| Kaya Ataberk |
Sosyalistler etnik bölücülüğe karşı
nasıl tavır almalı?
Geçtiğimiz haftalarda, Halkın Kurtuluş Partisi’ni ele alırken sosyalist solun bir kesiminde yaşanan dönüşümün daha ayrıntılı incelenmesi gerektiğini belirtmiştik. Bu dönüşümün bir diğer ama çok daha utangaç ve daha Batılı bileşenini de TKP oluşturmakta. Yıllardan beri “özgürlük” saplantısıyla Şeriatçılarla ve Kürtçülerle birlikte hareket edebilen sol kesimlerin bu noktada yaşadıkları değişimi ve AKP karşısındaki konumlanışını önemsediğimizi belirtmiştik. Bilindiği gibi bizim çağrımız solun, sol olmasının gereklerini yerine getirerek emperyalizme ve her türlü işbirlikçisine karşı mücadele etmesini istemekten ibaret. Yani aslında çok fazla bir şey istemiyoruz, sadece olması gereken ama olmayana vurgu yapıyoruz. Haklarını vermek gerekli; laiklik meselesinde, 28 Şubat döneminde Şeriatçılarla hareket etmeyen az sayıda sol gruptan bir SİP’ti. Bugün adını TKP olarak değiştiren SİP, AKP Şeriatçılığına karşı da laikliği savunan bir tavır almayı başardı. Her ne kadar laiklik anlayışları Batılı yaklaşımlarının ürünü olarak Fransız aydınlanmasının bir devamı olsa da, bu bile önemlidir. İşin esas kritik boyutunda ise Kürtçülük meselesi ve emperyalizmin etnik tuzağına karşı tavır almak yatıyor. SİP döneminde seçimlere HADEP’le ittifak halinde giren ve bu konudaki yaklaşımını “sosyalist Türkiye, sosyalist Kürdistan” olarak açıklayan TKP, şu anda bu konuda az çok farklı bir tavır almak zorunda kalıyor. İlk kez bu yıl TKP, “Türkiye’nin bölünmesini” bir tehlike olarak ortaya koyan bir çizgiye geçti. Gerçi bu konuda hazırladıkları bildirilerde bu bölünmenin nasıl ve kim tarafından hazırlandığına değinmemek, PKK’nın adını mümkün olduğunca geçirmemek ve açık tavır almamak gibi bir yaklaşımları olsa da, bu bile Kürtçü “sol”un tepkisini çekmelerine yetti. Sahi, Türkiye’yi kim bölecek? TKP’nin bölünme tehlikesine dikkat çektiği bildirilerinde emperyalizmin bölünmeyi planladığına değinilse de, bu işin içerdeki faillerine değinilmekten de ısrarla kaçınıldı. Doğru, emperyalizm planlarını devreye sokmak için bahaneler uydurmakta yetkindir ancak ABD bile bir ülkeyi bölmek için belli şartların oluşmasını sağlamak zorundadır. Bunun için silahlı bir güce, siyasi bir harekete, dayanılacak bir nüfusa ve bir kimliğe ihtiyacı olduğu kesindir. Bu çok bilinmeyenli gibi görünen denklemin aslında bir tane bilinenle beş yaşındaki çocuk tarafından bile çözülebileceği açıktır. ABD’nin elindeki bu anahtar kelimeyi yerine koyunca karşımıza çıkan PKK silahlı gücü, DTP, artan Kürt nüfusu ve bazen silahlı bazen silahsız olarak kendini ifade eden Kürt kimliği olmaktadır. Ancak TKP bu kelimeyi telaffuz etmekten o kadar imtina etmektedir ki, en basit gerçek bir “katil kim” filmine dönüşmektedir. Seçimlerden hemen önce Kürtçülükle ilgili gelen soruları yanıtlayan TKP Genel Başkanı Aydemir Güler, Ordu’nun sınır ötesi operasyonuna -ki o dönem bunun tek uygun zamanıydı- sonuna kadar karşı çıkarken, DTP için çok da açık konuşamamıştı: “Kürt sorunu deyince herkesin aklına terör geliyor. Kürt sorunu derken lafa terörle başlayanlar, daha en başta ben, ‘bu sorunu çözmeyeceğim’ demiş oluyor. Oysa sınır ötesi bir operasyon sorunu çözmez.” Her gün Kürt bölücülerinin Türk Milleti’ne şehit verdirdiği bu dönemde acaba aklımıza başka ne gelecekti? Güler bu konuda bu kadar açıkken DTP için: “…Bu seçimlerde bunu başarabilirler. Ama bu çalışmaların içeriği sol mudur? Biz başka bir şey görüyoruz. Barzanicilikle solculuk olmaz. İşçi sınıfının geleceğini ağalarla, şeyhlerle birlikte görmek solculuk değildir” demekle yetinmişti. Aslında sol açısından yapılması gereken, DTP’yi sol olmamakla eleştirmek değil, onun emperyalist uşağı karakterini korkmadan tespit ederek mücadele etmek olmalıdır. PKK ve DTP’ye açıktan karşı çıkmadan bölünmeye karşıyız demenin de bir anlamı kalmamaktadır. Soyut bölünmeye alınan tavır, somut PKK karşısında dağılmaktadır. PKK’yı muhatap almak konusunda bakın Kemal Okuyan ne kadar hassas: “...Örneğin PKK’yı muhatap almamak konusundaki resmi kararlılığın uzantısı olan şu ‘sözde’ edebiyatı... ‘Terör örgütünün sözde bölge komutanı falanca’, ‘terör örgütünün sözde flaması bez parçası’, ‘terör örgütünün sözde karargahı.’ Resmi açıklamalarda başlayan bu titizlik artık bir tür haç çıkarma eylemine dönüşmüş durumda...” Oysa kendileri de bilirler ki, siyaseten kendini tanıtmak ve kabullendirmek çok önemlidir (TKP ismini almak için boşuna uğraşmış olamazlar herhalde). Dolayısıyla, PKK’yı siyasal bir muhatap olarak kabul etmemek de o kadar önemlidir. Uzun lafın kısası, TKP’nin esas sıkıntısı Kürtçülüğü karşısına almaktan kaçınmasıdır. Bunun sonucu da tam bir siyasetsizlik olmaktadır. Burada emperyalizm ve etnik meseleye yakından bakmak gerekir. Emperyalizm ve etnik mesele TKP, Kürtlere çok anlayışlı davranırken Türk tarafına işin tüm faturasını kesmektedir. Güler’den dinlemeye devam edelim: “Milliyetçilik dünyanın her yerinde bölücü bir ideolojidir. Bir bölünmenin iki yakasında da milliyetçilik vardır. Türkiye’deki bölünmenin büyük tarafı olan Türk milliyetçiliği eşitsizliği, şiddeti yani bölünmeyi pekiştiriyor. İki yakanın bir araya gelmemesinin en büyük nedeni milliyetçiliktir.” Türkler o kadar suçludur ki, TKP’ye göre Kürtlerin işbirlikçiliğinin de tek nedeni Türkler olmaktadır. TKP broşüründen okuyalım: “Biz Kürt sorununun kaynağının dış mihraklar olduğunu hiç düşünmüyoruz. Öte yandan kör de değiliz. Türkiye’nin Kürt sorununa emperyalistlerin nasıl müdahil olduklarını, Türkiye’yi yöneten zorbaların itip kaktığı Kürtleri emperyalistlerin nasıl tavlamaya çalıştıklarını görüyoruz... Türkiye Kürtleri ezildikçe, onurları kırıldıkça, itildikçe, emperyalizmin oyunlarında daha kolay yönelir hale gelecektir. Kürtleri çaresiz bırakanların, onlara emperyalizmin oyunlarında rol almaktan başka olanak tanımayanların yaptıkları aslında en büyük bölücülüktür.” Eskilerin “Hırsızın hiç mi suçu yok?” diye bir sözü vardır. İnsanın aklına bunları okuyunca başka bir şey gelmiyor. Kürtler sadece Türkiye’de değil tüm Ortadoğu’da emperyalizmle ittifak yapsın, ona hizmet etsin, sonra da en masum gene onlar olsun! İşte bunu kabul etmek mümkün değil. Ancak bu aşırı tahlilin altında emperyalizmin etnik tuzağını görmemek vardır. Aşiret-tarikat eksenli Kürt bölücülüğünün temsil ettiği gericiliğin, dünya çapındaki gericilik olan emperyalizmin müttefiki ve uşağı olması doğaldır. Bu gericilik bugün AKP ve PKK aracılığıyla Türkiye’de Amerikancı Kürt-İslam faşizmini kurmaktadır. Emperyalizm adına Türkiye, Ortaçağ egemenlerinin, şeyhlerin ve aşiretlerin diktasına bırakılmaktadır. Kürt meselesi de bunun uygulama zeminidir ve aslında emperyalizmin sömürüsünün garantisini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Kürt meselesi gerçekten de bir emek sorunudur; ancak Türk emekçilerinin emeğinin Kürt-İslam faşistlerinin saltanatı tarafından insafsız sömürüsü anlamında bir emek sorunudur… Bu Kürt etnik meselesi projesinin planlayıcısı da, uygulayıcısı da emperyalizmden başkası değildir. Ulusun ve ulus devletin saldırı altında kalmasının tek anlamı da budur. Aydemir Güler’e göre: “Ulus devletler emperyalist merkezlerde güçlenecektir, diğer yerlerde ise ya dağılması ya da önemsizleşmesi tarihsel bir zorunluluktur.” Biz ise tam tersini düşünüyoruz. Ulus devletler de aslında ulusun emekçilerinin yanında yer alan direniş birimleri olarak karşımıza çıkar. Ulus devlet bizimdir, Türk emekçilerinindir; çünkü ulusal olan emekçiler, enternasyonal olansa patronlar ve onların efendileri olan sömürgecilerdir. Bu nedenle emperyalistler de, işbirlikçi burjuvalar da ulusa ve ulus devlete saldırmaktadırlar. Bunun tek anlamı da direnişin zayıflatılması, sömürünün artırılması ve garantilenmesidir. TKP, emperyalizmin Türkiye’yi dağıtmak istediğini tespit etmektedir ama bunun kapsamını anlamamaktadır. Yine Güler’den dinleyelim: “Devletin Türkiye’yi dağıtan emperyalizme hizmet görevi sürsün! Ulusal birlik adına IMF’yle anlaşılsın, Ordu NATO’dan emir alsın, yabancı sermaye güçlendirilsin. Ama halkın konuştuğu dil mi? Maazallah ülkeyi bölersiniz.” Güler ilk saydıklarında sonuna kadar haklı da olsa, bölünmenin etnik kimlik üzerinden yaratıldığını anlayamamakta çuvallamaktadır. Kürtçenin eğitim dili yapılması çok normal ve masumane bir talep gibi konulmaktadır ama bunun esas bölünmenin ilk adımı olduğu görülmektedir. Dil varsa ulus vardır denilecek, ardından da “ulus” devletini isteyecektir. Bugüne kadar emperyalizmin böldüğü ülkelere bir bakalım? Etnik farkları vurgulamak Yugoslavya’da mı işe yaradı Irak’ta mı? Yoksa kültürel haklar, özerklik derken emperyalizmin hareket zemini mi genişledi? Somut gerçekler ortadadır. Tavır da somut gerçeklere göre alınmalıdır. Sosyalistler milliyetçi olmalı Geçenlerde TKP’nin bir eyleminde bir iki Türk bayrağı görününce Taraf gazetesi “TKP Ulusalcı mı Oluyor?” diye manşet atınca TKP’liler savunmaya geçtiler hemen: Onlar mitinglerinde bayrak taşımazlardı ama taşıyana da bir şey demezlerdi. Zaten bayrak taşıyan kişiler de provakatördü… Biz en azından liberaller karşısında ezilip büzülmeden “Evet, biz enternasyonalistiz ama ulusal bayrağımızı da taşıyabiliriz. Size ne?” diyebilmelerini beklerdik. Ama her şeyden kutsal Marksist tabu bunu engelledi. Milliyetçi olmak günahını işlemek Marks’a ve Batıya ihanettir. Bizse bu günahı işlemeyi yıllar önce başardık ve hem ezilen Türk Milleti’ne hem de dünyanın tüm ezilenlerine karşı görevimizi yaptık. Biz böyle TÜRKSOLU olduk. Bu nedenle de bugün Kürt-İslam faşizminin ve emperyalizmin de tek tutarlı düşmanı biziz. Atatürkçü, sosyalist, milliyetçi sentezin, Ulusal Sol İdeolojinin farkı buradadır. Bu nedenle biz ne Şeriatçılara ne Kürt bölücülerine ne de emperyalistlere prim vermiyoruz. Dik duruyoruz ve direniyoruz. Peki siz ne yapacaksınız? Nerede konumlanacaksınız? TKP, Leninist bir parti olduğunu söyler. Lenin tavizsiz bir antiemperyalistti. Bu uğurda Marks’ın temel teorisinden bile vazgeçerek ezilen ulusların kurtuluşunu savunmuştu. Ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunurken de bu hakkı özellikle İngiliz sömürgeciliğinin parçaladığı ulusların birleşerek emperyalizme karşı savaşması olarak tanımlamıştı. Gene burada da tek kriteri ezilen ulusun kavgasının emperyalizme karşı olmasıydı. Bir ulusal hareket bu kriteri geçemiyorsa desteklenemezdi… Buradan hareketle SSCB, Kürt isyanlarının İngilizci karakterini tespit ederek Atatürk’ü desteklemişti. Mustafa Suphi’nin bir milli komünist olarak Atatürk’ten yana olması doğaldı ama Şefik Hüsnü’nün Komintern TKP’si bile Takrir-i Sükun’dan kendileri de etkilenmesine rağmen Şeyh Sait-i değil Türk devletini desteklemişti. Şimdiki TKP’ye de biz soralım. Kürtleri ulus olarak kabul etmeye de devam edebilirsiniz. Ama gene de karar sizin. Bölücülüğe prim vererek emperyalist destekli bir harekete yardım etmek mi, yoksa tutarlı antiemperyalist olarak Kürt bölücülüğüne karşı çıkmak mı? Sizden Atatürkçü tavır almanızı beklemiyoruz ama bari Leninist tavır alın!
|