkileri gelişmiştir. İki kilise Bizans’a, İslâm’a ve Osmanlılara birlikte karşı koymada birleşmişlerdi. Etyopya imparatorluk hazinesine zaman zaman Ermeniler bakardı. Abeceleri birbirine benzer. Ermenilerin Pers topraklarında, özellikle eski Culfa çevresinde, Hıristiyanlık öncesinden de ufak bir varlığı vardı. Şah Birinci Abbas (1587-1629) binlercesini (güvenlik düşünceleriyle) oradan alıp İsfahan’a yerleştirdi. Komşularda Ermenilere karşı bu duyarlılık olurken, Ermenilerin ve yandaşlarının hemen hemen tüm yayınlarında sözü genelde edilmiyorsa da, Ermeni kilisesini ve topluluğunu özerk olarak 1461’de resmen ve hukuken tanıyan Osmanlı yönetimiydi. Pers toplumu içindeki Ermeni ailelerinin yaşamı üstüne zamanın ünlü gezgini Aubonne Baronu’nun (Jean-Baptiste Tavernier, 1605-89) şu satırlarını okumakta yarar var: “Yatağa önce [Ermeni] erkeği yatar. Onun pantalonunu kadın çıkarır. Kadın mum sönünceye değin peçesini sıyırıp bir yana koymaz… Gene kadın gün doğmadan kalkar. On yıl evli olup da eşinin yüzünü gün ışığında görmeyen ve sesini işitmemiş olan koca vardır. Koca konuşur, kadın başıyla onaylar. Kadınlar kocalarıyla birlikte yemezler…” Eski Culfa Ermenilerinin bir bölümü İsfahan’a yerleşti, ama bir bölümü de soluğu bugünkü Vietnam, Cava ve Filipin adalarında aldı. Uzak Doğu’dan İran’a pamuk, baharat, Çin porseleni ve ipek getirdiler. Bu ürünlerin kimileri ya Tebriz, Erzurum ve İzmir ya da Bağdat ve Halep yoluyla Venedik, Livorno ve Marsilya limanlarına ulaşıyordu. Birkaç Ermeni tüccarı Hindistan’dan Tibet’e geçti. Örneğin, Culfalı Hovhannes Jughayetsi 1689’da Lhasa’ya ayak bastı. İlk Katolik din yayıcıları aynı başkente 1707’de geldiklerinde kente yerleşmiş beş varlıklı Gregoryen Ermeni buldular. Oradaki küçük Ermeni toplumu Çinlilerin Tibet’e gelişiyle ortadan kayboldu. Gerideki Pers topraklarında tahtın yeni sahibi Nadir Şah Ermenilere yeni vergiler koyunca, gene bir bölümü Rusya’ya, Hindistan’a ve Basra’ya göçtüler. Öte yandan, geri kalanlar İsfahan ve Tebriz çevresinde yaşamlarını sürdürdüler. Birçoğu Türkî Kacar Hanedanının uzun yönetiminde (daha önceleri, gene Türkî Safavî Şahları yıllarındaki gibi) oldukça iyi yaşadılar. Kacarlar’ı deviren Pehlevi’ler zamanında da ciddî yakınmaları olmadı. İran’a 1979 Devrimiyle gelen yeni yönetim Ermenilere karşı genelde yansızsa da, kimileri ülkeden ayrıldılar. İran Ermenilerinin bugünkü sayısı 250.000’in biraz üstünde ya da yüzde 0,4 oranındadır. Gene Tebriz, İsfahan ve Tahran dolaylarında yaşarlar. Ticaret çıkarları Irak’la savaş ve ülkenin göreceli olarak yalnızlığı nedeniyle olumsuz yönde etkilenmiştir. Ama kiliseleri, okulları ve dergileri işlevlerini sürdürüyor. Yukarıda Ermenilerin Hindistan’a ve Güney Doğu Asya çevresine de yerleştiklerinin sözünü ettim. Hindistan’a ne zaman ve nasıl geldikleri daha çok söylenceyle karışıktır. Söylendiğine göre, ilk Ermeni taciri belki 780 gibi çok eski bir tarihte Malabar limanına ayak bastı. Hiç değilse sonradan gelenler ipek ve baharat ticaretine yöneldiler. Portekizli kaptan Vasco da Gama 1498’de Hindistan’a vardığında, orada bir Ermeni topluluğu oluşmuştu. Baburî Türklerinin Hindistan’da egemen oluşuyla Ermenilerin durumu daha iyiye gitti. Bu büyük yarımada nüfusunun karmaşık bileşimini iyi bilen İmparator Ekber (1556-1602) dinsel yönden hoşgörüsüyle ün salmıştı. İlk Ermeni kilisesi de onun zamanında (1562) yapıldı. Cihangir (1605-27) ve Şah-ı Cihan (1627-58) yıllarında yüksek devlet katında görev yapan (Mirza Zul-Karnain gibi) Ermeni kökenliler de oldu. Kimi Ermenilerin dışarıdan gelen yeni yabancılarla yakın ilişkileri özel İngiliz Doğu Hindistan Kuruluşunun Hindistan’a el atışıyla başlar. İngilizler, bir yayılma uygulaması olarak, önce limanlara ayak bastılar, sonra iç bölgelerdeki hammadde kaynaklarını saptadılar, ardından bu yerlerle dışa açık pencereler olan limanlar arasına demiryolu döşediler ve bu genişleme, sömürü ve aktarım üçgeninde Ermeniler gibi azınlıkların ortaklığından yararlandılar. Bu ortaklık karşılıklı çıkarı uyumlaştıran ve bir avuç yabancı başta olmak üzere bir başka devleti ve birkaç Ermeniyi zengin eden bir yoldu. İngiliz-Ermeni sermayesinin birlikteliğine zaman zaman Ermeni gelinler de destek oldu. Ermeni kümesi hem büyüdü, hem de varlığı ve nüfuzu arttı. Ermeni ticaret topluluğu daha çok İngilizlerin kopardıkları (Surat ve Madras gibi) kapitülasyon bölgelerinde gelişiyordu. Buralara da yerleşip kiliselerini dikmekte gecikmediler. Ermenilerin başka bir katkısı Osmanlı topraklarından geçen geleneksel kara ticaret yolunun İngiliz egemenliği altında olan denizden Umut Burnuna çevrilmesine destek vermeleriydi. Ermeniler, bu hizmetleri çerçevesinde, İngiliz Doğu Hint Kuruluşunun uydu kentlerine ve özel yapılarının içine taşındılar, işlerini oralarda gördüler, görevlileri bol paralar kazandılar, giderek bir yerde kırk kişi olduklarında Ermeni kiliselerinin yapımını ve harcamalarını bile İngilizler karşılar durumuna geldi. Ermeniler güvenliklerini Britanya askerine ve yerel yöneticilerine bıraktılar. Birkaçı İngiliz ordusuna bile girdi. Bugün Lâhur’da bir meydanı süsleyen “Zemzeme” adlı ünlü topun yapımında Ermeni katkısı olduğuna ilişkin yorumlar da var. Bengal’de top dökümünde usta olarak bilinen Hoca Kirkor’un bir yerli ayaklanmasında öldürülmesi yerli Hintliler gözündeki konumuna ilişkin ipucu sayılabilir. Madras’ta Yakop Şahamirian adlı bir Ermeni iş adamı 1772’de bir basımevi de kurmuştu. Papaz Aratun Şumavon gene Madras’ta ikinci basımevini oluşturdu ve burada ilk Ermeni süreli yayını olan Azdarar çıkmağa başladı. Bombay’da 1815’de kurulan bir Ermeni derneği gençlerine eğitim verme amacını güdüyordu. Ardından, 1821’de Kalküta’da bir akademi ve sonra da Ermeni Koleji kuruldu. Hint Ermenileri bir tiyatro da oluşturdular. Voltaire’in “Sezar’ın Ölümü” adlı bir oyunu Ermeniceye uyarlandı. On-dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru Kalküta Barosunda otuz üç Ermeni avukat vardı. Bu arada, kuşkusuz, çok büyük sermayeli ve bankacı Ermeniler ortaya çıktı. Venedik’te kurulan Murat-Rafael Ermeni Okulunu bile Hintli Ermeniler parayla desteklediler. Şimdi, o okula merkezi ABD’nde olan Ermeni Genel Yardım Birliği ve Calouste Gülkenkyan Vakfı bakıyor. Günümüzde, Hindistan’da (sayıları çok az) kimi Hintli Ermeni kökenlidir ve “Apkar, Gregori, Aratun, Pogos, Gasper, Bargam ve Haçik” gibi adların gerçeği Abgaryan, Gregoryan, Harutyan, Bogosyan, Gasparyan, Bagramyan ve Haçikyan’dır. Bir milyar nüfusa ulaşmış olan Hindistan’da tüm Hıristiyanların oranı yüzde 2.4’tür. Ermeniler bunların içinde de çok küçük bir azınlıktır. Ermenilerin Hindistan’daki bu yükselişi önce özel Doğu Hint Kuruluşu sayesindedir. Ancak, Hindistan’la ticareti (1813 Britanya Parlâmento Yasası ve 1857 Hint Ayaklanmasından sonra) devletin kendinin tekeline almasıyla Ermeni etkinliği zayıflamış, Kalküta Ermenilerinin sayısı bile 1930’larda bine düşmüştür. Hindistan ve Pakistan (1947) ile Bangladeş’in (1971) bağımsızlıklarından sonra, bu yarımada Ermenileri çoğunlukla Avustralya’ya ve ABD’ne göçtüler. Güney Doğu Asya’daki Ermeni yerleşmelerinin ilki bugün Birmanya denen topraklarda oldu. 1612’de ayak basıp çok sonraları pırlanta ticaretinde bir ayrıcalık kaptılar. O yüzyılın sonunda ufak bir ticaret filosu da kurdular. Birmanya ile Madras arasındaki ticaret de onların elindeydi. İngilizlerin 1750’lerde Birmanya’ya el atması bu Ermeni tekelini sarstığından ikisi arasında geçici ama ciddî sürtüşmeler oldu. Çatışmalar Negrais’te bir İngiliz fabrikasının yakılması ve orada çalışanlarının kıyımına yol açtı. Bu kanlı olayın başını çeken Kirkor adlı ve “şehbenderlik” (konsolosluk) yapan bir Ermeniydi. Kendi yerleşmiş tekellerini kimseyle henüz bölüşmek istemeyen Ermeniler 1854-56 Kırım Savaşında İngiliz-Fransız-Osmanlı üçlüsünün değil, Rusya’nın kazanmasını istiyorlardı. Ancak, böyle olmadı. Ermenilerin Cava, Sumatra ve Çin Denizi adalarındaki varlıkları üstüne de birtakım bilgiler var. Singapur’un Malay Yarımadasından koparılmasıyla (1819) o yöre Ermenileriyle İngilizler arasında yakın ilişkiler kuruldu. O yıllarda, üç Ermeni özel kuruluşu İngilizlerle el ele vermiş durumdaydı. Ermeniler bu noktalardan (ama çok sonraki yıllarda) Avustralya’ya da aktılar. Hindistan’da ve Birmanya’da eski, ancak Avustralya’da çok yeniydiler. Gene de etkindirler. Sydney’de 10.000, Melbourne’da 3.500 ve geri kalanı Adelaide, Perth ve Brisbane’de olmak üzere, herhalde 15.000’in üstündedirler. Orada iki ayrı aylık dergileri var ve şimdilerde “soykırım” konusuna ağırlık veren “ekin” eylemleri yer alıyor. Sonuç olarak, Ermeniler Amerika ve Batı Avrupa gibi bilinen yerlerdeki etkilerine ek olarak, Asya’da da bir varlık gösterdiler. Etkinlikleri daha çok, tipik bir azınlık tavrıyla, Hıristiyan yabancıların güvenebilecekleri ufak ve özel girişimci bir ortak biçiminde olmuştur. Osmanlı toprağına ilk Protestan ve Katolik din yayıcılarının girmeleriyle, Anadolu’daki işlevleri de buna benzerlikler gösteriyor.
|